Gönül Damlaları

Muhterem kardeşim Rahmi Bey

Muhterem kardeşim Rahmi Bey

“Îmanı zaif, felsefesi kâvi bir kısım kimseler, müçtehid-i izam’a[1] müsâvat[2] dâvâ etmekte ve “Onlar da bizim gibi insandırlar, hata yapabilirler. O hâlde biz de içtihad yapabiliriz.” diyerek ahkâm istinbat[3] etmeye cüret edebilmektedirler. Bu nâehil[4] ve haddini mütecâviz[5] şahıslar kendi söz ve fiillerinin şeriata uyup uymadığını bizzat kendilerinin tespit edecekleri ve Kur’ân ve hadiste mesnedini bulamadıkları meseleleri de kıyas yapmak sûretiyle halledebilecekleri iddiasındadırlar.” diye yazmaktasınız.

Kardeşim, bu tarz hareket çok cihetlerle mecruh[6] ve mualleldir.[7] Acaba içtihadın neticesi olan mânâ-yı muradı,[8] hak ve sâdık olarak, zann-ı gâlibi[9] edille-i şer’iyyeden[10] istinbat[11] ve istihraç[12] etmek kimin hakkı ve kimin vazifesidir. Ve istinbat ve istihrac-ı ahkâmın[13] şartları nelerden ibarettir? Ve içtihada ehil olan kimlerdir? Herhangi bir şeyi zihinde tahayyül ve tasavvur etmek gayet kolayken, onu haricî âlemde tahakkuk[14] ettirmek gayet müşkildir. Ve şartlara tâbidir.

Bişart-ı şey[15] başkadır, bilâşart-ı şey[16] başkadır. Bu kudsî vazife, hak ve layıkıyla mişkat-ı Muhammedî’den[17] (s.a.v) işrak[18] eyleyen, envâr-ı lâhûtiyeyi[19] iktibas edip, cihâna, ilmen ve amelen neşr ve ifâze[20] ile hak ve hakikat-i medeniyeyi[21] tebliğ eyleyen müçtehidin-i izam’a mahsustur.

Malumdur ki, her vazifenin ve her ilmin ve fennin ehil ve etbâları[22] başka başkadır. Yine kaide-i mukarreredendir[23] ki, bir fennin çok mâhir mütehassısı, fünun-u sâirenin[24] mukallididir.[25] Meselâ: Hendese[26] gibi bir ilimde mâhir olan zât, tıp gibi diğer bir fende âmi ve tufeylidir. Birinin metaı diğerinden istenilmez. Keza, bugün bir din âlimi, ne kadar kabiliyetli olursa olsun, O zât-ı mübâreklerin ancak kelâmlarını anlayıp, müstaid[27] bir şakirt ve talebe olabilir ve bundan ileriye geçemez. Evet, semâ-yı içtihadın[28] güneşlerine hiç kimse ne kendini, ne efkâr ve ezhânını,[29] ne de kalp ve niyetini, ne de zamanını onların, ağraz-ı fâsideden[30] musaffâ[31] olan efkâr, ahvâl ve ezmanlarına[32] kıyas edebilir. Böyle bir kıyas, kıyas-ı maalfârıktır.[33] Çünkü devr-i içtihad; asr-ı nûr ve Asr-ı Saadet’in komşusu idi. Ondan dolayıdır ki, müçtehidin-i izam ziyâ-yı feyzi,[34] bihakkın cezb[35] ve teşerrüb[36] ve iktibas etmişlerdir.

Meselenin iyice anlaşılmasına yardım için şu kaideyi de arz edelim. Hakikatin mahiyeti bir olmakla beraber, efradının zımnında[37] tarz-ı tahakkukları[38] ayrı ayrıdır. Meselâ: Sinek de uçar amma, kartal gibiyim diyemez. Birisine açılan ufkî daire, yekdiğeriyle muvâzeneye gelmez ve tartılmaz. Buğday da sümbül verir, lâkin ne çare ki ağaç olamaz. İşte kâinatta olan bütün nisbî[39] kanunlar bu nevidendir. Binâenaleyh, mekâtib-i âliyede[40] okutulan fünun-ı âliyenin[41] mahiyetleri bir olsa da, sûret-i tedrisleri[42] başkadır. Meselâ: Mekteb-i adliyede[43] de ilm-i hendese okunur. Lâkin bu mektepten mühendis yetişmez. Kezalik: Ulûm-u diniyenin[44] mahiyet-i âliyesinin[45] tabaka-i müçtehidinde, tahakkuku[46] keyfiyeti ile fukaha-i izam,[47] müfessir[48] ve muhaddis-i kiram[49] hazeratındaki keyfiyetin tezâhürü kıstas edilip ölçülemez. Elbette, her yıldızın güneşten feyz-i istifadesi[50] kabiliyet ve istîdadı nisbetindedir.

Fezâ-yı içtihadın[51] yıldızları, tiryak hükmünde olan hakaik-i âliye-i diniyeyi[52] bir laboratuar mahiyetindeki edille-i şer’iye ile tahlil, terkip ve tanzim ettikten sonra gittiler. Hamd olsun ki meydanı boş bırakmayarak asırları nurlarıyla ziyâdar eyleyen ve her biri dünyevî, uhrevî birçok hakaik ve esrarın mahzeni olan, dost ve düşmanın takdir ve tebciline mazhar milyonlarca kitabı bıraktı, sonra gittiler.

Bu zamanda İslâmiyet’e hizmet arzusunda bulunan zamanın muhakkik[53] din âlimleri, uluvv-ü himmet[54] ve âlicenaplıktan[55] dem vuranlar selef-i sâlihînden[56] bizlere miras kalan ulûm-u diniyeye ait her çeşit cevher-i âliyenin[57] kutusu hükmünde olan sadef misal kitaplarını taharrî[58] ve tetebbu[59] edip, sizleri tenvir[60] ve irşad ederlerse ne âlâ, etsinler. Yoksa bârid[61] bir taassub veya meyl-üt tefevvuk[62] hissiyle içtihad dâvâsında bulunan ve âsâr-ı azîmeyi[63] basit anlayışıyla hafife alan, hâsid[64] ve hafif insanlar, hamiyet[65] yerine hıyânet,[66] hizmet yerine cinayet etmiş olurlar.

Bu hususta en ziyâde salâhiyet sâhibi olan Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi: “Nasıl ki, kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte dar delikler dahi seddedilir.[67] Yeni kapılar açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl[68] değildir. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmaya vesiledir. Öyle de şu münkerat[69] zamanında ve âdât-ı ecânibin[70] istilası anında ve bid’aların[71] kesreti[72] vaktinde ve dalâletin[73] tahribatı hengâmında,[74] içtihad nâmıyla kasr-ı İslâmiyet’ten[75] yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriplerin[76] girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyet’e cinayettir.”[77]

Faidesine binaen mezkûr meselemize zeyl[78] olarak içtihadı târif ve bir kısım şartlarını izah edelim.

İçtihad: “Usûl-ü fıkıhda[79] târif edildiği gibi: Ahkâm-ı Şer’iyye-i fer’iyyeyi[80] edille-i erbaadan[81] istihraç[82] ve istinbattır.[83] Yani dört delil olan Kur’ân, Hadis, İcmâ, Kıyas’tan ahkâm çıkarmaktır. Bu vazife de, yani içtihad ve istinbât-ı ahkâm-ı şer’iyye,[84] müçtehidin-i izam’ın vazifesidir.

Müçtehidin Vasıfları (içtihadın şartları):

Evvela, Kur’ân-ı Kerîm’in şer’î ve lügavî meânîsi[85] ve aksamı yani, has, amm,[86] müşterek, sarih,[87] kinâye, zâhir, nass,[88] hafî,[89] müşkil, müteşâbih,[90] dall-ı bi’l-ibare,[91] dall-ı bi’l-iktiza,[92] dall-ı bi’l-delâle,[93] nâsıh,[94] mensuh[95] ve sair aksam ve mânâlar müçtehidde meleke ve karîha[96] hâline gelmelidir. Bu ilimleri sadece bilmekle içtihad yapılamaz.

Meselâ: Celâleddin-i Süyutî gibi mütenevvî[97] ilimlerde dört yüz esere sâhip ve çok defa uyanık iken sohbet-i nebeviyeye mazhar olan bir muhakkik zât, birkaç meselede içtihad yapmak istediğinde, devrin büyük fakihleri:

“Devr-i içtihad geçmiştir, sen içtihad yapacak iktidarda değilsin!” diye kendisine karşı çıkmışlardır.

Ömer Nasuhi Efendi’de “Hukuk-u İslâmiye ve Istılâhat-ı Fıkhiye Kamusu” adlı eserinde müçtehidleri büyüklük sırasına göre: Müçtehid fi’ş-şer’î,[98] Müçtehid fi’l-mezheb,[99] Müçtehid fi’l-mesele,[100] Ashab-ı Tahriç,[101] Ashab-ı Tercih,[102] Ashab-ı Temyiz[103] ve Mukallid-i Mahz[104] olarak sınıflandırmakta ve en alt tabaka olan Mukallid-i Mahz kısmını şöyle izah etmektedir. “Bu, içtihada, tahriç ve tercihe salâhiyattar olmayıp, yalnız bir mezhebe mensup hükümlerin, meselelerin ve rivâyetlerin büyük bir kısmını hıfz etmiş, bunları eserlerine derc eylemiş olan herhangi bir zâttır.”

Ömer Nasuhi Efendi, bu izahtan sonra dokuzuncu asrın en büyük Hanefi fukahasından olup, her bir cildi dört yüzü aşkın sahifeden müteşekkil altı ciltlik Redd-ül Muhtar isimli fıkıh eserinin sâhibi İbn-i Abidin’i Mukallid-i Mahz kısmına misal vermektedir. Bugün içtihad dâvâ eden efendiler(!) İbn-i Abidin’in ifade ve ibarelerini acaba anlayacak iktidarda mıdırlar?

Sâniyen, müçtehid, ahkâma[105] taalluk[106] eden hadis-i şeriflerin de metin ve senediyle mânâlarını ve aksamlarını bilmeli ve râvilerin ahvallerine, hadisin cerh ve tâdillerine,[107] nâsih[108] ve mensuhlarına,[109] tarih-i vürûdlarına[110] vâkıf olmalıdır.

Salisen, müçtehid örf ve âdete vukufiyetle beraber, mevârid-i icmâı,[111] yani hangi yerde icmâ vârid[112] olduğunu bilmelidir ki, ona muhalif içtihadda bulunmasın.

Râbian, müçtehid kıyasın vücuhunu şerâitiyle, ahkâmıyla, aksâmıyla, makbul ve merduduyla[113] ihâta etmiş olmalıdır.

Bir kimsede mezkûr şartlardan birisi veya bir cüzü mefkut[114] olursa, o kimseye ıstılâhî mânâsıyla müçtehid denilmez. Dâvâyla sultan olunmaz. Zira delil istenilir, tasvir-i müddea[115] ile aldanılmaz. Ve nihayet mutlak müçtehid kendi akıl, hayal ve hissiyatından mesele istihraç edemez. Ancak bütün gücünü kullanmış olmak şartıyla, dört delil-i şer’î[116] içinde mestur[117] ve meknuz,[118] dinin itikadla ilgisi olmayan fer’î[119] meselelerini istihraç edebilir. Aksi hâlde mesul olur.

Kaldı ki, bu zamanda bu evsafta bir kimse yeryüzünde var mıdır ve bir şahsın bu evsafta yetişmesi mümkün müdür? Evet, zâtında mümkün olsa bile âdeten vukuu dördüncü asırdan bu yana cumhur-u ulemânın beyan ve ikrarı ile sâbit olmamıştır. Durumun böyle olduğunu asr-ı hazır[120] fuzalâsından,[121] ulûm-u diniyenin mütehassıs[122] ve muhakkiklerinden[123] Hüseyin-i Cisrî, Ömer Nasuhi, Elmalılı Hamdi Efendi ve diğer zâtlar kitaplarında beyan etmişlerdir. Zaten şimdiye kadar müçtehidlik dâvâ edenler, mücerret[124] iddiadan ileri gidemeyip kîl ü kal[125] etmişler. Şimdi de iddia eden varsa, buyursun içtihad etsin. Dört mezhepte mevcut olmayan hangi hüküm var ise veya yeniden çıkartılacak kavâid[126] ve ahkâm varsa, bu hodfuruşlara[127] teklif ediyoruz. Varsın çıkarsınlar.

Heyhat… Âsumân-ı bîpayan[128] olan içtihad âleminin dört büyük sultanını onlardan sonra zaman ne yetiştirmiştir, ne de yetiştirecektir.

Evet, içtihad sahasına ait meziyet ve sıfatları kabiliyet ve liyakatları çark-ı deveran[129] ancak onlara reva görmüş, onlara bahsetmiştir.

Ârifleri ile âbidleri ile fakihleriyle memlû[130] olan şu ümmet-i Muhammedî, asırlardan beri tuba ağacı misillü gölge ve serinleriyle istirahat ettirip, içtihadın meyveleriyle tegaddî[131] ettiren bu zâtlara karşı dâvâ-yı müsâvat[132] ve rüçhâniyet[133] ne derece hakikatten uzak olduğu akl-ı selimin malumu olsa gerektir.

Evet, içtihad âleminin biri âfitab[134] ise, diğerleri mâhitab[135] mevkiinde bulunan, Kur’ân-ı Azîmüşşân ve Hadis-i Şerif gibi iki neyyir-i âzam[136] ile enzâr-ı âlemi[137] celbedip, ümmetin eminleri olan dört zât-ı nûraniye karşı, ancak vicdanı tezkiye-i hakikiyeden[138] zerre kadar nasipsiz olanlar müsâvat[139] dâvâ edebilir. Değil ki bunlar, hatta birçok âriflerin fikren tahayyül edip de aynen göremedikleri içtihad sahasına ait o muhayyirü’l-ukul[140] hakikatler ki, her birinin bir şûle-i lem’ası[141] zümre-i ârifinin[142] kalp ve fikirlerine aksetse, kendi ilim ve mârifetlerinin bu şûle-i lem’a karşısında serap misal görüntüsünden acaba hacâlet[143] edip, fezâ-yı nâmütenâhide[144] gizlenecek bir yer aramayacaklar mıdır?

Söze müceddid-i âzam Bediüzzaman’ın Sözler kitabındaki beyanatıyla son verelim:

“Nasıl ki, çarşıda mevsimlere göre, birer metâ[145] mergub[146] oluyor. Vakit be vakit birer mal revaç buluyor? Öyle de âlem meşherinde,[147] içtimâiyat-ı insaniye[148] ve medeniyet-i beşeriye[149] çarşısında, her asırda, birer metâ mergub olup revaç buluyor. Sükûnda, yani çarşısında teşhir ediliyor, rağbetler ona celp oluyor, nazarlar ona teveccüh ediyor, fikirler ona münzecip[150] oluyor. Meselâ: Şu zamanda siyaset metaı ve hayat-ı dünyevînin temini ve felsefenin revaçları gibi… ve selef-i sâlihîn[151] asrında ve zamanın çarşısında en mergub metâ, Hâlık-ı semâvat ve arzın[152] marziyatlarını[153] ve bizden arzularını kelâmından istinbat[154] etmek ve Nûr-u Nübüvvet ve Kur’ân ile kapatılamayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi[155] kazandırmak vesâilini[156] elde etmek idi.

İşte, o zamanda; zihinler, kalpler, ruhlar, bütün kuvvetleriyle yerler ve gökler Rabbinin marziyatını anlamaya müteveccih[157] olduğundan, içtimâiyat-ı beşeriyenin[158] sohbetleri, muhavereleri,[159] vukuatları, ahvâlleri ona bakıyordu. Ona göre cereyan ettiğinden kimi güzelce bir istîdadı bulunsa, onun kalbi ve fıtratı, şuursuz olarak her şeyden bir ders-i mârifet alır. O zamanda cereyan eden ahvâl ve vukuat ve muhâverattan[160] taallüm[161] ediyordu. Güya her bir şey ona bir muallim hükmüne geçip onun fıtrat ve istîdadına, içtihada bir istîdad[162] ihzarını[163] telkin ediyordu. Hatta o derece şu fıtrî ders tenvir[164] ediyordu ki, kisbsiz[165] içtihada kabiliyeti ola; ateşsiz nurlana… İşte şu tarzda fıtrî bir ders alan bir müstaid,[166] içtihada çalışmaya başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen istîdadı, nûrun alâ nur[167] sırrına mazhar olur; çabuk ve az zamanda müçtehid olurdu.

Ama şu zamanda, medeniyet-i Avrupa’nın tahakkümüyle,[168] felsefe-i tabiiyenin[169] tasallutuyla, şerâit-i hayat-ı dünyeviyenin[170] ağırlaşmasıyla efkâr ve kulûb[171] dağılmış, himmet[172] ve inâyet[173] inkısam[174] etmiştir. Zihinler mâneviyata karşı yabanileşmiştir. İşte, bunun içindir ki şu zamanda birisi dört yaşında Kur’ân’ı hıfzedip, âlimlerle muhasebe eden Süfyan İbn-i Üyeyne olan bir müçtehidin zekâsında bulunsa, Süfyan’ın içtihadı kazandığı zamana nisbeten, on defa daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyan on senede içtihadı tahsil etmiş ise, şu adam yüz seneye muhtaçtır ki tahsil edebilsin. Çünkü Süfyan’ın ibtidâ-i tahsil-i fıtrîsi[175] sinn-i temyiz[176] zamanından başlar, yavaş yavaş istîdadı müheyyâ[177] olur, nurlanır, her şeyden ders alır, kibrit hükmüne geçer. Ama onun nâziri,[178] şu zamanda, çünkü zihni felsefede boğulmuş, aklı siyasete dalmış, kalbi hayat-ı dünyeviyede sersem olmuş, istîdadı içtihaddan uzaklaşmış. Elbette fünun-u hazırada[179] tevaggulü[180] derecesinde istîdadı, içtihad-ı şer’î[181] kabiliyetinden uzaklaşmış ve ulûm-u arziyede[182] tefennünü[183] derecesinde içtihadın kabulünden geri kalmıştır. Onun için “Ben de onun gibi zekiyim. Niçin ona yetişemiyorum?” diyemez ve demeye hakkı yoktur ve yetişemez.”[184]

Binler selâm ve muhabbetlerimle.


15 Temmuz 1973
Mehmed Kırkıncı


[1]       Müçtehid-i izam: Büyük müçtehidler.

[2]       Müsâvat: Aynı seviyede olma, eşitlik, denklik.

[3]       İstinbat: Bir sözden, bir işten bir anlam çıkarma, dolayısıyla anlama.

[4]       Nâehil: Ehil olmayan, işten anlamayan.

[5]       Mütecâviz: Geçen, aşan, tanımayan.

[6]       Mecruh: Kuvvetli delilerle çürütülmüş, boş ve asılsız olduğu ortaya konmuş, ret ve iptal edilmiş, cerhedilmiş.

[7]       Muallel: Kusuru, noksanı olan, eksik, sakat, illetli.

[8]       Mânâ-yı murad: Kastedilen, istenilen mânâ.

[9]       Zann-ı gâlib: Üstün gelen kanaat.

[10]      Edille-i şer’iyye: Gerçeğe ulaştıran şey anlamında kelâm ve fıkıhta kullanılan terim.

[11]      İstinbat: Bir sözden, bir işten bir anlam çıkarma, dolayısıyla anlama.

[12]      İstihraç: Sonuç çıkarma, anlam çıkarma.

[13]      İstihrac-ı ahkâm: Kendi zan ve kuruntusuna göre anlam ve sonuç çıkarmak, hükümlere varmak.

[14]      Tahakkuk: Gerçekleşme.

[15]      Bişart-ı şey: Şarta bağlı.

[16]      Bilâşart-ı şey: Şarta bağlı olmayan.

[17]      Mişkat-ı Muhammedî: Muhammedî kandil.

[18]      İşrak: Işıklandırma, parlatma.

[19]      Envâr-ı lâhûtiye: İlâhi nurlar.

[20]      İfâze: Maksada ulaştırma, merâma eriştirme.

[21]      Hakikat-i medeniye: Gerçek medeniyet.

[22]      Etbâ: Bir kimseye tâbi olanlar, ona uyanlar.

[23]      Kaide-i mukarrere: Kesin bir şekilde ortaya konulan kural.

[24]      Fünun-u sâire: Diğer ilimler.

[25]      Mukallid: Birine benzemeye, bir şeyi aslı gibi yapmaya çalışan, taklit eden.

[26]      Hendese: Geometri.

[27]      Müstaid: Bir işi veya şeyi yapabilme yeteneğine sâhip olan, yetenekli, kabiliyetli.

[28]      Semâ-yı içtihad: İçtihad semâsı.

[29]      Ezhân: Zihinler.

[30]      Ağraz-ı fâside: Kötü niyet.

[31]      Musaffâ: Yabancı maddelerden temizlenmiş, arı duru ve saf duruma getirilmiş, arıtılmış, tasfiye edilmiş.

[32]      Ezman: Zamanlar.

[33]      Kıyas-ı maalfârık: Birbirine benzemeyen şeyler arasında yapılan geçersiz kıyas.

[34]      Ziyâ-yı feyz: İlim ışığı.

[35]      Cezb: Kendine çekme.

[36]      Teşerrüb: Meşreb sâhibi olma.

[37]      Zımnında: İçin, maksadıyla.

[38]      Tarz-ı tahakkuk: Gerçekleşme tarzı.

[39]      Nisbî: Kıyaslama ile olan, göreceli.

[40]      Mekâtib-i âliye: Yüksekokullar (üniversiteler).

[41]      Fünun-ı âliye: Fen ilimleri.

[42]      Sûret-i tedris: Eğitim-öğretim şekli, tarzı.

[43]      Mekteb-i Maarif-i Adliye: İstanbul’da devlet dairelerine memur yetiştirmek amacıyla, II. Mahmud devrinde açılan ilk modern okul.

[44]      Ulûm-u diniye: Dinî ilimler.

[45]      Mahiyet-i âliye: Yüce özellik, yüksek mahiyet.

[46]      Tahakkuk: Gerçekleşme.

[47]      Fukaha-i izam: Büyük fıkıh âlimleri.

[48]      Müfessir: Kur’ân-ı Kerim âyetlerini tefsir usûlüne göre açıklayan, bu hususta eser yazan kimse.

[49]      Muhaddis-i kiram: Hz. Peygamberin (s.a.v) hadislerini nakil ve rivâyet eden, açıklayan, bir kitap hâlinde toplayan, hadislerle ve hadis ilmiyle uğraşan kimseler.

[50]      Feyz-i istifade: İlimden istifade etme, yararlanma.

[51]      Fezâ-yı içtihad: İçtihad alanı.

[52]      Hakaik-i âliye-i diniye: Dinin yüce hakikatleri, gerçekleri.

[53]      Muhakkik: Bir şeyin, bir olay veya durumun aslını esasını, doğru olup olmadığını araştıran, gerçeği ortaya koyan, tahkik eden kimse.

[54]      Uluvv-ü himmet: Yüksek gayret ve fedakârlık.

[55]      Âlicenap: Yüksek ahlâklı, şerefli.

[56]      Selef-i sâlihîn: İlk devir İslâm büyükleri.

[57]      Cevher-i âliye: Yüksek cevher.

[58]      Taharrî: Arama, aranma, araştırılma, bir şeyi bulmaya çalışma.

[59]      Tetebbu: Etraflıca inceleyip araştırma.

[60]      Tenvir: Aydınlatma, nurlandırma.

[61]      Bârid: Hoş olmayan, sevimsiz, insanın üzerinde soğuk bir etki bırakan, nâhoş.

[62]      Meyl-üt tefevvuk: Üstünlük elde etmek meyil ve arzusu.

[63]      Âsâr-ı azîme: Büyük eserler.

[64]      Hâsid: Kıskanç, hasetçi.

[65]      Hamiyet: Milletinin, yurdunun, yakınlarının şerefini koruma gayreti, millî şeref ve haysiyet, fazilet.

[66]      Hıyânet: Sonuna kadar bağlı olması gereken bir şeye karşı kendisinden beklenen sadâkati göstermeme, güveni kötüye kullanma, ihmal ve hilekârlık göstererek sözünü ve ahdini tutmama, ihânet etme.

[67]      Seddetmek: Tıkamak, kapamak.

[68]      Kâr-ı akıl: Akıl kârı; akla uygun bir davranış.

[69]      Münkerat: Dince yapılması yasak olan şeyler.

[70]      Âdât-ı ecânib: Yabancı âdetler; yabancıların gelenek ve görenekleri.

[71]      Bid’a: Aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar veren yeni âdet ve uygulama.

[72]      Kesret: Çokluk.

[73]      Dalâlet: Hak yoldan sapkınlık.

[74]      Hengâm: Zaman, çağ, devir.

[75]      Kasr-ı İslâmiyet: İslâmiyet sarayı, İslâm dini.

[76]      Muharrip: Tahrip edici; bozucu.

[77]      Nursî, Sözler, s. 525.

[78]      Zeyl: Bir yazıya ilâve olarak yazılan şeyler.

[79]      Usûl-ü fıkıh: Fıkıh usulü, metodolojisi.

[80]      Ahkâm-ı Şer’iyye-i fer’iyye: İslâm’ın ortaya koyduğu bütün ayrıntılarıyla şer’î hükümler.

[81]      Edille-i erbaa: Fıkıh ilminin istinad ettiği deliller: Kur’ân-ı Kerîm’deki deliller, sünnet, icmâ-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha.

[82]      İstihraç: Sonuç çıkarma, anlam çıkarma.

[83]      İstinbat: Bir sözden, bir işten bir anlam çıkarma, dolayısıyla anlama.

[84]      İstinbât-ı ahkâm-ı şer’iyye: İslâm dininde bir işin yapılması veya yapılmaması gerektiğini bildiren hükümler ve bu hükümlerden anlam çıkarma.

[85]      Meânî: Mânâlar, anlamlar.

[86]      Amm: Genel.

[87]      Sarih: Açık, belirgin, vâzıh, âşikâr.

[88]      Nass: Kesin hüküm.

[89]      Hafî: Gizli. Açıkta olmayan. Saklı.

[90]      Müteşâbih: Mânâsı açık olmayan, yoruma açık.

[91]      Dall-ı bi’l-ibare: Bir ifade veya sözden muayyen bir mânânın ve hükmün anlaşılması.

[92]      Dall-ı bi’l-iktiza: İktizası ile delâlet eden. Şer’an muhtacun ileyh olan bir lâzime delâlet eden lâfızdır. Başka bir tâbir ile vaz’olunduğu mânâdan mukaddem isbatına şer’an lüzum ve ihtiyaç mevcud olan bir medlule delâlet eden ibaredir.

[93]      Dall-ı bi’l-delâle: Delâletiyle delâlet eden.

[94]      Nâsıh: Nasihat eden, öğüt veren.

[95]      Mensuh: Geçersiz kılınmış, hükümsüz bırakılmış, hükmü ortadan kaldırılmış, iptal edilmiş, neshedilmiş.

[96]      Karîha: Düşünüp kendiliğinden bir fikir ortaya koyabilme hassası, düşünce kuvveti.

[97]      Mütenevvî: Çeşitli, çeşit çeşit, türlü türlü, değişik.

[98]      Müçtehid fi’ş-şer’î: Buna müçtehid-i mutlak denir. Asıl ve ayrıntıda bir başka müçtehidi taklide mecbur olmayan İmâm-ı Ebû Hanife, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Hanbelî gibi zevattır.

[99]      Müçtehid fi’l-mezheb: İçtihatta tâbi olduğu mezhep imamlarının takdir ettiği yöntem ve kurallar üzerine hareket eden müçtehitlerdir; İmâm-ı Ebû Yûsuf, İmâm-ı Muhammed gibi.

[100]     Müçtehid fi’l-mesele: Kendi mezhebinde hükmü mevcut olmayan bir meselede içtihada muktedir olan fakihlere denir. Mesela: Ebû Hasan el-Kerhî, Şemsü’l-eimme el-Hülvânî, İmâm Serahsî gibi birçok zâtlar… Bu zâtlar ne asılda ne de ayrıntıda mezhep imamlarına asla muhalefet etmemişlerdir. Yalnız yeni hâdiselerde onların koyduğu usûl ve kaideler üzere içtihat yapmışlardır.

[101]     Ashab-ı Tahriç: Bu zâtlar, içtihat iktidarına sâhip olmayan mukallitlerdir. Bunlar kendi mezhep imamlarından nakil olup da birkaç cihete ihtimali olan tam belirgin meseleleri tefsir ve açıklamaya muktedir olan fakihlerdir. Mesela: Cessâs, Ebû Bekir er-Râzî gibi meşhur zâtlar.

[102]     Ashab-ı Tercih: Halkın örfünü, âdetini ve zamanın ihtiyacını dikkate alarak mezhebindeki muhtelif rivâyetlerden en uygun olanını tercih iktidarına sâhip olan ulemâ-i kiramdır. Mesela: Meşhur “Kudurî” sâhibi Ebu’l Hasan, Hidâye sâhibi Şeyh-ül İslâm Merğinânî gibi.

[103]     Ashab-ı Temyiz: Bunlar tercihe iktidarları olmayıp, kendi mezheplerinde mevcud bulunan kavi ile zayıf hüküm arasını temyize muktedir olan zevattır. Mesela, Kenz’in müellifi Nesefî, Muhtar’ın sâhibi Ebû Fazl Müceddidî el-Mevsilî, Vikāye’nin sâhibi Tâcü’ş-Şerîa Mahmud Buharî, gibi…

[104]     Mukallid-i Mahz: Bunlar sırf taklit erbâbındandırlar. İçtihad kudretleri yoktur. Kavilleri tercih ve temyiz de edemezler. Bunlar hakikatte fukahâ tâbirine bile giremezler.

[105]     Ahkâm: Hükümler, kanunlar, emirler, buyruklar.

[106]     Taalluk etmek: İlgisi, ilişiği olmak.

[107]     Tâdil: Değiştirme, doğru hâle getirme, düzeltme.

[108]     Nâsih: Hükmünü ortadan kaldıran, iptal eden.

[109]     Mensuh: Geçersiz kılınmış, hükümsüz bırakılmış, hükmü ortadan kaldırılmış, iptal edilmiş, neshedilmiş.

[110]     Tarih-i vürûd: Zikredilen tarih.

[111]     Mevârid-i icmâ: İcmâ konuları.

[112]     Vârid: Olması mümkün olan, olabilecek olan.

[113]     Merdud: Geri çevrilmiş, kabul edilmemiş, makbul sayılmamış.

[114]     Mefkut: Mevcut olmayan, bulunmayan, yok.

[115]     Tasvir-i müddea: İddia edilen şeyin delilsiz tasviri, sanatlı bir biçimde anlatımı.

[116]     Delil-i şer’î: Dinî bilgilerin elde edildiği delil, kaynak.

[117]     Mestur: Örtülü, kapalı, gizli, saklı.

[118]     Meknuz: Saklanan, gizlenen, saklı, gizli.

[119]     Fer’î: Asla değil fer’e ait olan, ayrıntılarla ilgili olan, şûbe, dal ve kollara ait bulunan.

[120]     Asr-ı hazır: Şimdiki asır.

[121]     Fuzalâ: Erdemliler, bilginler.

[122]     Mütehassıs: Uzman.

[123]     Muhakkik: Bir şeyin, bir olay veya durumun aslını esasını, doğru olup olmadığını araştıran, gerçeği ortaya koyan, tahkik eden kimse.

[124]     Mücerret: Düşüncede var olan, zihinde soyutlama, tecrit yoluyla elde edilen, soyut.

[125]     Kîl ü kal: Dedikodu, boş söz.

[126]     Kavâid: Kurallar, kaideler.

[127]     Hodfuruş: Kendini beğenerek satmaya çalışmak.

[128]     Âsumân-ı bîpayan: Sınırsız gökyüzü.

[129]     Çark-ı deveran: Olduğu yerde dönmek.

[130]     Memlû: Dolmuş, dolu.

[131]     Tegaddî: Beslenme.

[132]     Dâvâ-yı müsâvat: Eşitlik dâvâsı.

[133]     Rüçhâniyet: Üstün olma.

[134]     Âfitab: Güneş.

[135]     Mâhitab: Dolunay.

[136]     Neyyir-i âzam: Çok büyük ışık, parlaklık.

[137]     Enzâr-ı âlem: Dünyanın bakışları, dikkatleri.

[138]     Tezkiye-i hakikiye: Hakiki temizlik, arınma.

[139]     Müsâvat: Aynı seviyede olma, eşitlik, denklik.

[140]     Muhayyirü’l-ukul: Akılları hayrette bırakan, akıllara durgunluk veren.

[141]     Şûle-i lem’a: Işık pırıltısı.

[142]     Zümre-i ârif: İrfan sâhibi topluluk.

[143]     Hacâlet: Utanma, mahçup olma, utanç.

[144]     Fezâ-yı nâmütenâhi: Sonsuz uzay boşluğu.

[145]     Metâ: Maddî mânevî sermâye, varlık, servet.

[146]     Mergup: Rağbet edilen, beğenilen.

[147]     Meşher: Sergi.

[148]     İçtimâiyat-ı insaniye: İnsanlığın sosyal hayatları.

[149]     Medeniyet-i beşeriye: İnsanlığın medeniyeti.

[150]     Münzecip: Tutulmuş.

[151]     Selef-i sâlihîn: İlk devir İslâm büyükleri.

[152]     Hâlık-ı semâvat ve arz: Gökleri ve yeri yaratan Allah.

[153]     Marziyat: Allah’ın rızasına uygun işler.

[154]     İstinbat: Gizli bir mânâ ve hüküm çıkarma.

[155]     Saadet-i ebediye: Sonsuz mutluluk.

[156]     Vesâil: Vesileler, sebepler.

[157]     Müteveccih: Yönelmiş.

[158]     İçtimâiyat-ı beşeriye: İnsanlığın sosyal hayatları.

[159]     Muhavere: Karşılıklı konuşma.

[160]     Muhâverat: Muhâvereler. Karşılıklı konuşmalar.

[161]     Taallüm etmek: Öğrenmek.

[162]     İstîdad: Herhangi bir şeye karşı doğuştan gelen yatkınlık, yetenek, kabiliyet.

[163]     İhzar: Hazır etme, hazır bulundurma, hazırlama.

[164]     Tenvir: Aydınlatma, nurlandırma.

[165]     Kisbsiz: Çalışmadan.

[166]     Müstaid: İstidatlı, kabiliyetli.

[167]     Nûrun alâ nur: Nur üstüne nur, iyiden de iyi.

[168]     Tahakküm: Zorla hükmetme, zorbalık.

[169]     Felsefe-i tabiiye: Yaratılışı ve her şeyi tabiata dayandıran felsefe.

[170]     Şerâit-i hayat-ı dünyeviye: Dünya hayatının şartları.

[171]     Kulûb: Kalpler.

[172]     Himmet: Çalışma, gayret gösterme.

[173]     İnâyet: Dikkat, gayret, özen.

[174]     İnkısam: Bölünme, parçalanma.

[175]     İbtidâ-i tahsil-i fıtrî: Fıtrî, doğal öğrenimin başlangıcı.

[176]     Sinn-i temyiz: İyi ile kötüyü fark etme yaşı olan yedi yaşı.

[177]     Müheyyâ: Hazır.

[178]     Nâzir: Benzer.

[179]     Fünun-u hazıra: Günümüz ilimleri.

[180]     Tevaggul: Aşırı derecede dalma, meşgul olma.

[181]     İçtihad-ı şer’î: Şeriat hükümlerine dayanarak yapılan içtihad.

[182]     Ulûm-u arziye: İnsanların bilgi ve tecrübelerinin ürünü olan ilimler.

[183]     Tefennün: Bir ilimde uzmanlaşma.

[184]     Nursî, Sözler, s. 526-527.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X