Muhterem kardeşim Şükrü Bey
Hizmete ait bazı meseleler hakkında benimle istişare etmeyi hüsn-ü zannınıza[1] binaen münâsip görmüşsünüz. Cenâb-ı Peygamber (s.a.v): “Müşâvere edilen emindir.”[2] buyuruyor. Çünkü müsteşar, yani kendisiyle istişare edilen zât emin, mütefekkir, müstakim olmalı, hem dahi gadap göstermekten berî, pek ciddi, halim, sabırlı ve hayırhah olmalıdır. Zira bir hadis-i şerifte: “Her kim kendisiyle müşâverede bulunan kardeşine, bildiği hâlde hilafına bir beyanda bulunursa, şüphesiz hıyanet etmiş olur.”[3] Ayrıca: “Her kim istişare ederse rüşde mazhar olur, her kim müşâvereyi terk ederse hatadan kurtulamaz.”[4] mealinde bir hadis-i şerif de vardır.
Aziz kardeşim, müsteşara ait mezkûr[5] sıfatlara lâyık olmadığım hâlde teveccühünüzü bir dua kabul ederek mektubunuza cevap olacak noktaları izah etmeden önce, meşverete taalluk[6] eden birkaç düsturu nazara vermekte fayda mülahaza etmekteyim.
Evvelemirde, reyi alınan şahıs kendi arzu ve temennisini ibraza[7] değil, hakikatin hükmünü izhara[8] müteveccih[9] olmalıdır. Müşâverede[10] bir fikr-i ilmî[11] ile hakikati ortaya çıkartmak ve ekseriyetin reyine ittiba etmek şarttır. Aksi hâlde müşâvere, yerini muhtelif hislerin müsâdeme[12] ve cidâline[13] terk eder; –Allah Korusun– inkıraz[14] ve iftirâkı[15] müstelzim[16] olur.
Cemaate taalluk eden meselelerin bir ferdin fikr-i inhisârına[17] terk edilmesi, netice itibariyle, azim zararlara ve su-i zanlara sebebiyet vereceğinden, din-i İslâm meşvereti emretmiştir. Nitekim Fahr-i Kâinat Efendimizin meleke-i maddiye ve mâneviyesiyle[18] bütün nâsın en ekmeli[19] olduğu hâlde ashâbı ile müşâvereye –Mintarafillah[20]– memur olunması, ümmet için müşâvereye riayetin lüzumunu açıkça göstermektedir. Evet, dâvâ arkadaşlarıyla istişâre eden, onların muhabbet ve teveccühünü kazandığı gibi, kendi kadr ve kıymetini de arttırmış olur.
Vahdet-i tedris,[21] vahdet-i terbiye[22] ve vahdet-i his[23] ile hareket eden bir cemaatin meşveretinin elbette muzafferiyetle neticeleneceğinde şüphe yoktur. Bir kısım cemaatler hakikati akıl ile idrak ettikleri hâlde, hareketlerini hisse bina ederler. Neticede his akla hâkim olur. Bir cemaat ki his ile hareket edip aklın dizginini hissin eline verirse, müzminleşmiş bir hastalığa ilaç nâfi olmadığı gibi, böyle bir cemaate de meşveret hiçbir fayda sağlamaz.
Elhamdülillah, sizler gibi nümûne-i imtisal,[24] dâr-ül fazilet ve kemâl[25] olan Nur medresesinin talebelerinin meşvereti, kudsî hizmet ve gayretleri arttıracak, istidat ve kabiliyetlerin inkişafına, âli seciyelerin[26] intişârına[27] vesile olacaktır. Çünkü sizler meleke-i hissiye[28] ile değil, haysiyet-i akliye[29] ile meseleleri müzâkare etmek kudretine sâhipsiniz.
Mektubunuzda cevap istediğiniz hususlara gelince:
Değerli kardeşim, “Her kemâle bir noksan karıştırmak şu âlem-i kevn-ü fesadın[30] mukteziyatındandır.”[31] Bizler, her yönümüzle mükemmel değiliz. Hizmetimize taalluk[32] eden meselelerde hakikati aramak ve isabet kaydetmek için meşverete muhtacız. Meşverette –velev ki isabet etmese bile– çoğunluğun reyine itibar etmek gerektir. Rasûl-ü Ekrem’in (s.a.v) kendi reyine muhalif olarak çoğunluğun reyine uyduğu bir vakıadır. Nitekim Uhud Savaşı’ndan önce Hz. Peygamber (s.a.v) savaş hakkında ashâbıyla müşâvere etmiş, kendi reyi Medine’de kalıp müşrikleri karşılamak iken, cemaatin ekseriyetinin reyine uymuştur. İstişarede Peygamberimizin (s.a.v) reyi hilafına girişilen savaşta bir kısım sahabîlerin de emr-i Nebevîye[33] muhalefet ederek yerlerini terk etmesiyle İslâm ordusu dağılmış, başta Hz. Hamza olmak üzere, birçok güzide sahabe de şehit olmuştu. Hâl böyle iken, Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v) ashâbını itham yerine takdir etmesi, kalplerini kırmak yerine onlara iltifat etmesi, gayz[34] ve hiddet ile itmek yerine şefkat ve merhamet ile onları kendine çekmesi, bizler için en büyük bir ders-i ibrettir. Cenâb-ı Hak da bu mümtaz davranışı te’kit[35] ve senâ makamında Âl-i İmrân sûresi 159’uncu âyette şöyle buyurmaktadır:
فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ لِنْتَ لَهُمْۚ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلٖيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِۚ
“Şimdi, Allahu Teâlâ’dan bir rahmet sebebiyledir ki, onlara yumuşak davrandın ve eğer sen çirkin huylu, katı yürekli olsaydın, elbette etrafından dağılırlardı. Artık onları affet, onlar için istiğfarda bulun ve onlar ile iş hususunda müşâvere et.”
Kur’ân-ı Kerîm bu âyet-i kerime ile bizlere önemli üç hayatî düsturu ders vermektedir:
1- Mü’minlerin birbirlerine karşı –velev ki hata ve kusurları olsa bile– yumuşak davranışlarını, cemaati muhafaza etmenin ancak bu tarz ile yani kavl-i leyyin[36] ile mümkün olabileceğini, katı, sert, kaba hareketlerin ise birlik ve dirliği bozup tesânüd ve ittifakı dağıtacağını ders vermektedir.
2- Kur’ân hadimlerinin birbirlerinin kusurlarını bağışlamalarını ve affetmelerini tergip[37] etmektedir.
3- Cenâb-ı Hak, bu âyet ile Rasûl-i Ekrem’ine ashâbıyla meşvereti emretmektedir.
Uhud Savaşı’ndan önce yapılan istişarede, ashâbın reyinde isabet kaydetmediği malum olduğu hâlde, savaşın sonunda Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Peygamber’e (s.a.v) ashâbıyla meşvereti beyan buyurmasında şu önemli nükte ortaya çıkmaktadır: Hüsn-ü niyet ile yapılan meşveretin neticesinde hata tebeyyün[38] etse bile meşverete ittiba edenler mesul olmazlar. Mezkûr hakikatlere binaen, bu azim kudsî hizmeti muhafaza etmek için bazı fikrî fedakârlıklarda bulunmak gayet yerinde bir hareket olur. Hakkı bulduktan sonra ehakta[39] ihtilaf edilmemelidir.
Âlicenap kardeşim;
Bu âyet-i kerimenin tefsirinden anlaşılacağı üzere, bizlerin fikrimize uymayan her şeyi hemen reddetmek yerine, teennî[40] ve sabır ile, tahammül ve müsamaha ile hataları tashih[41] etmemiz lazım gelmektedir. Böyle bir asırda, böyle bir kudsî dâvânın hizmetine tâlip olanlar, ancak birbirlerinin kemâlat ve meziyetlerini tamim[42] etmek ile dâvâ şuuruna erebilirler.
Unutmamak gerekir ki, birbirlerini çürütmeye çalışanlar hem kendilerini, hem dâvâ arkadaşlarını zîşeref[43] bir istikbalden mahrum ederler. Kardeşlerini ihtiram[44] ile yâd edenler, hürmetle yâd olunurlar.
Hakşinas kardeşim;
Sevda-yı kalbimiz,[45] mâşuka-yı vicdanımız[46] hizmetimizdir, dâvâmızdır. Şahsımıza ve hizmetimize taalluk[47] eden meselelerde kendi hakkımızda tecviz-i kusur[48] etmememiz, fakat tesânüdün muhafazası için dâvâ arkadaşlarının kusurlarını bağışlamamız hizmetimizin saadet ve selameti için elzemdir.
Evet kardeşim, şu hizmetimiz ittihad[49] ile kaimdir.[50] İttihadın devamı insaf ve fazilet ile bağlıdır. Fazilet ittihada vesile olmazsa; o fazilet, fazilet değildir. Binâenaleyh, tesânüd ve muhabbeti perçinleyici bir ruh içerisinde hasr-ı gayret,[51] hem mesleğimizin iktizası, hem de hissiyat-ı rûhaniyemizin[52] icabatındandır. Çünkü hizmette kat’ olunacak mesafe bu sırra taalluk etmektedir. Malum olduğu üzere, merkezi merkez eden muhitin intizamıdır. Muhitin eğilip bükülmesi merkezi bozduğu gibi, merkezdeki zerre miskal bir inhiraf[53] da muhitte kapatılması fevkalâde müşkil gedikler açar. Katiyyen unutmamak gerektir ki, güzel tedbir ve hilm, bir câhili âlim kadar faydalı kılar, demiri altın yapar.
Evet, bazı başlarda kıymetli fikir bulunabilir, hatta niyeti de hâlis olabilir. Lâkin o fikir ve ihlâs, şiraz-ı vahdetimize[54] kuvvet ve himmet vermekle değer kazanabilir. Kardeşlerimizin meziyet ve kabiliyetleri ancak ittihad ile bir havuza dökülürse kemâlat bostanları yeşerir. Eğer, ihtilaf ile bu havzın menfez[55] ve delikleri açılırsa, o vakit şûristana[56] dağılıp diken ve yabanî ot olmaktan başka ne faide temin edebilir?
Kadirşinas kardeşim;
Cemaatten mâadâ[57] tarik-i selamet[58] yoktur. Muazzez Üstâd’ımız “Muhalefet aczden kaynaklanır”[59] buyuruyor. Ekseriyetin reyine kuvvet vermek ve perçinleşip bir hizmet anlayışını zayıf düşürtmemek için nizâ ve muhalefet kapısını kapatmak gerektir.
Aziz kardeşim;
Hizmetimiz, âlemin her türlü tabakalarına yani âlem-i kâinat, âlem-i hayat, âlem-i insan, âlem-i âhirete taalluk eden şümûllü bir hizmettir. Meseleleri değerlendirirken hizmetimizin kül[60] ve küllîyetini[61] yani gayet geniş çerçevesini dikkate almak lâzımdır. Nazarımızı sadece bir iki cüz’î meseleye takıp, hislerimizi de bir kısım mevzi meseleler üzerine teksif[62] eder, düşünce ve anlayışımızı sadece o noktalara hasreder ve bu noktalardan hareketle haklı olduğumuzu dâvâ edersek, o zaman hizmetin külliyetini görmemek gibi bir mütâlaa ile bir hata-yı azime[63] düşebiliriz. Nazarını cüz’î meselelere hasreden, küllîyeti idrak edemez.
Hamiyetli kardeşim;
Hizmeti umum insanlara bakan muhteşem bir fabrikanın bir veya iki çarkındaki muvakkat[64] arızayı gören kimsenin, o arızayı tamir etmek yerine, fabrikadan çekilip umum vâridattan[65] mahrum kalması kâr-ı akıl değildir.
Ebediyen nûrun hakikatleriyle merbut[66] bir kalbin hizmetten elini çekmesi ne derece insan hissiyatını parçalarsa; hizmeti yıkacak, mevcut hizmet çarkını tahrip edecek tarzda menfî bir tavır takınmak da o derece hizmet-i îmaniyeye zarar verir. Çok dikkat gerektir. Bazen bir damlada tufan, bir cümlede cihan nihan[67] olur. Bu gibi durumlarda hamiyet-i diniye,[68] afv ve mülâyemet,[69] temkin ve tedbir imdada yetişmezse, mesele his, vehim ve hayalin dağınık bulutları içerisinde mütâlaa edilebilir. Bu ahval de –Allah korusun– hiddet ve isyanları, yıkılış ve çöküşleri netice verebilir. O zaman sadırlar[70] gayz ile dolar, fikirlerde inad ve taassup yerleşir. Gözler ve bakışlar hased kıvcımları saçar.
Bu hizmette her zaman teennî[71] ve nezâket ile davranmak gerektir. Kalpler Allah’ın rızasıyla meşbû,[72] zihinler de başka şeylerle kurulmamalıdır. Güler yüz, tatlı söz, kalp metaneti ve hatır hoşluğu ile fitne kapısını kapatıp, şeytanın tahribatına karşı kalp ve hissiyatımızı siper etmemiz gerekmektedir.
Rasûl-ü Ekrem’in (s.a.v):
“Her ümmetin bir emini vardır. Ebû Ubeyde de benim ümmetimin eminidir.”[73] diye tebşir[74] buyurduğu Hz. Ubeyde’nin (r.a) vefat-ı Nebevî’den sonraki kargaşalarda söylemiş oldukları şu sözler ne kadar ibretâmiz, ne kadar düşündürücüdür:
“Ey Müslümanlar! Kendi elinizle yapmış olduğunuz bir hizmeti, yine kendi elinizle yıkmayınız.”
Mâzi bir kitaptır. İbret ve emsaller ile doludur. Bugün dünün aynıdır. Yeni bir şey yoktur. Değişen sadece renklerdir. İttihadını[75] muhafaza edemeyen nice nice devlet, millet ve cemaatler yıkılıp hâk ile yeksan olmuşlardır.
Üstâd’ımızın:
“Kardeşlerimden rica ederim ki sıkıntı veya ruh darlığından veya titizlikten veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan, arkadaşlardan sudur[76] eden fena ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve ‘Haysiyetime dokundu’ demesinler. Ben o fena sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın. Bin haysiyetim olsa, kardaşlarımın mâbeynindeki[77] muhabbete ve samimiyete feda ederim.”[78] sözleri kulağımda çınlamaktadır.
Evet, “El insafü hayr’ül evsaf.” İnsaf vasıfların en hayırlısıdır.
İnsan, vicdana hizmet şuuruyla hâkim olabilir. Hizmette ileri, teveccühte geri olmak ehl-i hamiyetin şânındandır. Hz. Ebû Bekir’in (r.a) hilafet ile ilgili olarak beyan buyurduğu: “O seninki bu senindir denilir; o benimdir diyenin değildir” hakikati bizlere en güzel bir mehenktir.[79]
Hz. Ömer’in (r.a) sahabîler içinde faziletmeab[80] bir ferd-i feride[81] söylemiş olduğu şu sözler hepimiz için daima değerini muhafaza eden bir mizandır: “Bu ümmetin keskin kılıcısın, eğilip de kesmez olma; bu ümmetin tatlı suyusun, acıyıp da bozulma.”
Cenâb-ı Hak cümlemizi sökükler dikici, eksiklikleri ikmâl edici, yarık ve çatlakları kapatıcı, gedikleri seddedici,[82] müşfik,[83] munsif,[84] müdebbir,[85] müteyakkız[86] hadimlerden eylesin. Âmin… Bihürmeti Seyyidü’l-mürselin.[87]
8 Mayıs 1980
Mehmed Kırkıncı
[1] Hüsn-ü zan: Bir kimse hakkında iyi ve güzel kanaat besleme, iyi fikir besleme.
[2] Tirmizî, Züht, 39.
[3] Ebû Dâvûd, İlim, 8.
[4] Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 4, 106 (Beyhakî, Şuabu’l-Îman’dan naklen).
[5] Mezkûr: Az önce adı geçen, sözü edilen, yukarıda anılan, zikrolunan.
[6] Taalluk etmek: İlgisi, ilişiği olmak.
[7] İbraz: Ortaya koyma, gösterme.
[8] İzhar: Açığa vurma, meydana çıkarma, gösterme, âşikâr etme.
[9] Müteveccih: Yönelmiş, yönelen.
[10] Müşâvere: Önemli bir konu üzerinde iki veya daha çok kimse arasında yapılan fikir alışverişi, danışma, istişâre.
[11] Fikr-i ilmî: İlmî fikir.
[12] Müsâdeme: Uğraşma, didişme, çekişme.
[13] Cidâl: Şiddetli ve sert tartışma, kavgalı konuşma, çekişme.
[14] İnkıraz: Bitip tükenip yok olma, sonu gelme, son bulma, çökme, yıkılma.
[15] İftirâk: Dağılma, parçalara ayrılma, ayrılık.
[16] Müstelzim: Gerekli kılan, gerektiren şey.
[17] Fikr-i inhisâr: Yalnız bir şeye veya kimseye ait olma fikri.
[18] Meleke-i maddiye ve mâneviye: Maddî ve mânevî yeti.
[19] Ekmel: Pek kâmil, mükemmel, kusursuz, noksansız.
[20] Mintarafillah: Allah tarafından.
[21] Vahdet-i tedris: Eğitim öğretim birliği.
[22] Vahdet-i terbiye: Ahlâk, eğitim birliği.
[23] Vahdet-i his: Duygu birliği.
[24] Nümûne-i imtisal: Örnek alınacak model.
[25] Dârü’l fazilet ve kemâl: Değer ve mükemmellik kapısı.
[26] Seciye: Huy, karakter.
[27] İntişâr: Yayılma.
[28] Meleke-i hissiye: Duygusal yeti.
[29] Haysiyet-i akliye: Aklın haysiyeti, şerefi.
[30] Âlem-i kevn-ü fesad: Oluşumlar ve yok oluşlar dünyası.
[31] Nursî, Âsâr-ı Bedîiyye, s. 107.
[32] Taalluk: İlgisi, ilişiği olmak.
[33] Emr-i Nebevî: Hz. Peygamberin (s.a.v) emri.
[34] Gayz: Öç alma arzusu ile bilenmiş öfke, kızgınlık, hiddet, hınç, gazap.
[35] Te’kit: Daha önce yazılmış veya söylenmiş olan bir şeyi tekrar hatırlatma, bir daha bildirme.
[36] Kavl-i leyyin: Yumuşak söz.
[37] Tergip: İsteklendirme, arzu ettirme, istek verme.
[38] Tebeyyün: Belli olma, meydana çıkma, görülüp anlaşılma, ayan olma.
[39] Ehak: En doğru, daha doğru.
[40] Teennî: İlerisini düşünerek, ihtiyatlı davranarak acele etmeden iş görme, düşünceli hareket etme.
[41] Tashih: Düzeltme, yanlışı doğru hâle getirme.
[42] Tamim etmek: Umûma yaymak, genel duruma getirmek.
[43] Zî-şeref: Şeref sâhibi.
[44] İhtiram: Saygı, hürmet, tâzim.
[45] Sevda-yı kalb: Kalbin sevdası.
[46] Mâşuka-yı vicdan: Vicdanın sevgilisi.
[47] Taalluk etmek: İlgisi, ilişiği olmak.
[48] Tecviz-i kusur: Hataya göz yumma.
[49] İttihad: Bir olma, birleşme.
[50] Kaim: Ayakta duran, ayağa kalkmış durumda olan, kıyamda bulunan.
[51] Hasr-ı gayret: Bütün çabayı bir şeye odaklama.
[52] Hissiyat-ı rûhaniye: Rûhun yönlendirdiği duygular.
[53] İnhiraf: Değişme, bozulma. Bulunduğu yönden başka bir tarafa doğru meyletme, sapma, dönme.
[54] Şiraz-ı vahdet: Birlik düzeni.
[55] Menfez: İçinden geçilecek yer, delik, yarık, kanal.
[56] Şûristan: Çorak yer.
[57] Mâadâ: Başka, hariç.
[58] Tarik-i selamet: Kurtuluş yolu.
[59] Nursî, Sözler, s. 798.
[60] Kül: Bir şeyin tamamı, bütünü, hepsi, bütün, tamam.
[61] Küllîyet: Küllî olma durumu ve niteliği, bütünlük.
[62] Teksif: Yoğunlaştırma, yoğunlaştırılma, bir yere toplama, bir yerde toplanma.
[63] Hata-yı azim: Çok büyük hata.
[64] Muvakkat: Belirli bir zamâna mahsus olan, az süren, sürekli ve devamlı olmayan, geçici.
[65] Vâridat: Gelirler.
[66] Merbut: Bağlı, bağlanmış, raptedilmiş.
[67] Nihan olmak: Görünmez olmak, gizlenmek.
[68] Hamiyet-i diniye: Dinin koruyuculuğu.
[69] Mülâyemet: Yumuşak huyluluk, yumuşaklık, mülâyimlik.
[70] Sadır: Göğüs, sîne, kalp.
[71] Teennî: İlerisini düşünerek, ihtiyatlı davranarak acele etmeden iş görme, düşünceli hareket etme.
[72] Meşbû: Dopdolu hâle gelmiş, dolmuş, dolu.
[73] Buhârî, “Fedâilu Ashâbi’n-Nebi” 21; Müslîm, “Fedâilu’s-sahâbe” 53; Hâkim, el-Müstedrek, III, 299.
[74] Tebşir: Müjde verme.
[75] İttihad: Bir olma, birleşme.
[76] Sudur eden: Ortaya çıkan.
[77] Mâbeyninde: Arasında.
[78] Nursî, Latif Nükteler, RNK Neşriyat, İstanbul, s. 49.
[79] Mehenk: Ölçü, ayar.
[80] Faziletmeab: Çok faziletli, erdemli, üstün özelliklere sâhip.
[81] Ferd-i ferid: Eşi-benzeri olmayan kişi.
[82] Seddetmek: Tıkamak, kapamak.
[83] Müşfik: Şefkat gösteren, şefkatli.
[84] Munsif: Haktan, doğruluk ve adâletten ayrılmayan, vicdan ve insaf sâhibi, insaflı.
[85] Müdebbir: İdareci, yönetici.
[86] Müteyakkız: Dikkatli, gözü açık, uyanık, tetikte.
[87] Âmin… Bihürmeti Seyyidü’l-mürselin: “Peygamberlerin Efendisi hürmetine duamızı kabul et Allah’ım!”

Bu konuda geri bildirim bırakın