Gönül Damlaları

Muhterem Efendim Necati Bey

Muhterem Efendim Necati Bey

Hasan Efendi ile göndermiş olduğunuz iltifatnâmenizi aldım. Defalarca okudum. Fevkalade memnun ve mesrur oldum.

Bizim için bais-i teselliyat[1] ve meserret[2] olan iade-i âfiyetinize[3] sûret-i mahsusada[4] hamd ettim. Cenâb-ı Hak maddî mânevî sıhhat ve âfiyetinizi berkemâl[5] buyursun.

Ayrıca mektubunuzda tahassürünüz[6] icabı hissiyatınızı bir derece dile getirmeniz, elhak[7] bizi de ihtisas[8] ve ihtizaza[9] getirdi. Gönüllerimizi dalgalandırdı. Eski hâlleri tahayyül ettirdi. Doğrusu kitâb-ı hayatımızın ibretâmiz yapraklarını çevirip revnaklı[10] sahifelerini okutturdu. Böylece, sergüzeşt-i hayatımızın[11] en uzak âsûde ve mutlu sahillerine götürdü ve gönül âlemimizi yeniden coşturdu.

Hususan o medrese-i Yusufiye’de[12] geçirdiğimiz tatlı anları, tatlı demleri yeniden tahattur ettik. O şirin ifadelerinizle bilhassa: “…Misalîler[13] meclisi, o meclisin Reisi tekrar sordu, hem dedi…”[14] ilâahir bahsini okumalarınızı hatırlamak, kalbimi firâkın zulümatından bir derece âzâde edip, envâr-ı tahassüratla[15] tenvir[16] etti. O tahatturattan[17] şöyle tasavvur geldi:

Başta Üstâd’ımızın ve O’nun dâvâsını deruhte[18] edip, çile ve hissiyatına ortak olan talebelerinin musibet anlarındaki niyazları, âh û eninleri,[19] arzuları, hususan o latif ifadelerle okunan zarif ibareli kudsî hakikatler, onların tefekkürü, tezekkürü, mütâlaası, onların berrak ve saf nefeslerine bürünüp tebahhur[20] ederek, sanki başlarında ayrı birer rahmet bulutları hâlinde teşekkül etti. Pâre pâre bu bulutlar, hafif hafif, âheste âheste, dalga dalga, tabaka tabaka yükselerek, Anadolu’nun dağ ve sahralarına açılmış, neticede bir bâd-ı rahmetin esmesiyle bütün zemini ve âsumanı ihâta etmiştir.

Hamd olsun artık cennet-âsâ[21] bir bahardayız.

Zaman zaman o münevver, mülevven[22] bulutlar açılıp saçılmakta, ufuklar üzerinde nurdan birer dağ şeklini alarak, rahmet katrelerini nûrun bağ ve bostanlarına dökmektedirler. O zeminde ekilen nur tohumlarının neşvünemâsına, yeşillenip çiçeklenmesine, neticede semere vermesine vesile olmaktadırlar…

Benim Efendim; Cennet turunçları misillü, gayet leziz ve şirin şu mânevî çiçek ve semerelerin ayrı ayrı fidan ve ağaçları mesabesinde olan Saidler, Hamzalar, Ahmedlerin teşkil ettiği şu bağlar bahçeler, letâfetlerine doyulmaz hedâyâ-i kudretten[23] bir nümûne ve şâyân-ı şükran[24] birer bediadırlar. Bu lâleler, sünbüller, güller açılarak, saçılarak, latif latif, çeşit çeşit renkleriyle bağ ve bostanımızın zarâfet-i mevcudanesini itmam[25] ediyor.

Fakiriniz de bu manzaraları, dünyada medâr-ı tesellisi olan o malum, göz bebeğinin karası misillü o ufacık hücremin penceresinden seyretmekteyim. Sanki renk renk çiçeklerle donanmış, bezenmiş ve meyvalarını takdime müheyyâ[26] bulunan eşcâr-ı müsmirenin[27] envârına câmi bir baharistanın menâzır-ı âliyelerini[28] temâşâ etmekle inşirah duyuyorum.

Bazan da o bağ ve bostanların içinde gezinip seyahat etmekle saatlerimi, günlerimi nurlandırarak bereketlendirmeye çalışıyorum ve her gelen yeni günün nâzenin nâzenin, rengin rengin manzaralarını, bereketlerini bir önceki günde daha âlâ, daha rânâ[29] görüyorum.

Bizler ki; o bağ ve bahçelerden, deste deste, beste beste derlediğimiz çiçekleri, Üstâd’ımızın Horhor Medresesi’nin başında, bir mezar taşı hükmünde dikili bulunan o yüksek Van Kal’ası’na, şu büyük mezar taşına “Binler selam sana yâ Üstâd…” nidalarıyla hediye olarak takdim ediyoruz, karşılığında “هَنِۤيئًا لَكُمْ”[30] sadâlarını işitiyoruz.

Hamd olsun; gün be gün, gûnâgûn[31] münkeşif[32] olan şu türlü türlü, rengârenk goncalar, şükûfeler,[33] benefşeler[34] o muhibbinizin hayatını okşuyor, tecdid ediyor, saadetini temdid[35] ediyor.

Artık bizler için bahtiyarlıktan başka ne olabilir? Bu râyiha-i tayyibeleri[36] koklamak, bu bülbüllerin tegannîlerini[37] büyük bir hazla dinlemek, renklerin cilvelerini hayretfezâ bir nazarla seyre koyulmak, zannederim ki bizlere kâfi ve vâfidir. Hastalıklar, musibetler yüz derece şiddetiyle de hücum etse, yine bize bahşedilen safâ ve saadet sûrundan[38] bir gedik açamaz.

Erhamürrâhîmin[39] bizlere bahşettiği bu lütuf ve ikramları içinde, dünyanın servet ve samanına, zevk ve safâsına nasıl iltifat edilir? Elbette ki edilmez ve edilmemeli… Zira dünyanın bela ve sıkıntıları, musibet ve meşakkatleri geçicidir, fânidir. Fakat hizmet-i nûra taalluk[40] eden manzaralar ise, cennetîdir, firdevsîdir. “عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِلٖينَ”[41] sırrınca cennet iskemlelerinde karşı karşıya oturulup seyredilen ve ehl-i cenneti gıptaya sevk eden ebedî levhalardır.

Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve kereminden umudumuz kavîdir[42] ki, bu manzara ve levhalar, ebedî sohbetimize biiznillah mevzu teşkil etsinler.

Devr-i Nur ve Devr-i Said olan bu devirde sizi, Münteha Hanım ve çocukları Allah’a emanet ederim.

Emekli olduktan sonra nerede iskân edeceğinizi soruyorsunuz? Misafirimiz olan Osman Hoca, Vahdet ve Oktay Beylerle bu meseleyi müşâvere ettik. Onlar, İstanbul’a yerleşmenizi sıhhat ve hizmetiniz bakımından uygun gördüler. Bana kalırsa Erzurum ve İstanbul’dan hangisini tercih etseniz istişareye uymuş olursunuz.


4 Temmuz 1986
Mehmed Kırkıncı


[1]       Bais-i teselliyat: Teselli sebebi.

[2]       Meserret: Sevinç.

[3]       İade-i âfiyet: Sağlığına kavuşma.

[4]       Sûret-i mahsusa: Hususi, özel şekilde.

[5]       Berkemâl: Tam ve yolunda, mükemmel.

[6]       Tahassür: Çok istenen ve ele geçirilemeyen bir şey için yanıp yakılma, esef etme.

[7]       Elhak: Doğrusu, gerçekten, hakikaten.

[8]       İhtisas: Duygulanma, hissetme.

[9]       İhtizaz: Hafif hafif titreme.

[10]      Revnaklı: Göz alıcı güzellikte, güzel, parlak.

[11]      Sergüzeşt-i hayat: Hayat serüveni.

[12]      Medrese-i Yusufiye: Hz. Yûsuf’un (a.s) hapiste kalmasına benzetilerek, îman ve Kur’ân hizmetinden dolayı tutuklananların hapsedildiği yer mânâsında kullanılan hapishâneye verilen ad.

[13]      Misalî: Rüya âlemine ait.

[14]      Nursî, Sözler, s. 785.

[15]      Envâr-ı tahassürat: Nurlu bir istek ve hasret.

[16]      Tenvir: Aydınlatma, bilgilendirme.

[17]      Tahattur: Hatırlama.

[18]      Deruhte etmek: Üzerine almak, üstlenmek, yüklenmek.

[19]      Âh û enin: Âh ile inleme.

[20]      Tebahhur: Bir şeyin içine dalma, çok derinine gitme.

[21]      Cennet-âsâ: Cennet gibi.

[22]      Mülevven: Renkli, renk renk.

[23]      Hedâyâ-i kudret: Allah’ın kudret ve gücünden gelen hediyeler.

[24]      Şâyân-ı şükran: Teşekküre değer.

[25]      İtmam: Bitirme, tamamlama.

[26]      Müheyyâ: Hazır.

[27]      Eşcâr-ı müsmire: Meyve veren ağaçlar.

[28]      Menâzır-ı âliye: Yüce manzaralar.

[29]      Rânâ: Güzel, hoş, latif, parlak, revnaklı.

[30]      Size âfiyet olsun.

[31]      Gûnâgûn: Türlü türlü, çeşit çeşit.

[32]      Münkeşif: Meydana, açığa çıkmış, görünür, bilinir duruma gelmiş, âşikâr.

[33]      Şükûfe: Çiçek.

[34]      Benefşe: Menekşe kelimesinin eski ve asıl şekli.

[35]      Temdid etmek: Uzatmak, sürdürmek.

[36]      Râyiha-i tayyibe: Güzel, hoş koku.

[37]      Tegannî: Nağme ile söyleme, şarkı söyleme.

[38]      Sûr: İçi boru gibi boş olan ve üfürülmek sûretiyle ses çıkarılan büyük boynuz, nefir.

[39]      Erhamürrâhîmin: Merhametlilerin en merhametlisi olan Allah.

[40]      Taalluk etmek: İlgisi, ilişiği olmak.

[41]      “Karşılıklı oturdukları tahtlar üzerinde.” (Sâffât, 37/44.)

[42]      Kavî: Güçlü, kuvvetli, sağlam.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X