Bediuzzaman’ı Nasıl Tanıdım

Bediüzzaman’ın İlk Talebeleri: Isparta Kahramanları

Bediüzzaman’ın İlk Talebeleri: Isparta Kahramanları

Bediüzzaman Hazretleri eserlerinde yer yer Isparta Kahramanlarından bahsederek, onlar hakkında fevkalâde sitayişlerde bulunuyor. Bu senakâr ifadeler, bu sitayişkâr medihler, bende bu kahramanlara karşı derin bir merak ve alâka uyandırdı. Acaba, onların nasıl bir fazilet ve meziyetleri vardı ki, Üstad’ın teveccühüne bu kadar mazhar olmuşlardı? Hele Üstad’ın

“…Bu şehre bir kutub, bir Gavs-ı A’zam gelse, seni on günde velayet derecesine çıkaracağım dese, sen, Risale-i Nur’u bırakıp O’nun yanına gitsen, Isparta Kahramanlarına arkadaş olamazsın”[1] ifadeleri merakımı iyice artırdı ve beni taharriye sevk etti. Sonunda, şu neticeye vardım:

Küfür ve dalâletin korkunç tahribatlar yaptığı, yabancı ideolojilerin ve doktrinlerin gençlerimizi tesiri altına aldığı bir zamanda; ahlâkın, ibâdetin tezelzüle uğrayıp sefâhetin rağbet gördüğü, ecnebi kültürünün ve Frenk âdetlerinin her yeri istilâ ettiği bir asırda; bid’aların, günahların, Hakk’a karşı isyanların revaç bulduğu bir vakitte; nihayet her türlü fitne ve tefrikanın milletimizi ve memleketimizi doğrudan hedef aldığı bir devrede, dağları sarsacak bir himmetle cihad meydanına atılan Bediüzzaman Hazretlerinin etrafında, Isparta Kahramanları îmandan bir kale meydana getirmişlerdi.

Onlar, Risale-i Nur gibi bir mârifet cevherinden irfanlarını ikmâl, faziletlerini tekmil etmişler, ahlaklarını ulvîleştirmiş, vicdanlarını berraklaştırmışlar, îmanlarını kavileştirip, yakînlerini artırmışlar ve Üstad’larının duası bereketiyle ruhlarındaki çekirdek-misâl istidatlar neşv-ü nemâ bulmuş, inkişaf etmiş, feyizli semereler vermişti.

Isparta Kahramanlarıyla müteaddit defalar görüştüm, konuştum, tatlı sohbetlerinden feyizler aldım, onları yakından tanıdım. Sîmâlarında letâfet ve beşâret, ruhlarında necâbet ve zerâfet, fikirlerinde fetânet, kalplerinde ziyâ-yı muhabbet, güneşin yedi rengi gibi iç içeydi. Onlar âdeta âsude bir bahar ülkesindeydiler; daima mesud ve mesrur idiler. Risale-i Nur onların hem şuuru ve vicdanı, hem gözü ve kulağı, hem kalbi ve dimağı olmuştu.

Onlar, her hâdiseyi ibret ve hikmet süzgecinden geçirir ve Nur’un mizanlarıyla tartarlardı. Onların meşrebleri muhabbet, meslekleri müsbet hareket, yolları istikamet ve ihlâs, lisanları kavl-i leyyin, karakterleri enaniyetten tecerrüd ile azamî ihlâs, azamî sadakat, azamî şefkat, azamî şevk ve azamî fedakârlıktı.

Onların hizmetleri yalnız ve yalnız îmanî ve Kur’ânî idi. Gayret ve himmetleri sadece ve sadece Allah’ı tanıtıp, O’nun muhabbet ve celâdetini kalplere nakşetmekti.

Onların cihadları ise mânevîydi. Kılıçları Nur’un burhanları; zırhları takvâları; kaleleri de hıfz-ı İlâhî idi.

Onların kalpleri temiz, hisleri duru, gönülleri billur gibi saf ve sade idi. Onlarda hiçbir kimseye karşı kin ve iğbirar, isyan ve öfke gibi mezmûm huylardan eser yoktu. Hayatları temiz, hisleri berraktı. İnsan onlara bakarken hakikati bütün açıklığıyla, fazileti bütün temizliğiyle görürdü. Evet, onlardaki himmet, onlardaki şecaat çok ileri seviyedeydi.

Onlar vefakâr ve fedakâr idiler. Bütün ızdırap ve meşakkatlere rağmen, yılmadan, çekinmeden o mârifet sultanının yardımına koşmuşlardı.

Onların âlemlerine istikamet tayin eden iki mühim unsur vardı: Üstad ve Risale-i Nur. Onlar, bu iki şeyden her zaman âdeta kendilerinden geçerek bahseder; hususan Üstad’dan söz ederken, saadetten saadete kemâl-i şevk ile uçuşan sevdalılar gibi olurlardı. O’nu öylesine taziz, öylesine tebcil ederlerdi ki, onları dinleyen herkes ister istemez: “Acaba, bu zâtta nasıl bir cazibe ve nasıl bir kuvve-i kudsiye vardı ki, bunları böyle fezâ-yı feyzine cezbeylemiş?” demekten kendini alamazdı.

Her biri gece-gündüz demeden birer teksir makinesi gibi eserleri sayfa sayfa, bölüm bölüm yazarak çoğalttı. O günlerin son derece menfî şartları ve maddî imkânsızlıklarına rağmen, îman hakikatlerini durup dinlenmeden hep yazdılar ve yazdıklarını Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar ulaştırdılar. Yazılan her bir risale, zulmetli gönüllere birer kandil oldu.

Dalâletten neşet eden istibdat bütün şiddet ve dehşetiyle Bediüzzaman’ın üstüne alev alev dökülürken, zulmün vahşeti îmanlı gönülleri çatlatacak bir şiddete erişmişken, herkes bu karanlık gecenin şafağı sökmeyecek, bu dehşetli kışın baharı gelmeyecek hissine kapılmışken, inanan vicdanlara yapılan askı felaketi ortalığı yakıp yıkarken, korkudan kimse Bediüzzaman Hazretlerinin ismini bile ağzına alamaz, semtine uğrayamaz, şehrine giremezken; bu âlicenap ve fedakâr sîmâlar, haydarâne bir cesaret ve şecaatle Üstad’larının etrafında îmandan bir kale hâlinde, tek bir vücud oldular.

Bu necib kahramanlar, istikbalde tarihin nazar-ı dikkatini şaşaa ile celbedecek, yaptıkları ulvî hizmetler altın harflerle yazılacaktır.


[1]       Nursî, Kastamonu Lâhikası, s. 69.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X