Aziz ve muhterem kardeşim Hüseyin Bey
Mektubunuzda: “Müspet hareket ne demektir? Mânâsı ve ehemmiyeti nedir?” diye soruyorsunuz.
Kardeşim, mâlumunuz olduğu üzere Hz. Üstâd’ımızın en son dersi müspet harekettir. Risale-i Nur’lardaki fikrî kanunlar ve umûmî düsturlar dikkatle tetkik edildiğinde, en fazla üzerinde durulan konunun hâkim unsurun itidal ve müspet hareket olduğu görülür. Niçin müspet hareket üzerinde bu kadar tahşîdat[1] yapılmış, mûtedil[2] davranmamız emredilmiştir. Cevap açıktır. Çünkü itidalde zarar yoktur. Hizmetimizin bugünkü seviyesi, katedilen yol, müspet hareketin neticesidir. Her zaman olduğu gibi bugün de vazifemiz, itidal-i dem[3] ile sarsılmamak, adâvete girmeden, hiddet göstermeden Üstâd’ımızın muvaffak olmuş düşüncelerini, gerçekleşen ideallerini, bir asırlık emek ve emellerini gayet itina ile yaşatmak ve bu ölçü içerisinde cemaatimizin potansiyelini devam ettirmektir. İşte, bizlerden beklenen vazife budur.
Müspet hareket ve itidalde hizmetimiz açısından çok mühim esrarlar mevcuttur. Çünkü itidal ve müspet hareket ile nazar-ı dikkatler celbolunmaktadır. Davranışlarımızdaki zarâfet, hareketlerimizdeki, şuurî mizacımızdaki itidal, tevazu ve mahviyet sair insanların dikkatlerini Risale-i Nur’lara çekmektedir. Demek ki hizmetimiz açısından mûtedil davranmak her mü’mine karşı da vazifemizdir. Şu hakikati açık bir şekilde belirtelim ki, cemaatimizi büyüten esasları muhafaza etmek mecburiyetindeyiz. Cemaatimiz itidalle, müspet hareket ile büyür, ümitle yaşar, teselliden zevk alır, ye’sin burnunu kırmak, istinatgâhın[4] kuvvetli olduğunu nazara vermekle şevk ve gayrete gelir. Bilindiği üzere, mûtedil davranmak cemaatimizin dirâyet[5] ve kuvvetini arttırmış, itibarını yükseltmiş, avam-ı nas’a[6] da nokta-i istinad[7] olmuştur.
Hâlbuki karamsar tablolar rûhu karartır, şevki çökertir, cemaatimizi hırçın yapar, azmi yıkar. Böyle bir hâl sürekli devam ederse, alışkanlık ve meleke[8] hâline gelebilir, belki de belli bir merhaleden sonra hizmet ölçülerinde sekte, değerlendirmelerde isabetsizlikler ortaya çıkabilir. Bu gibi durumlarda insaf ve hakperestlik yerine, zaman zaman fikirde kuvvetli ısrara, tarafgirliğe, inada terk edilebilir. Eğer bir cemaatteki olgunluk ve istikrar, yerini cerbeze[9] ve hissiyata terk ederse, o cemaatin görüş ufku daralır. Hissiyat kesif ve sis gibi olduğundan, ister istemez hakikat gizlenir. Üstâd’ımız ebnâ-i mâzi[10] ile ebnâ-i müstakbeli[11] mukayesede, mâzi ülkesinin bir kısım seyyiatlarını[12] zikrederken şu hususlar üzerinde durmaktadır:
Seyyiatlardan birisi, her bir emirde –velev bilcümle[13] olsun– istibdat[14] ve tahakkümün[15] olması. Diğeri; kendi mesleğine iltizam[16] ve muhabbetten ziyâde, gayrın mesleğine husumet etmeye ziyâde ihtimam gösterilmesi, bir başka seyyiat, bir şahsa husumetin, bir başkasına muhabbet sûretinde tezâhür etmesi. Diğeri; iltizam, taassup ve taraftarlığın müdahale etmesiyle hakikatin keşfine mâni olmasıdır. İnsanın hissiyatındaki istibdadı üç şekilde tasnif etmektedir. Bunlar gâliben taassup,[17] tadlil-i gayr[18] ve safsatadır.[19] Hem, bu her üç özelliğin de hem şeriata, hem uhuvvet-i İslâmiye’ye,[20] hem de teâvün-ü fıtrîyeye[21] münâfî[22] olduğunu beyan buyurmaktadır. Hâlbuki ebnâ-yı istikbalde,[23] kuvvete bedel hak, safsataya bedel bürhan, tab’a[24] bedel akıl, hevâya[25] bedel hüdâ,[26] taassuba[27] bedel metânet,[28] garaza[29] bedel hamiyet,[30] müyûlat-ı nefsaniyeye[31] bedel temâyülât-ı ukul[32] ve hissiyata bedel efkârın[33] hükümfermâ[34] olacağını müjdelemektedir. İşte, bu sayılan müspet vasıflar Nur talebelerinin vasıflarıdır. Bu vasıflarla birlikte, Nur talebeleri gittiği her yere inancı, güven ve ümidi götürür. Sükûnet, güven ve itidali çok güzel temsil eder, üzerine vâcip olan itidal meşrebini sözüyle tasdik ettiği gibi, fiiliyle de yaşar.
Hz. Üstâd’ımız hâdiseleri değerlendirirken, her hâdisenin sebeb-i zâhirisi[35] yanında, sebeb-i hakikisinin[36] de bulunduğunu, sebeb-i hakikinin kadere taalluk[37] ettiğini, kaderin de o hâdisenin gizli sebeplerine bakıp adalet ettiğini beyan buyurmaktadır. Nitekim bu ölçüyü Kastamonu Lâhikası’nda “Risale-i Nur’un bir kaide-i esasiyesi”[38] şeklinde belirtmektedir. Sözler’deki “Fırtına, zelzele, veba gibi hâdiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok mânevî çiçeklerin inkişafı vardır”[39] ifadeleri de, hayat ve hâdiselere bakış gözlüğümüzü ortaya koymaktadır. “Huz mâ safâ, da’ ma keder”[40] kaidesiyle, kâinatta hayır ve güzelliğin asıl, şerrin tebei[41] olduğunu bilen Nur talebeleri, her hâdisenin güzelliklerini görür, cemaatini de hâdiselere böyle baktırır. Nitekim Üstâd’ımızın: “Güzel gör, hem güzel bak, tâ güzel düşünmeli. Güzel bil, hem güzel düşün, tâ leziz hayatı bulmalı. Hayat içinde hayattır hüsnü zanda emeli, su-i zanla yeistir saadetin muharribi, hem de hayatın katili!”[42] cümleleri hâdiselere bakış objektifimizi ne kadar net ve beliğ[43] tarzda ifade etmektedir. Demek ki yağmurlu günlerde, nazarımızı etrafın çamurundan ziyâde, yağmur perdesi altındaki hikmet çiçeklerine bakmak ve müstakbeldeki gül ve gülistanlara çevirmek gerektir. Yağan yağmur ile havanın yıkandığını müşâhede etmek, bulutların semâdan yere doğru muhteşem tüller gibi inişini temâşâ ederek ortaya çıkacak güzellikleri görmek, cemaatimize de göstermek Nur’un meşrebindendir.
Malumdur ki, müsamaha ve toleransın kırıldığı, sevgi ve saygıya itibarın olmadığı cemaatlerde nefret neşvünemâ[44] bulur. Muhabbetin yıkıldığı, uhuvvetin parçalandığı kalplerde med ve cezirler[45] meydana gelir. İnsanların kalp ve gönüllerinde, his dünyalarında kapatılması müşkil uçurumlar ortaya çıkar. O zaman hislerdeki nefretleri, gönüllerdeki çalkantıları tedavi etmek için objektif düşünceler, ilmî tahliller yalnız başına yetersiz kalır. Hatta ahlâkî telkinler bile gerekli tedaviyi göstermez. İşte, bu gibi pozisyonlarda hâkim meşrep, hilim[46] olmalıdır. Her Nur talebesi, akla istinad ile birlikte muhabbet ve toleransı istimal[47] etmeli, hissiyatını nurlardaki hakikatlere tâbi kılarak, hissiyat ve enaniyetinden tecerrüd[48] edip, bu hakikatleri cemaat ile birlikte ve tesânüdü[49] muhafaza edecek şekilde kucaklamalıdır ki, taa kalpler muhabbet ile bağlanabilsin, cemaat muhafaza olunarak neşvünemâ bulsun, gönüller birbirine ısınsın.
Risale-i Nur, ism-i Hakîm[50] ile ism-i Rahîm’e[51] mazhardır. İsm-i Hakîm’e mazhariyet; fikir ve düşüncede, ilim ve tefekkürde, derinlik ve incelik kazanmaktır. Tefekkür, zâhirde göründüğü kadar pek kolay değildir. Zamanın hâline vukûfiyet[52] ile birlikte iyiyi, doğruyu, mâkulü, hakikati küllî bir bakış, geniş bir ihâta[53] ile değerlendirebilme dirâyetidir.[54] Nitekim Hz. Peygamber’in (s.a.v): “Bir saat tefekkür altmış yıl nâfile ibâdetten hayırlıdır.”[55] hadis-i şerifi tefekkürün nefsü’l-emirde[56] ne kadar güç ve çetin olduğunu göstermektedir.
Tefekkür, ferdin şahsiyet ve kemâlatını arttırır. Mantık ve muhakemesine kuvvet verir. Ancak yalnız başına tefekkür, cemaatin ittifakı için kâfi değildir. Bu sebeple ism-i Hakîm’e mazhariyetin yanında, ism-i Rahîm’e mazhariyet de gerekli ve lüzumludur. İsm-i Rahîm’e mazhariyetin en geniş mânâsı şefkattir. Beşuşiyet[57] ve tebessüm, müsamaha ve hoşgörü, incitmemek, kırmamak, taltif ve müzâheret,[58] tevazu ve mahviyet gibi sıfatlar, ism-i Rahîm’e mazhariyetin tezâhürleridir. Bu asrın icabı olarak her Nur talebesinde ism-i Rahîm’e mazhariyet, ism-i Hakîm’e mazhariyetten daha gâlip olmalıdır. İsm-i Hakîm özellikle ferde bakarken, İsm-i Rahîm cemaate bakar. Kemâl iki ismin birlikte tezâhürüdür. Bu asırda herkes şefkate muhtaçtır. Samimiyete hasrettir. Herkes, tebessüm eden bir sîmâ, samimi bir teveccüh, kırmayan ve incitmeyen bir lisan, tatlı bir bakış aramaktadır.
Bu hakikati cemaatimiz açısından değerlendirecek olursak; malum olduğu üzere cemaatimizin ekseriyeti dâvâya, muhabbet ve hüsn-ü zanla bağlıdır. Risale-i Nur’ları sürekli tetkik ve tetebbu[59] edenler ise ekalliyette[60] kalmaktadır. Ekseriyet dâvâya muhabbetle bağlıdır. Bizlerin en büyük vazifesi, onların bu ahvallerini devam ettirmektir. Bu da ancak şefkat ve muhabbetle, iltifat ve beşuşiyet ile ahlâk ve sabırda nümûne-i imtisal ve güzel seciyelerin in’ikâsında[61] mükemmel bir âyine olmamızla mümkündür. Evet… Cemaat şefkat ile muhafaza edilir.
Şefkat ile şevkler uyanır. Muhabbetle kalpler rabtolunur.
Bu milletin ebedî hayatını kurtarmak için, azamî tevazu ve mahviyet lâzımdır. Üstâd’ımızın beyan buyurduğu: “Said, tam toprak gibi mahviyet[62] ve terk-i enâniyet[63] ve tevâzu-u mutlaka[64] içinde bulunmak şarttır; taa ki Risaletü’n Nur’u bulandırmasın, tesirini kırmasın.”[65] sözü, bu hususlarda bize rehberdir.
Kabul etmek gerektir ki, çok zaman bir tebessümün, bir müsamaha ve toleransın yerini çok şey dolduramaz. Çünkü ism-i Rahîm şifâ hassası taşır. İsm-i Rahîm’e mazhariyet; hastalıkların, yara ve çıbanların üzerine pamuk ile gitmeyi gerekli kılar. Nur talebesi, fazilet ve kemalat ile cemaatin omuzları üzerine çıkmaz; altına girer, cemaatini yükseltir. Hıfz ve tesânüdüne[66] azamî ihtimam gösterir.
Elhâsıl, Risale-i Nur’un meşrebi muhabbettir. Mesleği, müspet harekettir. Yolu, istikamet ve ihlâstır. Lisanı, kavl-i leyyindir.[67] Mizacı, beşuşiyettir. Karakteri, enaniyetten tecerrüd ile azamî ihlâs, azamî sadakat, azamî şefkat, azamî şevk ve azamî fedakârlıktır.
Bir noktanın belirtilmesinde de fayda vardır. Malumdur ki, insanın hislerini yükselten, karakterlerini yücelten “ideal düşüncedir”. Risale-i Nur’ların müstesna vasıflarından birisi de, ideal düşünceyi dimağlara nakşetmesi, metotlu düşünme yolunu idraklere kazandırmasıdır. Bu sebeple hâdiseleri değerlendirmemizde, tespitlerimizin belirlenmesinde “telif ve çıkış noktamız” Risale-i Nur’lardır. Nurlar, akıllarımıza terazi, kalplerimize ziyâ olduğundan, görüş ve ufkumuz ne nisbette nûrun hamuruyla yoğrulursa, o derece fikirlerde isabet kaydedilecektir.
Nur talebelerinin hâkim karakteri Risale-i Nur’ların ölçü ve kıstasları içerisinde hâdiseleri gerçek veçhesiyle tespit etmektir. Tespitte mümkün olduğu ölçüde tam isabet kaydedebilmek ve yanılmamak için bazı şartlar lüzumlu ve zaruridir.
Meselelerimizin tezekkür[68] edilmesinde ilk ve en mühim şart tecerrüddür.[69] Yani, bir mesele müzâkare edilirken, enâniyetten, hissiyattan, tarafgirlikten,[70] peşin hükümden, ferdiyet ve şahsiyetçilikten ayrılmaktır.
İkinci şart, Allah için, sâfiyet[71] ve ihlâs ile hak nâmına, hakikati tespit etmektir. Meseleleri değerlendirmede merhaleler, evvela, esasları kavramak ve belirtmek, sonra tahlil ve tasnif etmek, mukayese ve muhakeme ile sonuçlandırmaktır. Hedef, itham[72] ve tahkir[73] etmekten ziyâde, hâdiseleri değerlendirmektir. Bunun için de hakikat-i hâle[74] nüfuz etmek şarttır. Hakikate nüfuz edilmezse, onu kendi zihnî kalıplarımıza uydurmak gibi bir yanlışlığa düşebiliriz. Tanzimat’tan beri Osmanlıların son devirlerindeki fikir ve düşünce hayatında meydana gelen isabetsizliklerinde, zikrettiğimiz bu yanlışlığın büyük payı vardır.
Üçüncü şart, ekseriyetin görüş birliğine vardığı fikri paylaşmaktır. Meşveretten süzülen esasları almaktır. O havuzda erimek, “Nahnü”[75] mânâsını kabullenmektir.
Dördöncü şart, meşveret neticesi ortaya çıkan görüşü hassasiyetle yaşatmaktır, devam ettirmektir. Böylece cemaatin tensibine,[76] görüş ve düşüncesine ayna olmaktır. Müşâvere[77] neticesi ortaya çıkan görüşün tesirini kıracak her türlü ahvâl ve hissiyattan şiddetle kaçınmak, titizlikle bu fikrin devamına azamî gayret göstermektir.
Bu dört şart –kıyâmete kadar– her Nur talebesinin her daim tazelenmesi gereken bir dersidir. Ve her zaman temessük[78] etmesi lazım gelen değişmez düsturudur. Rızaya nâiliyet, sırr-ı ihlâs ve tesânüd bu düsturların içinde aranmalıdır.
Evet, ferdin meziyetleri, dâhi de olsa mahduttur.[79] Cemaatin ise feyz ve bereketi, maharet ve meziyeti nihayetsizdir. Birinin ihlâsı, diğerinin duası, bir başkasının hâlis niyeti bir araya gelerek mânen bir güneş tesis edebilir. Fazilet, bu güneşin altına girmektir. Pek çok şeyden istiğna[80] kemâl iken, cemaatten istiğna dûn-himmetliktir.[81] Büyük mürşitler bile bu konuda müstağni[82] kalmamışlardır.
Elhâsıl, Nur talebesinin değişmeyen karakteri enaniyetten tecerrüd ile hissiyattan sıyrılmak, cemaatine karşı fikrinde ısrar etmeden cemaatinin tesânüd ve muhabbetine kendini mecbur bilmek, şevk ve gayretle hizmetinin tezyidine[83] gayret göstermektir.
En çok duamız bu olmalı:
“Yâ Rabbi! Aramızdan, içimizden bir mesele, bir ihtilaf çıkarma.”
Âmin. Âmin Âmin.
[1] Tahşîdat: Yığma, toplama.
[2] Mûtedil: Düşünce ve davranışlarında aşırılık bulunmayan, ölçülü, ılımlı, itidalli.
[3] İtidal-i dem: Soğukkanlılık.
[4] İstinatgâh: Dayanacak, güvenecek yer, dayanak.
[5] Dirâyet: İlim ve tecrübenin verdiği beceriklilik, iktidar.
[6] Avam-ı nas: Sıradan halk tabakası.
[7] Nokta-i istinad: Dayanak noktası.
[8] Meleke: Bir iş veya davranış üzerinde devamlı uğraşma, tekrar ve tecrübe ile kazanılan alışkanlık, beceriklilik, yatkınlık.
[9] Cerbeze: Kolay, güzel ve inandırıcı şekilde konuşma yeteneği.
[10] Ebnâ-i mâzi: Geçmişin insanları, geçmişte yaşayan insanlar.
[11] Ebnâ-i müstakbel: Geleceğin insanları.
[12] Seyyiat: Kötülükler, fenâlıklar.
[13] Bütün, hep: Bütün, hep.
[14] İstibdat: Tek bir yöneticinin, kendine tâbi olanları mutlak hâkim olarak ve keyfine göre hükmederek idâre etmesi usûlü, keyfe, zora ve baskıya dayanan idâre şekli, diktatörlük, despotluk, despotizm.
[15] Tahakküm: Zorla hükmetme, zorbalık.
[16] İltizam: Gerekli bulma, lüzumlu sayma ve buna göre gereğini yapma.
[17] Taassup: Aşırı derecede körü körüne bağlılık.
[18] Tadlil-i gayr: Başkalarını dalâlete nispet etmek, sapıklığına hükmetmek.
[19] Safsata: Boş, asılsız, temelsiz söz, gerçek gibi göründüğü hâlde aslında esassız olan kıyas, gerçek süsü verilmiş yalan.
[20] Uhuvvet-i İslâmiye: İslâm kardeşliği.
[21] Teâvün-ü fıtrî: Yaratılışta olan yardımlaşma (kanunu).
[22] Münâfî: Karşıt, aykırı, uymaz, uyuşmaz, muhâlif, mugayir.
[23] Ebnâ-yı istikbal: Geleceğin insanları.
[24] Tab’: Huy, mizaç, karakter, yaratılış.
[25] Hevâ: İstek, arzu, heves, meyil.
[26] Hüdâ: Hidâyet.
[27] Taassub: Aşırı bağlılık.
[28] Metânet: Dayanma, sağlam, güçlü ve metin olma, sağlamlık, dayanıklılık.
[29] Garaz: Birine karşı beslenen kötü niyet, gizli düşmanlık, hınç, kin.
[30] Hamiyet: Milletinin, yurdunun, yakınlarının şerefini koruma gayreti, millî şeref ve haysiyet, fazilet.
[31] Müyûlat-ı nefsaniye: Nefsin meyilleri, arzuları.
[32] Temâyülât-ı ukul: Aklın eğilimleri, meyilleri.
[33] Efkâr: Fikirler, düşünceler.
[34] Hükümfermâ: Hüküm süren.
[35] Sebeb-i zâhiri: Görünen sebep.
[36] Sebeb-i hakiki: Asıl, gerçek sebep.
[37] Taalluk etmek: İlgisi, ilişiği olmak.
[38] Nursî, Kastamonu Lâhikası, s. 179.
[39] Nursî, Sözler, s. 247.
[40] Huz mâ safâ, da’ mâ keder: Duru ve saf olanı al, karışık ve bulanık olanı bırak (bu kuralın dayandığı âyet için bk. A’râf Sûresi, 7/7. (Ayrıca bkz.: Nursî, Sözler, Sekizinci Söz, s. 41.)
[41] Tebei: Kasdî olmayan, dolayısıyla.
[42] Nursî, Âsâr-ı Bedîiyye, s. 568.
[43] Beliğ: Belâgati olan, yerinde, güzel ve etkili söz söyleyen, belâgatli.
[44] Neşvünemâ: Gelişme, büyüme, gelişim.
[45] Med ve cezir: Denizlerdeki gel-git olayı.
[46] Hilim: Huy yumuşaklığı, yumuşak huyluluk, öfke ve hiddet gerektiren durumlarda kendini yenerek sâkin ve serinkanlı olma.
[47] İstimal: Kullanma.
[48] Tecerrüd: Dünyaya ait her şeyden vazgeçip Allah’a yönelme.
[49] Tesânüd: Dayanışma.
[50] İsm-i Hakîm: Allah’ın her şeyi hikmetle yaptığını bildiren ismi.
[51] İsm-i Rahîm: Allah’ın sonsuz rahmet ve merhamet sâhibi olduğunu bildiren ismi.
[52] Vukûfiyet: Vâkıf olma, haberdar olma.
[53] İhâta: Etraflı şekilde kavrama ve anlama, geniş ve etraflı bilgi.
[54] Dirâyet: İlim ve tecrübenin verdiği beceriklilik, iktidar.
[55] Aclûnî, Keşfü’l-Hâfâ, I/370.
[56] Nefsü’l-emir: İşin aslı, hakikati, ta kendisi.
[57] Beşuşiyet: Güler yüz.
[58] Müzâheret: Arka çıkma, destek olma, yardım etme.
[59] Tetebbu: Etraflıca inceleyip araştırma.
[60] Ekalliyette kalmak: Sayıca az olmak, bir toplulukta üstünlük sağlayamamak, azınlıkta kalmak.
[61] İn’ikâs: Etkisi görünür, hissedilir duruma gelme.
[62] Mahviyet: Tevazu, alçak gönüllülük.
[63] Terk-i enâniyet: Benlik ve enaniyetten vazgeçme.
[64] Tevâzu-u mutlak: Tam bir alçak gönüllülük.
[65] Nursî, Kastamonu Lâhikası, s. 23.
[66] Tesânüd: Dayanışma.
[67] Kavl-i leyyin: Yumuşak söz.
[68] Tezekkür: Birkaç kişi tarafından bir mesele üzerinde konuşma, müzâkere etme.
[69] Tecerrüd: Dünyaya ait her şeyden vazgeçip Allah’a yönelme.
[70] Tarafgirlik: Tarafgir olma durumu, bir tarafı kayırma.
[71] Sâfiyet: Saflık.
[72] İtham: Suçlama, suç ve kabahat yükleme.
[73] Tahkir etmek: Hakaret etmek, gurur kıracak tarzda davranmak.
[74] Hakikat-i hâl: Gerçek hâl.
[75] Nahnü: Biz.
[76] Tensib: Uygun bulma, münâsip görme.
[77] Müşâvere: Önemli bir konu üzerinde iki veya daha çok kimse arasında yapılan fikir alışverişi, danışma, istişâre.
[78] Temessük: Tutunma, güvenerek sarılma, yapışıp sıkı tutma.
[79] Mahdut: Sınırları belirlenmiş, sınırı tâyin edilmiş, sınırlı, hudutlu.
[80] İstiğna: Elde olana kanaat edip başka bir şeye ihtiyaç duymama, tok gözlülük, gönül tokluğu.
[81] Dûn-himmet: Gayreti az olan, isteksiz.
[82] Müstağni: İhtiyaç ve eksiklik duymayan, elinde olanla yetinen.
[83] Tezyid: Çoğaltma, arttırma, ziyâde etme.

Bu konuda geri bildirim bırakın