Ehl-i Kanun ve İdareyi Tekfir
– Günümüzde bazıları, Mâide sûresinde geçen: وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ “ve men lem yahkûm..” ilâahir “Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler kâfirdirler.”[1] mealindeki âyete istinad ederek, ehl-i kanun ve idareyi tekfire cür’et ediyor, onlara kâfir diyorlar. Bu iddiaların bir hakikati var mıdır? Bu âyet-i kerîmede kastedilen mânâ nedir?
Şu bir umumi kaidedir ki, herhangi bir hakikate vâsıl olmakta en sağlam, en müstakim yol, cumhurun, yani o sahada salâhiyetli âlimlerin ittifakını esas almaktır; onların fikir ve kanaatlerine iştirak etmektir.
Malûmdur ki, ferdin nazarı sınırlı olduğundan, şahsî fikir ve anlayışlarda hataya düşülmesi daima muhtemeldir. Zira fert mahdut olan fikriyle mutlak hakikati her yönüyle ihata edemez; hakikatin sadece bir tarafını bulur, ifrat ve tefrite düşer. O hâlde en sağlam yol ferdî yorumlara değil, müfessirlerin icmâına uymaktır. Evet, Cumhur-u ulemânın nazar ve basireti muhîttir; hakikatleri bütün cepheleriyle kuşatıp ihata eder. Onlar, içtihad ve istihraçtaki yüksek kabiliyetleri ve fikrî dirâyetleri yanında amelde, ihlâsta, ittika ve salâhatta da mümtazdırlar. Tefsirlerinde, şahsî arzu ve garazlardan, siyasî lekelerden, meşrep ve meslek taassubundan şiddetle kaçınmışlar, sadece ve sadece Allah rızasını esas maksat edinmişlerdir. Kur’ân’a bihakkın âyine olmuşlardır. Onların fikirlerine hürmet elzem olduğu gibi, görüşlerine muhalefet de büyük bir hatadır.
Yazdıkları tefsirler asırlardan beri âlem-i İslâm’ın bütün medreselerinde tedris edilmiş, tefsir ve beyanları üzerinde icmâ hâsıl olmuştur. Buna binaen biz de, müfessirîn-i îzâm’ın, zikredilen âyet-i kerime hakkındaki beyanlarını nakletmekle iktifa edeceğiz.
Bahse konu olan mezkûr âyet-i kerîme ve onu takip eden iki âyet, bütün müfessirlerin ittifakıyla ehl-i kitaptan olan Yahudiler hakkında nâzil olmuştur. Hepsinin görüş ve rivâyetleri bu noktada birleşmektedir. Ancak bu üç âyet hakkında müfessirlerin ihtilâfları, âyetlerin “umum” ve “husus” ifade etmesi cihetindendir.
Müfessirlerin ekserisine göre, bu âyet umumî değil hususîdir; Tevrat’ın hükümlerini tebdil ve tağyir eden Yahudilere mahsustur; Müslümanlara şümûlü yoktur.
Bir kısım müfessirler de, âyetin hükmünü sadece ehl-i kitaba değil bütün Müslümanların “Allah’ın inzal ettiği hükümleri inkâr etmeleri hâlinde” bu âyetin şümûlüne gireceklerini beyan etmişlerdir. “Kur’ân’ın hükümlerini tasdik ettiği hâlde, onunla hükmetmeyen Müslümanların ise, kâfir değil, ancak günahkâr olacaklarını” ifade buyurmuşlardır.
Âyete Yanlış Mânâ Veren Hâricîler
Müfessirlerin bu beyanlarına, bütün İslâm tarihinde, sadece ehl-i sünnet itikadından ayrılan Hâricîler karşı çıkmışlar ve günah işleyen her Müslümanın küfre gireceğini iddia etme cüretinde bulunmuşlardır.
Müfessirlerin mezkûr âyet-i kerime hakkındaki beyanlarına girmeden önce, birkaç noktanın açıklanmasında fayda vardır:
BİRİNCİ NOKTA: Hâricîler bu âyet-i kerîmeyi ehl-i sünnet itikadına muhalif şekilde tefsir ederek, İslâm’a ilk anarşiyi ve kargaşayı sokmuşlardır. Hâricîler meşhur hakem hâdisesinde, Allah’ın hükmüyle hükmetmedikleri gerekçesiyle, başta Hz. Ali olmak üzere, Hz. Muâviye, Amr İbnü’l-Âs, Ebû Mûsâ el-Eş’arî’ye ve Cemel vakasına karıştıklarından dolayı, Aşere-i Mübeşşere’den Hz. Zübeyir, Hz. Talhâ ve Hz. Âişe’ye (r.anhüm) ve taraftarlarına –hâşâ, bin defa hâşâ– “Siz kâfir oldunuz” dediler. “Onlar oturdukları meclislerde hep halifelerin ve taraftarlarının söz ve fiillerini inceler, kimin kâfir, kimin mü’min olduğunu müzakere ederlerdi.[2] Bu fırkanın itikadına göre, “Kur’ân’ın hükmüyle hükmetmeyen kimseler kâfir olurlar. Günahlar da Allah’ın inzal ettiği hükümlerden olmadığı için büyük günahları irtikâp eden bir kimsenin kâfir olması lâzım gelir.” Yani, bu bâtıl (bozuk) itikada göre, Peygamberimizin ümmetinde Müslümanlık, sadece Hâricîlere ve büyük günah işlemeyen bir grup müstesna insana münhasır kalmış oluyor.
Ebû Said el-Hudrî (r.a.)’den gelen bir rivâyette Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Sizin içinizde öyle zümreler türeyecektir ki, siz onların namazlarının yanında kendi namazlarınızı, onların oruçlarının yanında kendi oruçlarınızı, onların iyi işleri yanında kendi sâlih amellerinizi küçük göreceksiniz. Onlar Kur’ân da okuyacaklar fakat Kur’ân(’ın feyzi) onların hançerelerini (boğazlarını) geçmeyecek. Onlar okun avdan (delip) çıktığı gibi dinden çıkacaklar.”[3]
Hadîs sarihleri bu hadîste kastedilen zümrenin Hâricîler olduğunu beyan etmişlerdir.
Hz. Ali (r.a)’den rivâyet edilen diğer bir hadîs-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:
“Âhir zamanda yaşları küçük, tecrübeleri kıt bir zümre yetişecek. Onlar Peygamber’in tebligatından bahsedecekler. Fakat bunlar (şiddetle atılan) okun avı delerek avdan sür’atle çıktığı gibi, İslâm dininden hemen çıkıverecekler. Siz (devlet yetkilileri) bunlara nerede rastlarsanız hemen öldürünüz. Çünkü bunlar bozguncudurlar. Bunları öldürmekte (vatan ve millet maslahatı olduğu için) öldüren kişiye kıyâmet gününde ecir ve sevap vardır.”[4]
Devlete isyan eden ve anarşi çıkaran herkes bu hadîs-i şerife mâsadaktırlar. Nitekim Şehristanî, Hâricîliğin Hz. Ali’ye karşı huruç edenlere münhasır olmadığını, her ne zaman olursa olsun devlete karşı çıkanların Hâricî olduklarını beyan etmiştir.[5]
İmam Nevevî de, bu hadîsin şerhinde, Hâricîleri ve bâgîleri öldürmenin vâcib olduğunu, bunun icmâ-ı ulemâ ile sâbit olduğunu ifade eder. Bahsin devamında ise şöyle der: “Gazi dedi ki; ulemâ şu hususta icmâ ettiler: Hâricîler, onlara benzeyen ehl-i bid’a, hükümete isyan edenler, emir üzerine huruç ile cemaatin re’yine muhalefet edip şakku’l-âsâ (bölücülük) yaparlarsa, nasihat ve tehdit etmenizden sonra sizi dinlemezlerse, onları öldürmeniz vâcib olur.”[6]
Behçetü’l-Feteva’da, Bugat (devlete isyan) bahsinde şöyle buyurulur: “Ehl-i harbi hangi silahla öldürüyorsanız, devlete isyan edenleri de aynı silahlarla katletmeniz câizdir.” Devamında, “bunların kıtali farzdır” denilmekte ve delil olarak Hucurât sûresinin 9’uncu âyeti zikredilmektedir. Daha sonra, Zeylâî’nin de bu âyeti delil tutarak, “bunları öldürmenin vâcib olduğunu söylediği” kaydedilmektedir.[7]
Elmalılı Hamdi Efendi de, söz konusu âyet-i kerîmenin tefsirinde şöyle buyurur: “…Bâgî (yani isyan) tahakkuk edince, ona karşı ulü-l emre yardım, cihadda olduğu gibi, umuma teveccüh eden bir vecibe olur.”[8]
İKİNCİ NOKTA: “Neden Yahudiler Tevrat’la hükmetmeyince kâfir oluyorlar da, Müslümanlar Kur’ân’la hükmetmedikleri zaman kâfir olmuyorlar?” diye iddia edilemez. Çünkü Yahudiler Tevrat’la hükmetmemekle kalmayıp Tevrat’ın mefhum, kelime ve ibarelerini değiştirdiler. Kendi arzularına göre âyet uydurarak yazdılar. Meselâ, Bakara sûresinin 59’uncu ve A’râf sûresinin 162’inci âyet-i kerîmelerinde Yahudilerin Tevrat’ın âyetlerini değiştirdikleri beyan buyurulmaktadır. Şöyle ki, “tevbe ettik” mânâsına gelen “hıtta” kelimesini alaya almışlar ve “buğday” mânâsına gelen “hınta”ya çevirmişlerdir.
ÜÇÜNCÜ NOKTA: Kur’ân-ı Kerîm’in emriyle “Müellefetü’l Kulûb”a[9] verilen hisseyi, Hz. Ömer (r.a) hilâfeti zamanında gerekli şartların ortadan kalktığı içtihadında bulunarak vermeme yoluna gitmiştir. Yine Hz. Ömer (r.a) kıtlık senelerinde hırsızlık eden kimseler hakkında Kur’ân-ı Azîmüşşân ile sâbit olan el kesme hükmünü tatbik etmemiştir. Acaba âyetin zâhirî mânâsına bakarak, kadısı Hz. Ali (r.a), müşavere hey’eti, Aşere-i Mübeşşere olan Hz. Ömer (r.a) için Kur’ân’ın hükmüyle hükmetmemiştir mi denilecektir?
DÖRDÜNCÜ NOKTA: Bütün İslâm devletleri raiyetlerini idare etmek için birçok kanunnâme, emirnâme, talimatnâme, nizâmnâme çıkarmışlardır. Meselâ, Peygamber Efendimizin medh ü senâsına mazhar olan Sultan Fatih de nizâmnâme hazırlamıştır. Şimdi, bütün bu zâtlara âyetin mücerred lügat mânâsından hareket ederek “Allah’ın inzal ettiği hükümlerle hükmetmemiştirler” mi diyeceğiz?
BEŞİNCİ NOKTA: Cenâb-ı Allah (c.c)’ın emirleri gibi nehiyleri de Kur’ân ile inzal olmuştur. Binaenaleyh, Allah’ın hükmüyle hükmetmek, Allah’ın bütün emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmakla olur. Şimdi düşünelim; Allah’ın bütün emirlerine uyan ve bütün yasaklarından içtinab eden kaç fert vardır?
Emir ve nehiyler Kur’ân’ın inzal ettiği hükümlerden olduğuna göre, günahlara giren ve emirleri tamamıyla yapmayan Müslümanlara ne hüküm verilecektir? Hâşâ onlara da kâfir mi denilecektir? Acaba âyet-i kerîmeye onların anladığı tarzda mânâ verilirse, bu hükümden –kendileri de dâhil– hangi Müslüman kurtulabilir?
ALTINCI NOKTA: Fen ve san’atta olduğu gibi, din ve mâneviyatta da ehl-i ihtisasa itibar etmek lâzımdır ve elzemdir. Dinde ehl-i ihtisas ve sahib-i salâhiyet ise başta Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve Sahâbe-i Kirâm’dır; onların mümessili olan müçtehidler, fukahâ ve ulemâdır. Dine ait hüküm ve hakikatlerde ölçü, mikyas ve mizan onların görüşleridir. Bu görüşlerden ayrılarak münferit hareket etmek, azim bir tehlikedir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadîs-i şeriflerinde:
وَمَنْ قَالَ في القُرآنِ بِرَأيِهِ فَلْيتَبَوَّأ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ
“Kur’ân’ı kendi re’yi ile tefsir eden ateşteki yerini hazırlasın”[10] buyurarak, mü’minleri böyle bir tehlikeye düşmemeleri hususunda şiddetle ikaz etmişlerdir. Bin dört yüz seneden beri bu ölçüye riayet edildiğinden dolayı, dinimiz sağlam bir şekilde bugüne kadar gelmiştir. Bu ölçüye riayet edilmezse, o zaman had ve hesaba gelmez keyfî ve indî görüşler ortaya çıkmaz mı?
Müfessirlerin Bu Âyet Hakkındaki Tefsir ve Beyanları
Müfessirlerin bu âyet-i kerîme hakkındaki beyanlarına geçmeden önce, âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzûlünü, yani iniş sebebini belirtelim.
Bu âyetin sebeb-i nüzûlü bütün müfessirlerin ittifakıyla Yahudilerin, Tevrat’ın kelimelerini alaya alıp, hükümlerini değiştirmeleridir. Yahudiler, Tevrat âyetlerini zenginlere ve fakirlere farklı şekilde uygulamışlar, zinâ fiiline uygulanan recm cezasını zengin ve itibarlı kimselere kırbaç cezası şeklinde tatbik etmişlerdi. Katlde kimine yarı diyet, kimine tam diyet uygulamışlardı. Ayrıca Peygamber Efendimizin (s.a.v) Tevrat’taki sıfatlarını değiştirmişlerdi.
Sahih-i Müslim’in Berâ bin Âzib (r.a)’den rivâyet ettiğine göre, Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu âyet-i kerîmenin ve bunu takip eden diğer iki âyetin Tevrat’la hükmetmeyen Yahudiler hakkında nâzil olduğunu beyan buyurmuştur. (Bu âyet-i kerîmeyi takip eden iki âyetten birincisinde, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin zâlim oldukları, ikincisinde de fâsık oldukları beyan buyurulmaktadır.)
Kur’ân-ı Kerim’in en salâhiyetli müfessiri Rasûlullah (s.a.v) olduğuna göre; O, Kur’ân-ı Kerîm’e ait herhangi bir beyanda bulunursa, artık hangi mü’minde tereddüt, şek ve şüphe kalabilir!
İbni Abbas (r.a), âyet-i kerîmenin umuma değil de Yahudilere has olduğunu ifade ile “Yahudilerin Tevrat-ı Şerifteki ahkâma ait âyetleri gizlemeleri sebebiyle küfre gittiklerini” beyan etmektedir.
Herkesçe malûm olduğu üzere İbni Abbas (r.a)’ın tefsiri, sahâbînin takdir ve tahsinine mazhar olmuş ve umum sahâbîler içerisinde hüsn-ü kabul görmüştür. Bu ise sahâbînin icmâı demektir. Şüphesiz ki, Peygamber Efendimiz’den (s.a.v) sonra Hak yolunda mutlak rehber sahâbîlerdir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v):
أصْحَابِِى كَالنُّجُومِ بِأيِّهِمُ اقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ
“Benim sahâbîlerim yıldızlar gibidir. Onlara uyarsanız hidâyete erersiniz”[11] diye onları tezkiye etmiştir. Binaenaleyh, başta İmam-ı Mâlik ve Hanefî mezhebinden birçok fukahânın beyanına göre, sahâbînin bir şeyi kabul etmesi bizim için hüccettir. Bilhassa Hulefâ-i Raşidîn, İbni Abbas, İbni Mes’ûd, Muaz bin Cebel (r.a) ve emsalini taklid etmek dînen vâcibtir. Çünkü onlar derslerini bizzat Hz. Rasûlullah (s.a.v)’dan aldıkları için, hem ittika ve salâhatta, hem ilim ve fazilette, hem de Kur’ân-ı Kerîm’i anlamada herkesten ileridirler. Öyle ise Kur’ân’ın te’vil ve tefsirinde salâhiyet sâhibi en başta onlardır.
Pek çok sahabe de İbni Abbas’la aynı görüşü paylaşmaktadır. Mesela, Rasûlullah (s.a.v)’ın sır kâtibi Hz. Huzeyfe bin Yemân (r.a)’dan bu âyetin Yahudiler hakkında nâzil olup olmadığı sorulduğunda, “Yahudiler hakkında nâzil olduğunu” söylemiştir.
Nitekim Ashâb-ı Kirâm’dan Abdullah İbni Mes’ûd (r.a) da şöyle demektedir: “İster Müslüman, ister Yahudi olsun, her kim Allah’ın hükmünden başka bir hükümle, helâl itikad ederek hükmederse, işte o, kâfirlerin ta kendisidir. Ama haram işlediğini bilerek böyle bir hüküm verirse, günahkâr ve fâsık olur. Artık onun durumu Allah’a kalmıştır. Dilerse azab eder, dilerse bağışlar.”
Câbir bin Zeyd, İbni Ebû Zaide ve İbni Şübrüme de İbni Mes’ûd’la aynı görüştedirler.
Tabiînin muhakkiklerinden Hasan-ı Basrî, İkrime, Tâvis, Şâbi, Nuhas ve Dahhâk da âyetin bu mânâya geldiğini delillerle beyan etmişlerdir.
Fahr-i Râzi Hazretleri bu âyet-i kerîmenin tefsirinde şöyle buyurmaktadır: “Bu âyette iki mes’ele vardır. Birinci mes’ele, bu kelâmdan maksat zinâ edenlere verilen had cezasını değiştirmeye cür’et etmemeleri için Yahudileri tehdittir. Yani, onlar Tevrat hakkında sarih âyet olan İlâhî hükmü inkâr ederek, bu hüküm bize farz değildir, dediler. İşte bunlar mutlak kâfirdirler, hiçbir veçhile mü’min ismine lâyık değildirler. İkinci mes’ele, Hâricîler, “Allah’a isyan eden herkes kâfir olur” dediler.
Mezheb imamlarının hepsi bu hükme karşı çıktılar. Hâricîler bu âyeti delil getirerek: “Bu âyet Allah’ın hükmüyle hükmetmeyen herkesin kâfir olduğunu açık olarak ifade etmektedir, günah işleyen bir kimse de Allah’ın hükmüyle hükmetmediğine göre, onun da küfrü vâcibtir” dediler.
Fahr-i Râzî, bu tespitten sonra kelâm ve tefsir âlimlerinin ve onlara iştirak eden diğer bazı ulemânın Hâricîlerin bu şüphesine karşı verdikleri cevapları zikretmekte ve en son olarak da Hz. İkrime (r.a)’nin cevabını naklederek: “Sahih cevap işte budur, en iyisini Allah bilir.” demektedir.
Hz. İkrime’nin (r.a) cevabı:
“Cenâb-ı Hakk’ın bu hükmü, ancak ve ancak hem kalbi, hem de lisanıyla inkâr edenlere şâmil olur. Herhangi bir kimse, Allah’ın hükmünü kalbiyle bilip, lisanıyla ikrar ettiği hâlde, bu hükmün zıddıyla amel ederse, o yine Allah’ın hükmettiğiyle hükmetmiştir. Lâkin o hükmü yerine getirmeyi terk etmiştir. Böyle bir kimse bu âyetin şümûlüne girmez.”
Ebussuûd Efendi, bu âyet-i kerimeden bir önceki âyet-i kerimede, Cenâb-ı Hakk’ın Yahudi reislerine ve âlimlerine hitaben:
وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَاتٖي ثَمَناً قَلٖيلاً وَاِيَّايَ فَاتَّقُونِ
“Benim âyetlerimi az para ile satmayın”[12] buyurduğunu nazara verir ve âyetteki iştira (satma) kelimesinin değiştirme mânâsına geldiğini ifade ile tefsirine şöyle devam eder: “Yahudiler Tevrat’ın âyetlerini hafif gördüler (alaya aldılar), Tevrat’ı değiştirmekten men edildikleri hâlde, âyetlerin hilâfına hüküm getirerek kendi uydurdukları bu hükmü (hâşâ) Allah’ın inzal ettiğini iddia ettiler. Bu yüzden onlar kâfirlerin ta kendileridirler.”
Bugün de birisi kalkıp Kur’ân’ın âyetlerini hafife alsa yahut inkâr etse yahut âyet-i kerîmeleri değiştirerek yerlerine kendi aklınca âyetler uydursa, elbette o da kâfir olur. Lâkin öyle bir cürüm işlemediği ve Kur’ân’ın hak kelâmullah olduğunu kabul ettiği hâlde, âyetin hilâfına hareket etse, kâfir olmaz.
Âlûsi, Hâricîlerin bu âyet-i kerimeyi delil getirerek, günah işleyenlerin kâfir olduklarına hükmettiklerini kaydederek, cevaben şöyle buyurur:
“Bu âyetin zâhirine bakarak günahkârların küfrüne hükmedilmez. Her ne kadar hüküm hem kalbe, hem de lisana şâmil ise de, bu âyetteki hükümden maksat kalbin hükmüdür. Kalbin hükmü ise tasdiktir. Tasdik etmeyerek Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenlerin kâfir olduklarında zaten ihtilâf yoktur.”
Yani, Âlûsî’ye göre, bu âyete dayanılarak bir kimseye kâfir denilebilmesi için, o kimsenin Allah’ın hükmünü inkâr etmesi lâzımdır. Allah’ın hükmünü kalben tasdik eden bir kimse, fiiliyle o hükme muhalefet ederse, ona kâfir denilemez, yani hükümde esas olan kalbin tasdik edip etmemesidir.
Âlûsî devamla İbni Abbas’tan şu hadîs-i şerifi nakleder: “Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler ‘kâfir olurlar’, ‘zâlim olurlar’, ‘fâsık olurlar’ mealindeki âyetleri Cenâb-ı Hak ancak Yahudiler için inzal etmiştir.” İbni Cerir’in nakline göre, Ebû Salih, sûre-i Mâide’deki bu üç âyetin ehl-i İslâm için olmadığını beyan etmiştir. Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hakk’ın Yahudileri bu üç sıfatla (kâfir, zâlim, fâsık) tavsif etmesi muhtelif cihetler iledir. Şöyle ki, Tevrat’ın âyetlerini inkâr etmeleri cihetiyle kâfir sıfatıyla. İlâhî hüküm yerine başka bir hüküm koymaları cihetiyle zâlim sıfatıyla, hak yoldan ayrılmaları cihetiyle de fâsık sıfatıyla sıfatlandı.
Son devrin büyük mütefekkir ve müfessirlerinden merhum Elmalılı Hamdi Efendi de, Âlûsî’yi te’yiden şöyle demektedir:
“Küfürleri hükm-ü İlâhî’yi inkâr ve istihkar etmelerinden, zulümleri miyar-ı hak olan hükm-ü İlâhî’yi atıp başka ahkâm ile hükmettiklerinden, fıskları da hükm-ü Hak’dan huruç eylediklerinden dolayıdır.”
Yine asrımızın salâhiyetli âlimlerinden Ömer Nasuhi Efendi, bu âyeti şöyle tefsir etmektedir: “(… ve her kim Allahu Teâlâ’nın indirmiş olduğu) Ahkâm-ı şer’iyye (ile hükmetmezse) onu inkâr, ona ihanet ve gayr-i muvaffak olduğuna kail bulunarak hilâfına hükme cür’et eyler ise, (işte onlar) o gibi cür’ette bulunanlar (kâfirdirler); artık ahkâm-ı İlâhiye’ye muhalefetin ne kadar mes’uliyete calip bir hareket olduğunu düşünmelidir. İşte Tevrat’taki hükümleri kasten tağyir ve tebdil etmiş olanlar hakkında böyle bir tehdid-i İlâhi tecelli etmiş bulunmaktadır.”
Hülâsatü’l-Beyan tefsirinin müellifi Vehbi Efendi de tefsirinde bu mevzuda şu malûmatı vermektedir:
“Âyetin (âhirindeki hükm-ü îlâhiye razı olmayanların kâfir olduklarını) beyan etmektedir. Zira sarih ve açık nassı ve ahkâmını inkâr cem’i-i enbiyânın şeriatlarında da küfürdür. Binaenaleyh Allah’ın inzal ettiği ahkâmı ile hükmetmeyip tağyir edenlerin îman ismine lâyık ve müstahak olmadıklarına beyanla, ahkâmı tağyirin cezası pek ağır olduğuna işaret olunmuştur. ‘Bu âyetin zâhirine nazaran fâsıkın kâfir olması lâzım gelir. Zira ‘fâsık, irtikâp ettiği fıskda ahkâm-ı İlâhiye’nin hilâfına ihtiyar etmiştir.’ Demekle, Havâriç taifesi fâsıkın küfrüne bu âyetle istidlal etmişlerse de, Fahr-i Râzî’nin beyanı vechi ile onlara şöyle cevap verilmiştir: ‘Gerçi fâsık fıskıyla Allah’ın ahkâmının hilâfına irtikâp etmişse de, bu lisanında ve zâhirde olup kalbiyle o ahkâmın hakkaniyetini tasdik ve işlediği fıskın günah olduğunu itikad ettiğinden kâfir olmaz. Çünkü küfür hak olan ahkâmı kalbi ile inkâr ve lisanı ile reddetmektir. Fâsık, kalbi ile tasdik ettiği için mü’mindir. Fakat îmanla beraber ahkâm-ı şeriatın hilafı ile hükmetmek, sair günahları işlemek kabilindendir.’ Bu âyette birçok tevcihat varsa da, esaslı olan tevcih budur. Eğer âyette maksat bu olmazsa, Kur’ân’ın hilâfında bir şey irtikâb edenlerin kâfir olmaları lâzım gelir. Hâlbuki hak olduğuna îmanla beraber, hilafını irtikâp küfür değildir ve olamaz. Çünkü bilumum günahlar Kur’ân’ın hilafıdır. Günahtan hâli bir fert tasavvur olunamaz. Eğer her günahı irtikâp eden kâfir olsa, âlemde mü’min bulunmamak lâzım gelir. Bu ise bâtıldır. Binaenaleyh Ebussuûd Efendi’nin tefsiri ile Fethü’l-Beyan’da: Allah’ın inzal ettiği ahkâm ile hükmetmemek, istihfaf ve istihlâl veya inkâr tariki ile hilâfında hükmün küfür olacağı ve hak olduğunu tasdik ve ikrarla beraber hilafından hükmün küfür olmadığı beyan olunmuştur.”
Hülâsa, bütün ehl-i sünnet ulemâsı bu âyetin Yahudiler hakkında nazil olduğunu beyan etmiş ve bu âyetin (hükm-ü İlâhî’yi kabul ettiği hâlde, ona muhalif hareket eden) Müslümanlara şümûlü bulunmadığında ittifak etmişlerdir. Biz yukarıda bu beyanlardan maksadımıza kâfi gelecek kadarını zikrettik. Yine başta beyan ettiğimiz gibi, bu fikir ehl-i sünnete karşı, Firak-ı dâlleden olan Hâricîler tarafından ortaya atılmış ve Ehl-i Sünnet ulemâsınca tamamen hata ve yanlış olduğu ispat ve izah edilmiştir. Bununla beraber, yer yer ehliyetsiz kişilerce, Hâricîlerin bu fikrinin bilerek veya bilmeyerek ortaya atıldığı görülmüştür. Nitekim Osmanlı’da Meşrûtiyet döneminde kanun-u esasî görüşülürken, birtakım kimseler bu âyeti delil getirerek, mezkûr kanunu çıkaranları tekfir ve tadlile cür’et etmişlerdir. Onların bu hatalı görüşlerine karşı Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri şöyle mukabelede bulunmuştur:
“Maatteessüf sû-i tesadüf ile hükümete itiraz edenlerden ehl-i ifratın bir kısmı, Arap’tan sonra İslâmiyet’in kıvamı olan Etrak’i (Türkler’i) tadlil ediyorlardı. Hattâ bir kısmı o denli tecavüz etti ki, ehl-i kanunu tekfir ederdi. 30 sene evvel olan kanun-u esasiyeyi ve hürriyetin ilânını tekfire delil gösterdi.
وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ
“Ve men lem yahküm bimâ enzelâllah”[13] ilâ âhir hüccet ederdi. Biçare bilmezdi ki “men lem yahküm” bilmânâ “men lemyusaddık”dır.”[14]
(Yani Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyişi, Allah’ın indirdiğini tasdik etmeyişinden ileri geliyorsa kâfirdir.)
Kanaatimizce her devirde olduğu gibi, bugün de mezkûr âyet-i kerîmeye yanlış mânâ verenler, ehl-i sünnete muhalefet etmekten ve Hâricîlerin bâtıl ve isyankâr fikrini ihyâya zorlanmaktan başka bir şey yapmamaktadırlar.
[1] Mâide, 5/47.
[2] Bkz: Ahmet Emin, Fecrü’l-İslâm, s. 372.
[3] Müslim, Kitabü’z-Zekât, etil, s. 112; Zeylaî, Buğat Bahsi, c. lll, s. 294; Buhârî, Alâmet-i Nübüvvet Bahsi, c. lV. s. 179.
[4] Buhâri, c. 4, s. 179.
[5] Şehristanî, Milel ve Nihal, Havâric Bahsi.
[6] İmam Nevevî, Müslim Şerhi, Havâric bahsi.
[7] Muhammed Fakihü’l-Aynî, Behçetü’l-Feteva, 197.
[8] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, c.VI, s.44, 64.
[9] Müellefetü’l-Kulûb: Asr-ı Saâdet’te kalplerinin İslâmiyet’e ısınması için kendilerine zekât verilerek, farklı muameleye tâbi tutulanlar.
[10] Tirmizi, Tefsir: 1, (2952).
[11] İbnu Abdi’l-Berr, Câmi’u’l-İlm (2, 91).
[12] Bakara, 2/41.
[13] Mâide, 5/47.
[14] Nursi, Âsâr-ı Bedîiyye, Envar Neşriyat, İstanbul 2012, s. 353.

Bu konuda geri bildirim bırakın