Hikmet Pırıltıları

Altı Gün

Altı Gün

Ferman-ı İlâhi olan Kur’ân-ı Azîmüşşân’da Hâlik-ı Ezel ve Ebed, semâvat ve arzı altı günde yarattığını bildiriyor. Bundan akla şöyle bir soru geliyor:

– Gün, dünyanın kendi etrafındaki bir devrinin müddeti olduğuna göre, henüz yerler ve gökler yaratılmadan, onların hilkatini gün tâbiriyle ifade etmekten murad nedir?

Cevap: Müfessir-i izâmın bir kısmı, günü, eyyam-ı dünya denilen ve tulû[1] ve guruptan[2] hâsıl olan miktar ve müddet kadar, yani yirmi dört saat olarak telâkki etmişler. Bir kısmı da altı günü, altı devir ve altı vakit mânâsında beyan etmişler. Bazıları da bir günü Kur’ân’da beyan olunan bin veya elli bin sene olarak kabul etmişlerdir. Diğer bir kısmı ise, semâvat tabakalarını ve yerlerin her birini bir miktar ile takdir ve bir vakte tahsis ederek, yekûnunu ezel ve ebede nazaran altı gün sayılacak miktarda, yani ölçülü bir zamanda yarattı demişlerdir.

Şimdi, şöyle bir soru daha hatıra gelebilir:

– Gün tâbirinden maksad-ı İlâhî ne olursa olsun, bir anda yani def’aten yaratmak, kudret-i İlâhiyye’ye daha lâyık veya münâsip düşmez miydi?

Bu soruya cevaben deriz ki: Kudret-i İlâhî hiçbir veçhile kābil-i tenâhî[3] değildir ve o Kudret-i Akdes tecezzî[4] kabul etmez. Herhangi bir şeye taallûku,[5] diğer şeylere taallûkuna mâni değildir. Binaenaleyh, değil altı günde, dilerse bir anda dahi hasra[6] gelmez âlemleri yaratır ve ifna[7] eder. Nitekim bunun cüz’î bir misâlini bahar ve yaz tezgâhlarında kısmen müşâhede[8] ediyoruz.

Lâkin: “Bu dünya dârü’l-kudretten ziyâde dârü’l-hikmettir.”[9] Her isminin muktezâsı[10] ve tecellî cihetleri ayrı ayrı ve çeşit çeşittir. Yani, ulvî süflî, büyük küçük bütün kâinat tabakaları, mülk ve melekûtüyle birbiri içinde girift olup, bütün şuunatıyla birbirini ihsas eden rengârenk daireler gibi binler esmânın âyine-i tezâhürüdür. Diğer bir tâbir ile o isimlerin tezgâhı hükmündedir.

Bütün esmâ, muktezâsına[11] göre o kâinat tabakalarında hükmünü icra edip, mertebe-i tecellîlerini Hâkimiyet-i İlâhiye altında gösterir ve tezâhür ettirirler.

Evet, Allahu Teâlâ dileseydi bütün semâvat ve arzı bütün keyfiyet ve muhteviyatıyla, bir anda yaratabilirdi. Fakat bu takdirde tertip ve tevâli[12] ile meydana gelen şeyler nasıl olacaktı? Mesela, insanlar arasında valide ve veledlik olmayacak mıydı? İnsanların kemâlleri, faraza yetmiş yaşında ise, birdenbire o yaşta mı halkedileceklerdi? Bu hâle göre, ânında ve kemâlinde yaratılan bir şeyin zevali nasıl olacaktı? Yani, o hâlde zevalde de tertip olmayacağına göre, bir insan yaratıldığı anda hemen zevale mi gidecekti? Diğer hayvanatı ve nebatatı da insanlara kıyas edebilirsiniz.

Diğer taraftan, hilkat def’î ve âni olsaydı, o takdirde iki mahlûk arasında bir terettüp ve tevâlî imkânı da kalmazdı. Sebep ve müsebbeb arasındaki tertipler, tevellüdler, tenâsüller, tenâsüpler ve bunlardaki faydalar ve hikmetler heba olup giderdi.

Her şeyin ânında yaratılması mülâhazasına göre, ağaçlar nasıl meyve verecek ve çekirdekler nasıl ağaç olacaktır? O takdirde anâsır, tevellüde gayr-ı kābil[13] mi olacaktı?

Yine bu suale göre, dünkü âlemlerin var olduğu kabul edildiği takdirde bugünkü âlemlerin olması lâzım gelmez miydi?

Ayrıca, bu sual mucibince, bütün insanlar, nebatat, hayvanat ve diğer mevcudat bir anda yaratılacağından, biri diğerinin hilkatine şâhit olmazdı ki, bu hilkat ikinci yaratılışa yani âhirete delil olabilsin.

İşte, böyle bir fikirle nihayetsiz olan Kudret-i İlâhiyye’yi dünyaya hasredip, âhiretin olmamasını tevehhüm[14] etmek, tasarrufat-ı İlâhiyye’yi inkâr ile zihinleri mecma-ı hâdisat olan bu âlemin kadîm olduğu zannına götürür.

Evet, “Def’aten yaratmak kudrete daha münâsip düşmez miydi?” şeklindeki mezkûr[15] suâle, “Elbette ki münâsip düşmezdi” şeklinde cevap vereceğiz.

Ayrıca şu noktaya da işaret edelim ki; her tedricde def’î ve âni hilkat vardır, fakat def’î, âni hilkatte tedric yoktur. Dolayısıyla da yaratılış def’î ve âni olsaydı, O Kadîr-i Zülcelâl’in terkib ve tahlilde tezâhür eden haşmet-i rubûbiyeti[16] bilinmez olurdu.

Yukarıda izah edilen mukaddemelerden, hilkatteki tedric ve teennînin[17] ism-i Hakîm ve rubûbiyet-i İlâhiye’nin muktezâsı[18] olduğu bedâhetle[19] anlaşılmaktadır.

Bir sual: Hâlik-ı Hakîm’in bu mükevvenatın[20] hilkatini altı güne hasr ve tahsisinde ne gibi maslahat ve hikmetler vardır?

Cevap: Bir tek zerreden umum kâinata kadar her bir mevcudun hilkatine binler hikmet takan O Hakîm-i Ezelî’nin yerlerin ve göklerin hilkatini altı güne tahsisinde de elbette ki birçok maslahatlar ve hikmetler vardır. Bu hikmetleri bilmemiz, olmamasına delâlet etmez. Bununla beraber, akla gelen şöyle bir soruya ne cevap verilecektir: Altı gün yerine beş veya yedi günde yaratsaydı, mezkûr sual sorulmayacak mıydı?

Evet, tercih ve tahsis edici ancak Allah’tır (c.c). Her şey O’nun irade-i kudsiyesine tâbidir. Hayırlar, meziyetler, şerefler, hâsiyetler[21] O’nun tarafındandır. İsterse mülkü verir mâlik eder, saltanat verir sultan eder, mârifet verir ârif eder, hidâyet verir hâdî[22] eder. İsterse de bir lâhzada her şeyi hâk ile yeksân[23] eder. Zerreler, yıldızlar, güneşler, kehkeşanlar[24] O’nun emrine bağlıdır. “Dön!” derse dönerler; “Dur!” derse dururlar. İstediğine ziyâ verir nurlandırır, istediğini karanlığın zulmetine gömer.

Allah (c.c) O’dur ki, arş-ı rubûbiyetinde[25] durup, irade-i kudsiyesiyle, hâkimiyet ve ceberûtiyetle[26] ilelebed icraat-ı hâkimiyesini yürütür.


[1]       Tulû: Meydana çıkma, doğma.

[2]       Gurup: Batı yönünde ufuk çizgisinin altına geçerek görünmez olma, batma; güneşin batması, gün batımı.

[3]       Kābil-i tenâhî: Bir sonu kabul etmeye elverişli olan.

[4]       Tecezzî: Bölünme, parçalara ayrılma.

[5]       Taallûk: İlgisi, ilişiği olmak.

[6]       Hasr: Sınırlama, yalnızca bir şeye ait ve mahsus kılma.

[7]       İfna: Yok etme, yaşamını elinden alma.

[8]       Müşâhede: Gözlem.

[9]       Nursî, Mektubat, s. 489.

[10]      Muktezâ: Bir şeyin gereği olan, gereken, lâzım gelen şey, gerek, îcap.

[11]      Muktezâ: Bir şeyin gereği olan, gereken, lâzım gelen şey, gerek, îcap.

[12]      Tevâli: Arkası kesilmeden devam etme, birbiri ardından gelme.

[13]      Kābil: Olabilir, mümkün.

[14]      Tevehhüm: Asılsız şüpheye düşme, kuruntuya, vehme kapılma, delîle dayanmayan ihtimal üzerinde durma.

[15]      Mezkûr: Adı geçen, sözü edilen, yukarıda anılan, zikrolunan.

[16]      Haşmet-i rubûbiyeti: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan terbiye ediciliğinin haşmeti, görkemi.

[17]      Teennî: İlerisini düşünerek, ihtiyatlı davranarak acele etmeden iş görme, düşünceli hareket etme.

[18]      Muktezâ: Bir şeyin gereği olan, gereken, lâzım gelen şey, gerek, îcap.

[19]      Bedâhet: Çok açık bir şekilde.

[20]      Mükevvenât: Yaratılmışlar, bütün mahlûkat.

[21]      Hâsiyet: Bir şeye has nitelik, o nesnede bulunan meziyet, kuvvet, tesir, hassa.

[22]      Hâdî: Doğru yolu gösteren, hidâyet eden.

[23]      Hâk ile yeksân: Yerle bir olmak.

[24]      Kehkeşan: Samanyolu.

[25]      Arş-ı rubûbiyet: Allah’ın büyüklüğünün, hüküm ve egemenliğinin tecelli ettiği yer.

[26]      Ceberûtiyet: Daimî olan kudret, büyüklük ve haşmet.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X