Birinci Sual: “Cenâb-ı Hak Kendisinden Büyük Bir Mahlûk Yaratabilir mi?”
Bu suâle altı madde hâlinde cevap vereceğiz:
1- Sualde kasıt vardır:
Bu sualin hedefi inançları sarsmak, saf zihinleri bulandırmak, masum ve körpe dimağlara zehir akıtmaktır. Bir akrep kıskacı olan bu mugālatalı sual ile muhatap zehirlenmek istenmektedir. Şöyle ki:
Eğer bu suale “Evet” diye cevap verilse, o zaman: “Demek ki sizin Rabbiniz yarattığı şeyden güçsüzdür” denilecek. Eğer “Hayır” diye cevap verilse, o zaman da: “Demek ki sizin Rabbiniz âcizdir” denilecektir. Her iki hâlde de –hâşâ– Cenâb-ı Hakk’a âcizlik isnadı söz konusudur.
Bu suali ortaya atanlar, vücudu muhal[1] olan bir şerik[2] yaratmayı Cenâb-ı Hakk’ın kudretinden talep etmekle, Allahu Azîmüşşân’ı “Hâlık” ve o mevhum[3] şerîkin de “mahlûk” olduğunu bir ön yargı olarak kabul ettikleri hâlde, daha sonra o mevhum mahlûkun Hak Teâlâ’dan büyük olabileceğine ihtimal vermekle, bâriz bir mugālatayı sergilemektedirler.
Bu kimseler Hâlık Teâlâ’nın kudsî mahiyetinin mahlûk mahiyetine hiçbir cihetle benzemeyeceğini bilememektedir. Evet, eser ustasına hiçbir cihetle benzemeyeceği gibi, Allahu Azîmüşşân da mahlûkatına hiçbir cihetle benzemez. Bu hakikati bilmemek, bir cehl-i azîmdir.[4]
Bu cehalete düşenler Allahu Azîmüşşânın mutlak kadîr, mahlûkatın ise nihayetsiz âciz olduğu hakikatinden gâfildirler. Kendi vehimlerinde mutlak kudreti mutlak aczin, nihayetsiz aczi de nihayetsiz kudretin yerine koymakla anlayışsızlıklarını sergilemekte ve ahmaklıklarını teşhir etmektedirler.
2- Sualde “imkân-ı vehmî”[5] ile “imkân-ı aklî”[6] iltibas edilmektedir.
İmkân-ı aklî: Aklen hem olması, hem de olmaması mümkün olan şeye denir. Mesela, yeni evlenen bir insanın çocuğu olması da olmaması da mümkündür.
İmkân-ı vehmî: Hariçte tahakkuku[7] mümkün olmayan, hakikatsiz ve esassız bir tevehhümdür. İmkân-ı vehmî hiçbir hükme esas olamaz. Hiçbir delil ve hakikate istinat etmediği için, ilim ve hikmet imkân-ı vehmî ile meşgul olmaz.
İmkân-ı vehmî sadece “olabilir”, “belki” gibi temenni, zan ve hayallerden kaynaklanır. Nasreddin Hoca’nın “Ya tutarsa!” zannı ile gölü mayalaması buna güzel bir misaldir.
“Cenâb-ı Hak kendinden büyük bir mahlûk yaratabilir mi?” sualinde imkân-ı vehmî ile imkân-ı aklî iltibas edilmektedir. Bu sual ancak vehmin mahsulüdür; hiçbir hakikate istinat etmeyen bir hurâfe, bir safsatadır; aklen muhaldir. Hiçbir akıl, bir mahlûkun Allahu Azîmüşşân’dan büyük olmasını mümkün göremez.
3- Sual ile demagoji yapılmaktadır.
Ehl-i ihtisasın malûmu olduğu üzere, mantıkta “Gerçek olmayan mukaddemelerden terkip edilen kıyaslara mugālata (demagoji) veya safsata” denilmektedir. Mesela duvar üzerine çizilmiş bir at resmi gören mugālatacı (demagog):
“Bu sûret, kişner. Çünkü bu sûret attır. Her at kişner. Öyle ise bu sûret de kişner!” diye yanlış bir hükme varır. Cenâb-ı Hakk’ın yaratacağı bir mahlûku –hâşâ– Allah’tan büyük tevehhüm[8] etmek, duvardaki nakşı at kabul etmekten daha büyük bir safsatadır. Evet, sual muhali netice veren mukaddemelerden kurulduğu için de safsatadır, hiçbir hakikati yoktur. Sırf tahakkümîdir, tamamen muhal olan mücerret bir vehmin, güya hakikat âlemine intikal ettirilme safsatasıdır. Sualin muhtevasında esas olarak şu mukaddemeler mevcuttur:
1) Yaratılması vehmedilen varlığın şu anda mevcut olmadığı kabul edilmektedir.
2) Mevhum varlığın yaratılması Allah’tan beklenmekte, böylece Allahu Azîmüşşân’ın Hâlık olduğu, o mevhum varlığın ise mahlûk olacağı kabul edilmektedir.
3) O mevhum varlığın yaratılması Allah’tan istendiği gibi, onun büyüklüğü, gücü, dirayet ve azameti de Allah’tan istenmektedir.
Bu mukaddemelerden Cenâb-ı Hakk’ın nihayetsiz büyük, yegâne Hâlık, ezelî ve ebedî ve mutlak Kadîr olduğu; o mevhum varlığın ise yaratılmaya muhtaç, âciz, zelil, mümkin ve miskin olduğu neticesi çıktığı hâlde, tam tersine o vehmî varlığın Allah’tan büyük olup olmayacağı sorulmaktadır. Bu ise yukarıdaki misalden çok daha ahmakâne bir safsatadır.
4) Sual pek çok tenâkuzlarla[9] doludur:
Sual ile yapılmak istenen kıyas, tenâkuzlu kaziyelere[10] dayandırılmıştır. Dolayısıyla, bu sualin “iddia olma” vasfı yoktur. Mesela, “Sonsuzdan daha büyük bir sayı yazılabilir mi?” sorusu böyle tenâkuzlu bir kaziyeye istinat eder. Bu sebeple hiçbir ilmî kıymeti haiz değildir. Çünkü sonsuzdan büyük bir sayı olamaz ki, böyle bir sual de sorulabilsin. Eğer sonsuz mutlak bir büyüklüğün sembolü ise, hiçbir rakam sonsuz ile mukayese edilemez. Sonsuzdan büyük bir rakam telâkki edilse, o zaman da sonsuzluk hakikati ortadan kalkar. Sonlu bir rakamın sonsuzdan büyük olma muhali ve imkânsızlığı ortaya çıkar. Bu sual de, çelişkili kıyaslardan olduğu için mantıken ve ilmen hiçbir kıymeti yoktur.
Bilindiği gibi bir eserdeki kemâlât, sâniinin, yani ustasının kemâlinin in’ikâsı, cemâlinin işârâtıdır. Ve bu eserdeki kemâlin ustasının kemâlini aşması, ondan fazla olması muhaldir. Hem bir ustanın yaptığı bir eserine kendi kemâlâtından daha fazla bir kemâl vermesi düşünülemez. Bir âlimin, telif ettiği bir kitabına kendi ilminden fazla ilim yerleştirmesi yahut, bir mimarın kendi maharetini aşan bir eser yapması, güneşin kendi ziyâsından fazlasını bir katreye vermesi muhal içinde muhaldir, safsataların en acibidir.[11]
“Cenâb-ı Hak, kendinden büyük bir varlık yaratabilir mi?” sorusu, daha doğrusu mugālatası: “Allahu Teâlâ kendi kemâlatından daha fazlasını bir mahlûkuna verebilir mi?”, “Mahlûkatı kâmil, kendisi nâkıs olabilir mi?”, “Mahlûku Hâlık, kendisi mahlûk olabilir mi?”… gibi hezeyanlar taşımaktadır.
Sual, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları, fiilleri, şuûnâtı adedince muhaller[12] ihtiva eder. Bunlardan birkaçını zikredelim: Hak Teâlâ’nın sıfatlarından biri “Kudret’tir. Soru, bu sıfat yönünden tahlil edildiğinde şöyle olur:
“Kudreti sonsuz olan Cenâb-ı Hak, kendinden daha kudretli birisini yaratabilir mi?”
Bu sorunun sâhibi, sonsuzluk mefhumunun câhilidir. Sonsuz kudretten daha büyük bir kudret olamaz ki, böyle bir sual sorulabilsin. Şu nihayetsiz fezâ, şu uçsuz bucaksız sistemler, hep O Kadîr-i Zülcelâl’in kudretinin tecelligâhıdır. Malûmdur ki, bir mahiyetin tecellileri, o mahiyet ile hiçbir cihetle muvâzene[13] edilemez. Haşmetli bir dağın âyinedeki tecellisi bir çakıl taşı ağırlığında da olamaz. Hadsiz yıldızlar, uçsuz bucaksız galaksiler hep Allahu Azîmüşşan’ın Hâlık isminin tecellileridir. Bu tecellilerin O Kadîr-i Mutlak’ı yorması, âciz bırakması düşünülemez. Hikmeti iktiza etse ve her an böyle milyarlarca kâinatı yaratsa, bunların tümü o kudret nazarında yine bir zerre kadar da olamaz…
Söz konusu soru, Cenâb-ı Hakk’ın irâde sıfatı yönünden tahlil edilirse şu şekle girer:
“Mutlak irâde sâhibi olan Allahu Teâlâ, kendi hükmünü geri bıraktıracak, kendi irâdesini kayıtlayacak bir ilâh yaratabilir mi?”
Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın irâdesi mutlaktır, nihayetsizdir. Hiçbir kayıt altına girmez. O’nun irâdesini kayıt altına alacak bir mevcudun bulunması muhaldir. Öte yandan, Cenâb-ı Hakk’ın yaratacağı şey mahlûk olur. Mahlûk ise Hâlık’ın irâdesi altındadır. Bu sual ile Hâlık’ın irâdesi kayıtlı, mahlûkun irâdesi ise mutlak tevehhüm edilmekte, böylece “mukayyedin[14] mutlakı kayıt altına alması” gibi en büyük tenâkuza düşülmektedir.
Soruyu, bir de Cenâb-ı Hakk’ın “ilim” sıfatı yönünden mütâlaa edelim. O zaman soru şöyle olur:
“Cenâb-ı Hak kendisinden daha âlim bir mahlûk yaratabilir mi?”
Bu vehme göre Alîm-i Külli Şey’in[15] o nihayetsiz ilmi ile yarattığı herhangi bir mahlûkuna bahşettiği cüz’î, hadis, nâkıs ve mahdut ilmin, O’nun mutlak ilminden daha şümullü ve ihatalı olması lâzım gelir. Bu ise hurafelerin en çirkinidir.
Soruyu, Allahu Teâlâ’nın ezeliyeti ve ebediyeti noktasından düşündüğümüzde şu safsata ile karşılaşırız:
“Cenâb-ı Hak, kendinden evvel var olup, kendisinden sonra da vücudu devam edecek olan bir varlık yaratabilir mi?”
Ezel ve Ebed Sultanı olan Allahu Azîmüşşan’ın, bir ismi Evvel, bir ismi de Âhir’dir. Varlığının evveli olmadığı gibi, sonu da yoktur. “Evveliyetine bidâyet[16] olmadığı gibi âhiriyetine nihayet yoktur.” Ezelden evvel ve ebedden öte bir zaman mefhumu olamaz ki, böyle bir hurafeye, bir vehme yer olabilsin. Bu safsataya göre, Allahu Teâlâ ezelî ve ebedî olduğu hâlde, –hâşâ– fâni ve hadis olacak, yaratacağı o mevhum varlık ise, mahlûk olduğu hâlde ezelî ve ebedî olacaktır.
Cenâb-ı Hakk’ın Hayat, Semi’, Basar gibi diğer sıfatları da aynı mantık ve ölçü içerisinde mütâlaa edilebilir. Ne gariptir ki, böyle bir safsata, bir hurâfe, bir hezeyan bu asrın cehâleti çarşısında müşteri bulmakta, az da olsa bir kısım insanları saptırabilmektedir.
5) Sualde hakikatlerin zıtlarına inkılâbı talep edilmektedir.
Bilindiği gibi, bir hakikatin, zıddına inkılâb etmesi muhaldir. Yine, bir hakikatin kendi mahiyetini muhafaza etmekle birlikte kendi zıddı olan bir mahiyete girmesi de muhaldir. Mesela, güneşin, kendi mahiyetini aynen muhafaza ederek suya inkılâb etmesi yahut bir keçinin “keçilik” mahiyetini hiç kaybetmeden arslan olması muhaldir. Misâller çoğaltılabilir. Mahlûkat için, inkılâb-ı hakâik[17] böyle binlerce muhaller[18] taşıdığı hâlde, Hâlık Teâlâ hakkında böyle bir şey vehmetmek, sapıklıkların en garibi, muhallerin en acîbidir.
Evet, yukarıdaki sual ile ulûhiyete ait sonsuz hakikatlerin, zıtlarına inkılâb etmesi tevehhüm[19] edilmektedir. Şöyle ki; sual sâhibi bu mugālatası ile, hem Allahu Teâlâ’nın nihayetsiz kemâl ve cemâline nihayet tevehhüm etmekte, hem de sonradan yaratılacağından, hâliyle nâkıs, fâni, âciz, mukayyed olacak olan o mevhum varlığın hakikatini, zıddı olan nihayetsiz kudret ve kemâle inkılâb ettirme muhaline düşmektedir. Allahu Teâlâ’nın mutlak kemâli, zıddı olan mutlak noksanlığa, mutlak cemâli mutlak çirkinliğe, mutlak kudreti, mutlak acze inkılâb etmez. O Zât-ı Zülcelâl nihayetsiz aziz, mahlûkat ise nihayetsiz zelildir. Allahu Azîmüşşân, nihayetsiz âlim ve mutlak Hâkim’dir; mahlûkat ise câhil ve mahkûmdur. Hak Teâlâ’nın vücudu vâcib, Zât-ı Kibriya’sı ezelî ve ebedîdir. Yarattığı ve yaratacağı her şey ise mümkindir, fânidir ve hadistir.
Bu sual ile işlenen inkılâb-ı hakâik cinayetlerinden birkaçını misâl olarak sergileyelim:
“Mezkûr sual sâhibinin vehmine göre, Cenâb-ı Hak ezelî olduğu hâlde, –hâşâ– hâdis[20] olacak, yaratılması vehmedilen o varlık ise, hâdis olduğu hâlde ezelî olacaktır. Taa ki, Allahu Teâlâ’dan, –hâşâ– daha büyük olması tevehhüm edilsin. Aynı şekilde, Allahu Teâlâ, vâcib olduğu hâlde mümkün olacak; bir mümteni[21] ise vâcib olacaktır. Allahu Azîmüşşân, nihayetsiz kadîr olduğu hâlde âciz olacak, O’nun yaratmasına muhtaç olan o varlık ise nihayetsiz kadîr olacaktır. Yani, o varlık yaratılmasında, devam ve bekāsında Allah’a muhtaç iken –hâşâ– Allahu Teâlâ ona muhtaç olacaktır. Yine; Cenâb-ı Hak, nihayetsiz hakîm olduğu hâlde nihayetsiz mahkûm olacak; şu anda o iddiacının zihninde mahpus olup, vücut sahasına çıkamayan o mevhum varlık ise mutlak hâkim olacaktır ve hakeza kıyas edilebilir.”
6) Sual sâhibi vücut mertebelerinden habersizdir.
Bu sualin cevabı, ilim ve ihtisas ehlince sâbit olan üç hakikatin bilinmesine bağlıdır. Bu hakikatler ise vâcib, mümkin ve mümtenidir.
Malûm olan bir hakikat, ya vâcibdir, ya mümkindir, ya mümtenidir. Aklen bu üç hakikatin haricinde bir başka şık düşünülemez.
Gayet mükemmel ve müzeyyen bir heykele baktığımızda bu üç hakikati şöyle tespit edebiliriz:
“Heykelin bir ustası olması vâcib tir.” Zira eser müessirsiz,[22] sanat sanatkârsız düşünülemez. “Bu heykel yapılmadan önce, ustası için heykeli yapıp yapmamak ise mümkündür.” Yani usta için, o eseri yapıp yapmamak müsâvîdir. “Heykelin, ustasından daha mâhir, kâmil, daha güçlü olması ise mümtenidir, muhaldir.” Aynı hakikati güneş için düşünecek olursak: Güneşin ziyâdar olması vâcibdir. Yani, ziyâsız güneş düşünülemez. Güneşi irâde sâhibi farz etsek, ışığını dilediğine verip, dilemediğine vermemesi de mümkündür. Güneşin âyinedeki tecellisinin, güneşin cesâmet[23] ve hararetine sâhip olup, etrafında on iki seyyareyi gezdirmesi ise mümtenidir.
Yukarıdaki misâller gibi, vücud mertebelerinde de üç hakikat vardır: Vâcib, mümkin, mümteni.
Cenâb-ı Hakk’ın vücudu “vâcib”, yaratılmış ve yaratılacak olan her şeyin vücudu “mümkin”, Allahu Teâlâ’nın şerîki, misli, benzeri ve nâzilinin bulunması ve herhangi bir mahlûkunun kendisinden büyük ve güçlü olması ise “mümteni”dir.
Şimdi bu hakikatleri ayrı ayrı izah edelim:
Cenâb-ı Hakk’ın vücudu vâcibdir. O’nun vücudu Zâtının muktezasıdır. Vücuduna yokluğun ârız olması muhaldir. Cenâb-ı Hakkın Zâtı, varlığında başkasından müstağnidir. Yani, var olmak için hiçbir sebebe muhtaç değildir. Hiçbir sebeple var olmadığı gibi, hiçbir illete de muhtaç değildir.
O’nun kendine mahsus bir vücudu vardır. Mahlûkatın vücuduna hiçbir cihetle benzemez. Zât, sıfat, ef’âl ve şuûnatı ile her şeyden temâyüz[24] eder. Zâtında bir olduğu gibi, sıfatlarında, şuûnatında, ef’âl ve ahkâmında da birdir. Hiçbir cihetle O’nun küfrü, dengi, eşi ve benzeri yoktur. O vâhiddir, ehaddir; ezelî ve ebedîdir. Varlığının başlangıcı olmadığı gibi nihayeti de yoktur. Mahlûkattan hiçbirisi Hak Teâlâ’nın sıfatlarını aşamaz. Çünkü bir mahlûk ne kadar büyük olursa olsun, mahduttur, evveli ve âhiri vardır.
Özetleyecek olursak; Cenâb-ı Hak Vâcib-ül Vücud’dur. O’ndan başka vâcib li-zâtihî[25] yoktur. Ezelî ve ebedî, bâkî ve kadîm olmak, doğmaktan ve doğurmaktan, yapılmaktan ve yaratılmaktan, zaman ve mekândan, başkalarına muhtaç olmaktan yegâne müstağni, sadece ve sadece Allahu Teâlâ’dır (c.c)
Mümkine gelince; mümkin “mütesaviyyüt-tarafeyn”[26] şeklinde tarif edilmiştir. Yani, mümkinin varlığı ile yokluğu müsâvîdir; var da olabilir, yok da olabilir. Mümkinin varlığı da, yokluğu da muhal değildir. Zira onun varlığı da, yokluğu da zâtının muktezasından değildir. Yaratılan ve yaratılmaya kābil olan her şey mümkündür.
Yokluk ve varlık mümkinin zâtına nisbeten müsâvî olduğundan, bir mümkin, varlık sahasına çıkmak için mutlaka bir illete, bir sebebe muhtaçtır.
Mesela, kâtibe göre bir harfin yazılıp yazılmaması müsâvîdir. Yani, kâtib, o harfi yazabilir de, yazmayabilir de. Demek ki, “harf için iki taraf söz konusudur. Olmak ve olmamak. Kâtib bu iki şıktan hangisini tercih ederse, o tahakkuk eder. Yazmayı tercih ederse harf yokluktan varlık âlemine çıkar, yazmamayı tercih ederse yoklukta kalır. Bütün mümkinat, Cenâb-ı Hakk’ın yanında bu harf gibidir.
Kâinat, O’nun yaratmasıyla vücuda geldiği gibi, yine O’nun irâdesi, kudreti, terbiye ve takdiri ile varlığını sürdürmektedir. Gerek vücuda gelmesinde ve gerekse devam ve bekāsında Allah’a muhtaçtır.
Evet, acz, fakr, kusur, zâfiyet, ihtiyaç, değişme, yıpranma, parçalanma, dağılma, yok olma mümkinin vasıflarındandır. Kâinatın her türlü ihtiyacını her an gören Cenâb-ı Hak ise Vâcib’ül-Vücud’dur, nihayetsiz kadîrdir, nihayetsiz âlimdir. İlmine, irâdesine, kudretine son yoktur.
Mümkinat âleminde, O Vâcib-ül Vücudu âciz kılacak bir mahlûkun olması düşünülemez. O’nun ezelî irâdesi ve mutlak kudreti karşısında dâire-i imkânda her şey müsâvîdir. Küçük büyük farkı yoktur. O kudrete nisbeten bütün galaksilerle bir zerre birbirine müsâvîdir. Bir çiçek ile baharın, cüz[27] ile küllün[28] farkı yoktur.
Mümteniye gelince; mümteni, varlığını tasavvur etmek asla kābil olmayan ve yokluğu, zâtının muktezası olan mefhuma denir. Mümkünün “olmak”, “olmamak” gibi iki ciheti varken, mümteninin tek ciheti vardır; o da olmamaktadır. Yokluk mümteninin daimî vasfıdır. Onun varlığını tasavvur etmek, tenâkuz ve tezatları doğurur. Mesela, bir rakam ya çifttir, ya da tektir. Bir rakamın hem çift, hem de tek olması mümtenidir. Bir insanın aynı anda hem ayakta, hem de oturur olması da mümtenidir. Bir rakamın sonsuzdan büyük olması da mümtenidir. Aynen öyle de, Cenâb-ı Hakk’ın şerîk ve nazîri olması da mümtenidir. Mümkünün vâcipten büyük olması da mümtenidir. Mahlûkatın Hâlık’tan kadîr, üstün olması da mümtenidir.
Bu bölümün başında bu sual sâhibinin, vücud mertebelerinden habersiz olduğunu söylemiştik. Bu noktaya kadar yaptığımız izahlardan anlaşıldı ki, sualde vâcib mümkin ile, mümkin mümteni ile, yahut mümteni vâcible karıştırılmaktadır. Bu karıştırma ya bir cehâlet eseridir yahut zihinleri bulandırmak için kasten yapılmış bir mugālata, bir cerbezedir.
Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının nihayeti yoktur. Mahlûkat ise her cihetle hudutludur. Allahu Teâlâ’nın yarattığı ve yaratacağı her şey O’nun sıfatlarının ihatasında kalır. Sonsuza nisbetle, her rakam küçük kalacağı gibi, Cenâb-ı Hakk’ın mutlak ve muhit sıfatlarına nisbetle de büyük küçük bütün mahlûkat birbirine müsâvîdir.
Öyleyse bir şeyin yaratılmasından söz edildikten sonra, artık onun kudret-i İlâhiyye’ye karşı büyüklüğünden bahsedilemez.
Sual sâhibi bir mugālata ile mümteniyi mümkin gösterme cehâletine düşmekle kalmayıp, o mevhum mümkini vâcib telâkki etmekte, böylece vücudu hiç tasavvur edilemeyen bir mümteniye, vâcib bir vücud ispat etmek ahmaklığına düşmektedir.
O mümteninin var olması dahi düşünülemezken, ona –kendi vehimleri ile– bir de büyüklük sıfatı takanlar ne kadar büyük bir divanelik etmektedirler, kıyas edilsin.
7) Sual sâhibi büyüklük mefhumunun câhilidir.
Cenâb-ı Hakk’ın büyüklüğü zâtîdir, mahlûkata nispeten değildir. Yani, Allahu Teâlâ zâtında büyüktür, büyüklüğü izâfetsizdir, mahlûkat ile kıyasa girmez. O’nun Zât-ı Kibriyâsı, hiçbir mahlûkuna benzemediği gibi, büyüklüğü de mahlûkatın büyüklüğüne benzemez, takdirle bilinmez. Mahlûkatın büyüklüğü nisbîdir, birbirine göredir. Cenâb-ı Hakk’ın büyüklüğü ise mutlaktır, hadsizdir, nihayetsizdir.
Bu hakikati bir misal ile açıklamaya çalışalım. Güneşin büyüklüğü kar zerrelerindeki tecellileriyle kıyasa girmez. Zira bütün o tecelliler ziyâlarını, parlaklıklarını o güneşten almaktadırlar. Nasıl onunla kıyasa girebilirler?
Aynen bu misâl gibi ilmi nihayetsiz, kudreti hadsiz, azamet ve kibriyâsı nâmütenâhî[29] olan Allahu Teâlâ’nın büyüklüğü de mahlûkatın büyüklüğü ile hiçbir cihetle kıyasa giremez. Zira bütün mahlûkat hep O’nun sıfatlarının ve isimlerinin tecellileridir. Varlıkları O’nun var etmesiyle, hayatları O’nun hayat vermesiyle, nurları O’nun tenviriyle, ziynetleri O’nun tezyiniyledir. Onların büyüklükleri ancak birbirlerine nispetledir. Büyüklük, kibriyâ ve azamet vadisinde Allahu Azîmüşşân ile kıyasa girecek hâlleri yoktur. O’nun bir mahlûku olan insan aklı da, ne kadar büyüklük tasavvur ederse etsin, hepsi mahlûk büyüklüğüdür. Cenâb-ı Hakk’ın büyüklüğü, o tasavvur ve tahayyül edilen büyüklüklerin hepsinden münezzehtir, âlidir, yücedir.
Bilindiği gibi, matematik ilminde bir “sonsuz” mefhumu vardır. O mefhumun büyüklüğü rakamlara göre değildir. Bütün rakamlar ona nispetle kıyasa giremeyecek kadar küçük kalırlar. Onların büyüklükleri birbirlerine göredir. Sonsuz katında bir ile bir milyarın farkı yoktur. Bu noktada sonsuza nispeten büyük küçük farkı yoktur. Bütün rakamlar, faraza şuurlu kabul edilse, bunların hepsi sonsuzu kavramakta aynı derecede güçsüz ve nakıs kalacakları gibi, Allahu Azîmüşşân’ın nihayetsiz büyüklüğünü anlamakta da bütün akıllar aynı nisbette âciz kalırlar. O mutlak ve sonsuz büyüklük, bu mahdut[30] ve kāsır[31] akla sığmaz.
Malûmdur ki, büyüklük mefhumu çok şeye izafe edilmektedir. Bu izafe edilen şeyler kendi aralarında sıralamaya, derecelemeye girerler. Lâkin bir büyüklük nevi diğeriyle kıyasa girmez. Şöyle ki; büyük âlim ile büyük dağ ifadelerindeki “büyük” sıfatları arasında mahiyet farklılığı vardır. Biri ilmin büyüklüğünü, diğeri ise cirmin[32] ve cismin azametini ifade eder. Dağlar da, âlimler de ancak kendi aralarında mukayese edilebilirler. Bir taşı şuurlu farz ederek, ona büyük bir âlimden bahsetseniz, onun hayalinde kocaman bir dağ canlanır. Zira onun büyüklük anlayışına, ilmin keyfiyeti sığmaz. O taş gibi, insan aklı da bir mahlûktur. Onun da büyüklük anlayışı kendi âyinesine göredir. İnsanın bütün büyüklük tasavvurları, mahlûkiyet dâiresinde kalmaya mahkûmdur.
Mezkûr suali bu hakikatlerin ışığında tahlil ettiğimizde sualde Allahu Teâlâ’nın büyüklüğünün, mahlûkat büyüklüğü ile karıştırıldığını görürüz. Şöyle ki: Sualde, sözü edilen o vehmî varlığın, mahlûk olacağı peşinen kabul edilmektedir. Bir mahlûk ise ne kadar büyük olursa olsun, büyüklüğü mahlûkiyet dâiresinde kalır.
Malûmdur ki, her mahlûk vücud sahasına Allah’ın kudret ve iradesiyle çıktığı gibi, varlığını devam ettirmek için de her an O’ndan medet alır. Vazifelerini O’nun muhit ilmi altında sürdürür. Acz, fakr ve ihtiyaç mahlûkun sıfatları, hâlleridir. Yine her mahlûk, tagayyür[33] ve tebeddülden,[34] fenâ ve zevalden kendini kurtaramaz. Her mahlûkun fıtrî bir ömrü ve yine fıtrî bir eceli vardır. Mahlûkata ait bu ve benzeri sıfatlar göz önüne alınırsa, Cenâb-ı Hakk’ın yaratıp yaratamayacağından söz edilen o mevhum varlığın âciz, fakir, mütebeddil,[35] mütegayyir,[36] nâkıs, fâni, hâdis, mümkin olmaktan kendini kurtaramayacağı ve söz konusu sualin de bir vehimden, bir desiseden ve bir safsatadan ileri gidemeyeceği açıkça anlaşılır.
Hem, müessirin eserden, sanatkârın sanatından, fâilin fiilinden büyük olduğu tartışma kabul etmez bir hakikattir. Bir eserdeki bütün kemâlât ve güzellikler, sanatkârından gelmektedir. Eserdeki sanat, ilim, kudret, tezyin o sanatkârın büyüklüğünü gösterir, ona dalâlet eder. Mesela, Selimiye Câmii’ndeki bütün kemâlât ve güzellik hep mimarının kemâlâtından süzülmüş, ilminden dökülmüştür. O taşları bir şâheser hâline getiren, Mimar Sinan’ın rûhundaki incelik, düşüncesindeki derinlik, hissiyatındaki zarafet ve sanatındaki maharettir. Alkış Sinan’adır, takdir O’na gider. Faraza, Sinan’ın ömrü ebedî olsaydı, daha nice câmiler yapar, eserler vücuda getirirdi. O eserlerin hepsi de O’nun büyüklüğüne delil olurdu. Lâkin onların büyüklükleri Mimar Sinan’ın büyüklüğüyle mukayeseye giremezdi. Hepsi O’nun ilmi, mehareti, sanatı karşısında hakir[37] kalırdı.
Şu kâinat denilen mescid-i kebîr, arşlar, ferşler,[38] semâ tabakaları, uçsuz bucaksız galaksiler de hep Allahu Teâlâ’nın eseri, icadı, mahlûku ve memlûküdür.[39] Onlarda tecelli eden bütün kemâlât Esmâ-i İlâhiyye’ye aittir. Bütün mevcudat Cenâb-ı Hakk’ın kudretiyle, iradesiyle, hâkimiyetiyle ayakta durmaktadır. Atomlardan galaksilere kadar her şey, her hâliyle ve tavrıyla, her an O Zât-ı Zülcelâl’in hâkimiyeti, ceberûtiyeti[40] ve murakabesi altındadırlar. Mahlûkat hiçbir cihetle O’nun sıfatlarının şümûlünden çıkamaz. Her şeyi bizzat tasarrufunda tutmaktadır. O’nun hâkimiyeti karşısında her şey mahkûm, O’nun büyüklüğü karşısında her mahlûk zelildir.
İşte yukarıdaki sual, büyüklük mefhumunu bilmemek yanında, Hâlikiyet ve mahlûkiyeti de bilmemekten kaynaklanmaktadır.
[1] Muhal: Olması, gerçekleşmesi, yapılması mümkün olmayan, imkânsız.
[2] Şerik: Ortak.
[3] Mevhum: Gerçekte olmadığı hâlde var gibi düşünülen, kuruntuya dayanan, vehmedilen şey.
[4] Cehl-i azîm: Büyük cehâlet.
[5] İmkân-ı vehmî: Vehim ve kuruntuyla bir şeyi mümkün görme, olabilir zannetme.
[6] İmkân-ı aklî: Varlığı aklen mümkün olan, varlığı aklen imkân dâhilinde görülme.
[7] Tahakkuk: Gerçekleşme.
[8] Tevehhüm: Asılsız şüpheye düşme, kuruntuya, vehme kapılma, delile dayanmayan ihtimal üzerinde durma.
[9] Tenâkuz: Bir sözün diğer bir sözle çelişmesi, çelişki.
[10] Kaziye: Çelişkili hükümler.
[11] Acib: Çok acayip, tuhaf, garip, şaşırtıcı.
[12] Muhal: Olması, gerçekleşmesi, yapılması mümkün olmayan, imkânsız.
[13] Muvâzene: Kıyas, ölçü.
[14] Mukayyed: Bir şeye veya kimseye maddî yahut mânevî bir bağla bağlanmış olan, bağlı, kayıtlı.
[15] Alîm-i Külli Şey: her şeyi bilen ve her şey ilmi dâhilinde olan Allah.
[16] Bidâyet: Başlangıç, başlama.
[17] İnkılâb-ı hakâik: Gerçeklerin tersine değişmesi.
[18] Muhal: İmkânsız.
[19] Tevehhüm: Asılsız şüpheye düşme, kuruntuya, vehme kapılma.
[20] Hâdis: Ezelî olmayan, sonradan var olan.
[21] Mümteni: Olması veya gerçekleşmesi imkânsız, mümkün olmayan, gayrimümkün.
[22] Müessir: Eser sâhibi kimse, fâil, âmil.
[23] Cesâmet: Büyük olma, büyüklük.
[24] Temâyüz: Sivrilmek, öne çıkmak, kendini göstermek.
[25] Vâcib li-zâtihî: Varlığı zorunlu.
[26] Mütesaviyyüt-tarafeyn: İki tarafı birbirine müsavi ve denk olan.
[27] Cüz: Parça, kısım.
[28] Küll: Bütün.
[29] Nâmütenâhî: Sonsuz, sonu sınırı olmayan.
[30] Mahdut: Sınırlı.
[31] Kāsır: Kusurlu, âciz.
[32] Cirm: Cisim.
[33] Tagayyür: Değişme, başkalaşma.
[34] Tebeddül: Başka şekle girme, değişme, tagayyür.
[35] Mütebeddil: Bir durumda, bir kararda kalmayan, değişen.
[36] Mütegayyir: Başka bir şekle giren, başka bir hâl alan, değişen, başkalaşan.
[37] Hakir: Değersiz, itibarsız, küçük.
[38] Ferş: Yeryüzü.
[39] Memlûk: Mâlik olunan, tasarrufunda bulunan.
[40] Ceberûtiyet: Allah’ın her şeyin üstünde olan büyüklüğü, kudreti, ululuğu.

Bu konuda geri bildirim bırakın