Nasıl Aldanıyorlar

Aldanmaktan Kurtuluş Yolu

Aldanmaktan Kurtuluş Yolu

Buraya kadar insanları gaflete düşüren sebeplerden en önemlilerini izah ettik. Bu aldanma yollarına kapılmamanın yegâne çâresi Allahu Azîmüşşân’ı Kur’ân-ı Kerîm’in beyan buyurduğu ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) talim ettiği vech[1] ile tanımak ve bilmektir.

İnsan, Allahu Teâlâ’nın varlığını, birliğini, sıfat-ı kudsiyesini, esmâ-i hüsnâsını ancak Kur’ân-ı Kerîm ile öğrenebilir. Bu sayede Allahu Teâlâ’yı Vâcib, Ezelî, Ebedî, her şeye Kādir ve Alîm; mahlûkatı ise fâni, mümkin, âciz olarak bilir. Hak Teâlâ’yı bütün mahlûkatın yegâne Hâlikı, bütün âlemlerin tek mutasarrıfı, bütün mevcudatın şeriksiz hâkimi olarak tanır. O Zât-ı Zülcelâl’in bütün kemâl sıfatlarla muttasıf[2] ve bütün noksan sıfatlardan müberrâ[3] olduğunu itikad[4] eder.

Allahu Azîmüşşân en emin ve en sâlim olarak kelâm-ı Ezelîsi olan Kur’ân-ı Azîmüşşân’dan öğrenilebilir. Evet, O Zât-ı Vâcib’e Kur’ân’ın beyanı veçhile îman edilmezse, o îman sahih olmaz, bir fayda vermez, şüphe ve vesveselere mukavemet[5] edemez.

Bilindiği gibi, “bir şey sâbit olsa levazımıyla sâbit olur.”[6] Mesela, ısı ve ışık güneşin lâzımlarındandır.

Güneş onlarsız düşünülemez. Aynen öyle de Allah (c.c) dendi mi, bütün sıfât-ı zâtiye ve sübûtiyesi[7] bütün Esmâ-i Hüsnâ’sı[8] birden mülâhaza edilir; bütün kemâl sıfatlarla muttasıf ve bütün noksan sıfatlardan münezzeh bir Zât-ı Mukaddes[9] anlaşılır. O’nun sıfat, esmâ, ef’al ve şuunâtından birisine dahi inanılmasa, Allah’a îman sahih olmaz. Evet, îman bir bütündür. Yani, îmanın altı esasından birisine dahi inanılmasa, kalpte îman hâsıl olmaz. Bu kaide îmanın bütün rükünleri için geçerlidir. Bir insan, “melâikeye inanıyorum” dedi mi, Cebrâil’e (a.s) inanmak da onun içindedir. Sadece bu büyük meleğe inanmasa, o şahsın meleklere inandığından söz edilemez. Ve yine, bir insanın kitaplara îman etmiş sayılabilmesi için, bütün semâvî kitaplara inanması gerekir. Kur’ân-ı Kerîm’in bir tek âyet-i kerîmesine inanılmazsa, o îman sahih olmaz.

Allah’a îman da yukarıdaki esaslara göre değerlendirilir. Nihayetsiz kudret, mutlak irâde, hudutsuz mâlikiyet, şeriksiz ulûhiyet, vezirsiz saltanat, sonsuz ilim ve nihayetsiz büyüklük, Allahu Teâlâ’nın zâtının zaruri lâzımları olduğundan, Allah’a inanan bir insan bütün bunlara da inanmış demektir.

Bu hakikatlere binaen biz evvelâ Kur’ân-ı Kerim’de Allahu Teâlâ’nın zât, sıfat ve esmasının nasıl tanıtıldığını izah edeceğiz. Daha sonra, kalp ve fikrini Kur’ân’ın hakikatleri ile nurlandıran bir akl-ı selim sâhibinin kâinatı, insanı ve kâinatta olan hâdiseleri nasıl değerlendirmesi lâzım geldiğini bir tefekkür levhası olarak takdim edeceğiz.

“De ki O Allah’tır, bir tektir. (O) Allah’tır, Samed’dir. Tevlid[10] etmediği gibi, tevellüd[11] de etmemiştir. Hiçbir şey O’nun dengi (ve benzeri) değildir.”

Bu sûre Allah’ın varlığının, birliğinin, eşi ve dengi olmadığının en güzel, en câmi, en veciz, en harika bir ifadesi olup, tevhidi bütün mertebeleriyle ispat etmekte ve şirkin bütün nev’ilerini kesip atmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’in tevhid noktasında bir hülâsası olan bu sûrenin her bir âyeti bir burak gibi insanın ruh, kalp ve aklını mârifet mi’râcına isal etmektedir.

Bu mevzudaki diğer âyet-i kerîmeler, bir bakıma bu sûre-i şerifin tefsiri hükmündedirler. Biz de, önce bu sûre üzerinde kısaca duracak, sonra diğer âyet-i kerîmelere geçeceğiz.


[1]       Vech: Şekil, tarz.

[2]       Muttasıf: Bir hâl ve sıfatla nitelenmiş olan, kendisinde o hâl ve sıfat bulunan.

[3]       Müberrâ: Her türlü beşerî zaaf ve ihtiyaçtan berî, uzak olan, hiçbir şeye veya kimseye ihtiyacı bulunmayan Allah.

[4]       İtikad: İnanç.

[5]       Mukavemet: Karşı koyma, boyun eğmeme, dayanma, direnme, direniş.

[6]       Nursî, Muhakemat, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 23.

[7]       Sıfât-ı Zâtiye: Vücud, kıdem, bekā, muhalefetün lil-havâdis, kıyam bizatihi (kıyam binefsihi), vahdaniyettir. Vücud: Allahu Azîmüşşân vücud sıfatı ile muttasıf bir mevcud-u hakikidir. Kıdem: Allahu Teâlâ’nın varlığının evveli olmaması, ezelî olmasıdır.

Kıdem, Hak Teâlâ’nın zâtının muktezasıdır. Bunun zıddı olan hudus (sonradan olma), Allahu Teâlâ hakkında muhaldir. Bekā: Allahu Azîmüşşân’ın varlığının sonu olmaması, yani ebedî olmasıdır. Bekā ve ebediyet, O’na vâcibtir. Bunun zıddı olan zeval ve fena, Cenâb-ı Hak için muhaldir. Muhalefetün lil-havadis: Vâcib ve Ganiyyi Mutlak olan Allahu Azîmüşşân mümkinat ve mahlûkata hiçbir cihetle benzemez.

Mümkinatın vasıflarından münezzehtir. Kıyam bizatihi (Kıyam binefsihi): Allahu Teâlâ’nın bizzat kaim olması, yani ikamet edecek bir mekâna, hulul edecek bir mahalle, kendisini tahsis edecek bir muhassise, yahut kendisini icad edecek bir mucide muhtaç olmamasıdır. Vahdaniyyet: Cenâb-ı Hakk’ın bir olması, ulûhiyet ve O’nun hâssalarında şerikî ve nâziri olmamasıdır. Sıfat-ı Sübûtiye; hayat, ilim, irade, kudret, semi, basar, kelâm ve tekvindir.

[8]       Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın her an, her yerde ve her zerrede tecellî eden yüce varlığını, birliğini, kâinat üzerindeki mutlak hâkimiyetini ve bütün yönleriyle erişilmez bir mükemmelliğe sâhip bulunduğunu belirten ve yalnız O’na ait olan en güzel isimler.

[9]       Zât-ı Mukaddes: Her türlü noksanlık ve çirkinlikten yüce olan Zât, Allah.

[10]      Tevlid: Meydana getirme, sebep olma, yol açma, doğurma.

[11]      Tevellüd: Doğma, dünyaya gelme, doğum tarihi.

    Bu konuda geri bildirim bırakın

    • Değerlendirme
    X