Aziz ve Muhterem Hacı Mustafa Efendi
Sadakat ve ihlâsınızı ihtiva eden bir mektubunuzu aldım.
Bizim gibi âciz ve hakir bir nokta-i mevhumeye,[1] mahcubiyetimi mucip bir tazim ile şevk ve sürur içinde iltifat buyurmanız necâbet[2] ve tevazunuzun icabıdır. Elhamdülillah, el-hubbu fillâh[3] membaından nebean eden bir muhabbet kevseriyle mest olmanız ve hem o matladan[4] lemean[5] eden bir mahzuziyet-i nûraniyeye[6] mazhariyetiniz,[7] bu fakire bir hüsn-ü misal[8] oldu. Bu hâliniz beni çok memnun ve mesrur eyledi.
Ayrıca, İlâhi tecellîlere ve manzaralara sahne olan Antakya gibi bir memleketten aldığım mektubunuz, o karyede geçen ibretâmiz hâdiseleri de bana hatırlattı. Şöyle ki, Allah-ı Zülcelâl Hazretleri, Fahr-ı Kâinat Efendimiz’e (s.a.v) vaadettiği muzafferiyeti tebşir[9] sadedinde Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın kalbi olan sûre-i Yâ-sîn’de, birçok hakikatlere işaret eden, mühim bir misal ve bir ders-i ibret olmak üzere, ashab-ı karyeyi[10] yani, o günkü Antakya ahalisini nazar-ı mütâlaamıza[11] arz etmiştir. Malumunuz olduğu üzere, meşhur hâdisenin hülâsası şöyledir:
Allah-ı Zülcelâl Hazretleri, Antakya’daki putperestliği bertaraf etmek için, Hz. Îsâ (a.s) dinini tebliğe vazifeli iki rasûl gönderdi. Bu zâtlar, putperestlerce tahkir ve tekzib edilince –min tarafillâh–[12] üçüncü bir rasûl ile tâziz[13] ve takviye edildiler. Netice itibariyle, o memleket ahalisi, bu zâtların vesilesiyle maddi ve mânevî hayata, saadete, selâmete mazhar olmalarıyla birlikte, putperest Romalıların tasallutundan da Cebrâil’in onları söndürüp mahveden bir sayhasıyla[14] halâs olup fevz ü necât[15] buldular.
Müfessir-i izam[16] Efendilerimizden bazılarının beyan ettiği, bu âyet-i kerîmenin Risalet-i Muhammediye’nin (s.a.v) şân-ı izzetini sarih diyecek kadar bir işaretle gösteren latif bir hakikatini nazar-ı mütâlaanıza[17] arz etmekten âcizane fayda mülahaza ediyorum:
Derler ki: O iki rasûlün, kendi ümmetleri tarafından şiddetle tekzip edilen Hz. Mûsâ ve Hz. Îsâ’ya (a.s) da şümûlü vardır. Üçüncüsü ise, onların dinlerini tamamlamak üzere tâziz[18] ve takviye için gönderilen hatem-ül Enbiya ve Fahr-i cihân Efendimizdir. Yani, Îsâ ve Mûsâ (a.s) dinleri karşısında putperestlik nasıl yıkıldıysa; İslâmiyet’in karşısında da, küfrün şahs-ı mânevisini[19] temsil eden birçok devletler sukut[20] etti ve edecek, din-i hak onlara gâlip olacaktır.
Evet, Müslümanlar on dört asırdan beri fertleri, mücâhidleri, müçtehidleri, müceddidleri hâsılı devletleriyle mezkûr işaretin hakikatini, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ı âfâk-ı âleme[21] tebliğ ile tebellür[22] ettirmişlerdir. Yaşamışlar, yaşatmışlar ve “فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ”[23] âyet-i kerîmesine Rasûl-ü Zişan Efendimiz’in tam mazhariyetini bihakkın gösterip ilan etmişlerdir.
Bu âyet-i kerîmenin böyle latif ve zarif mânâ ve şümûlü işaretleri içine dercetmesi ve bu noktadan asrımıza da bir hisse vermesi ihâta-i i’cazının[24] muktezâsındandır[25] diye düşünürken hatırıma şöyle bir hakikat sünuh[26] etti. Malumunuz olduğu üzere, yüzlerce seneden beri bu milletin mukaddesat, mâneviyat, ahlâk, iffet ve şecaat,[27] şeref ve haysiyetinin kayyumu olan medrese ve zâviyeler,[28] malum inkılâb ile münderis[29] oldular. Risalet-i Muhammediye’nin (s.a.v) nûru söndürülmek istendi. Bu zulümat karşısında Nûr-u Muhammediye’nin (s.a.v) devamı için, medrese ve zâviyelerin bedeline, Cenâb-ı Hak Teâlâ Hazretleri, sırf kendi lütuf ve kereminden, Hakîm ve Rahîm ism-i Celîl’ine mazhar Bediüzzaman gibi bir zâtın vesilesiyle, mârifet ve hakikatler manzumesi olan Risale-i Nur Külliyatı’nı bu asrın imdadına gönderdi. Yani, Cenâb-ı Hakk’ın, medrese ve zâviyeler gibi iki müesseseyle bu millete bahşettiği îmanî ve Kur’ânî hakikatleri asrımızda Risale-i Nur gibi üçüncü bir mektebin keskin hüccet ve bürhanlarıyla, materyalist felsefenin rağmına tâziz[30] ve takviye etti. Ve “فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ”[31] sırrının bu asra bakan veçhesi de Bediüzzaman ve Risale-i Nur talebelerinde zâhir oldu. Bu telakkim bana ait bir hüsn-ü zandır.
Muhterem Efendim;
Memleketiniz için bâis-i şeref[32] olan ve şehâmet-i îman[33] sâhibi Habib-i Neccar[34] gibi bir recül-ü kâmili[35] ve bir ferd-i feridi temsilen Risale-i Nur’un muhtevi bulunduğu İlâhi hakikat ve Rabbânî mârifetleri mâ-i hayat[36] ve şarab-ı Cennet gibi o vatan ahalisine içiriniz. Veya bütün menfî cereyanlar bedeline bir mâh-ı tâbân[37] gibi Antakya’nın âfak ve aktarında o nurları cilvelendiriniz. O memleket ehlinin kalp ve vicdanlarını cilalandırınız, faziletlendiriniz, menfaatlendiriniz, mesrur ediniz. Böylece Antakya’nın maddî ve mânevî terakkî[38] ve teâlîsine[39] vesile olmanızı Cenâb-ı Feyyaz-ı Mutlak’tan niyaz ederim. Artık zulümata bedel nur, hissiyata bedel akıl ve hikmet hükmedecektir. Hidâyet gâlip, dalalet mağlup olacaktır. Mehdîyet hâkim, deccâliyet mahkûm olup neticede hayır şerre, sıdk kizbe, îman küfre gâlip gelecektir.
Biiznillah Antakya’nın halâs ve salâhı Türkiye’nin ve bu milletin halas ve salâhı da âlem-i İslâm’ın necât ve salâhına vesile olur kanaatindeyim. Çünkü devr-i Nur geldi, devr-i zulümat[40] kapanacak. Mehdîyet geldi, deccâliyet gidecektir. Evet, çağ Mehdîyet çağıdır, yeis ve ümitsizliğe mahal yoktur. Vesselam.
Başta Zât-ı Âlinize, Ali Hoca Efendi’ye, diğer kardeşlere selam ve hürmetler ederim.
25 Ekim 1979
Mehmed Kırkıncı
[1] Nokta-i mevhume: Varsayılan nokta.
[2] Necâbet: İyi ve temiz bir soya mensup olma, soyluluk, soy temizliği, asâlet.
[3] el-hubbu fillâh: Allah için sevmek.
[4] Matla: Güneş, ay ve yıldızların doğması.
[5] Lemean: Parlama, parıldama, parlaklık.
[6] Mahzûziyet-i nûraniye: Nurlu bir hoşlanma durumu.
[7] Mazhariyet: Mazhar olma, erişme, nâil olma, nâiliyet.
[8] Hüsn-ü misal: Güzel örnek.
[9] Tebşir: Müjde verme.
[10] Ashab-ı karye: Kur’ân-ı Kerîm’de bir sayha ile helâk edildikleri bildirilen kasaba halkı.
[11] Nazar-ı mütâlaa: Dikkatlice bakıp anlamaya çalışmak.
[12] Min tarafillâh: Allah tarafından.
[13] Tâziz: Yüceltme, ululama, saygı ile anma.
[14] Sayha: Yüksek sesle bağırma, haykırma, nâra.
[15] Fevz ü necat: Kurtuluş zaferi.
[16] Müfessir-i izam: Büyük yorumcu, Kur’ân-ı Kerim’i tefsir eden büyük yorumcu.
[17] Nazar-ı mütâlaa: Dikkatlice bakıp anlamaya çalışmak.
[18] Tâziz: Yüceltme, ululama, saygı ile anma.
[19] Şahs-ı mânevî: Mânevî şahıs; belli bir ideal veya bir gaye etrafında bir araya gelen topluluğun oluşturduğu mânevî şahsiyet ve ortak kimlik.
[20] Sukut: Daha aşağı derecelere, mertebelere inme, seviye kaybetme.
[21] Âfâk-ı âlem: Âlemin ufukları.
[22] Tebellür: Açık şekilde ortaya çıkma, belirme.
[23] “…Üçüncü (bir elçi) ile takviye ettik.” (Yâ-sîn, 36/14.)
[24] İhâta-i i’caz: Veciz sözün kuşatıcılığı.
[25] Muktezâ: Bir şeyin gereği olan.
[26] Sünuh etmek: Akla, hatıra gelmek, içe doğmak.
[27] Şecaat: Yiğitlik, yüreklilik, cesâret.
[28] Zâviye: Osmanlı Devleti’nin ilk devirlerinde genellikle yerleşim merkezleri dışındaki yollar üzerinde, derbentlerde kurulan ve dinî-tasavvufî inanç ve fikirleri yaymak, bölgenin güvenlik ve âsâyişini sağlamak, gelip geçenleri barındırmak, yedirip içirmek gibi işleri üstlenen, Anadolu’nun Türkleşmesinde büyük rol oynamış olan dinî ve sosyal kurum.
[29] Münderis: Adı sanı, izi eseri kalmamış, tamamen yok olmuş.
[30] Tâziz: Yüceltme, ululama, saygı ile anma.
[31] “…Üçüncü (bir elçi) ile takviye ettik.” (Yâ-sîn, 36/14.)
[32] Bâis-i şeref: Şeref sebebi.
[33] Şehâmet-i îman: Îmandan gelen cesaretlilik.
[34] Habib-i Neccar: Yâsîn sûresinde kıssası anlatılan kişi.
[35] Recül-ü kâmil: Olgun, fazilet sâhibi adam.
[36] Mâ-i hayat: Hayat suyu.
[37] Mâh-ı tâbân: Parlayan ay. Parlak ay.
[38] Terakkî: İleri gitme, ilerleme, gelişme.
[39] Teâlî: Yükselme, yücelme, âlî olma.
[40] Devr-i zulümat: Karanlıklar, zulmetler devri.

Bu konuda geri bildirim bırakın