Nasıl Aldanıyorlar

İkinci Sual: “Madem Cenâb-ı Hak Hiçbir Şeye Muhtaç Değildir, O Hâlde Kâinatı Niçin Yaratmıştır?”

İkinci Sual: “Madem Cenâb-ı Hak Hiçbir Şeye Muhtaç Değildir, O Hâlde Kâinatı Niçin Yaratmıştır?”

Evvelâ şunu belirtelim ki, birinci suale verilen cevaplar dikkatle mütâlaa ve tetkik edilirse, böyle bir suale ihtiyaç kalmaz. Allah’ı bilmek ve hakikati bulmak maksadıyla samimî düşünülse, Hâlik-ı Âlem’in bu âlemden müstağni[1] olduğu ve mahlûkatına hiçbir cihetle muhtaç olmadığı kolayca anlaşılır. Böyle asılsız ve vehmî sualler, daha önce de belirttiğimiz gibi, Allahu Azîmüşşân’ı Kur’ân-ı Kerîm’in tarif ettiği veçhile bilememekten, sathî nazardan ve fâsid bir kıyas ile O Vâcibü’l-Vücûd’un zât, sıfat ve şuûnatını, mahlûkatın zât, sıfat ve ahvâli ile iltibas etmekten kaynaklanmaktadır. Biz bu suale önce bir misâlin ışığında kısaca cevap verecek, daha sonra tafsilâta geçeceğiz.

Güneşin âyinelere tecellisinde, onları ışıklandırmasında, ziyâsı ile onları feyzlendirmesinde, ne zâtı için, ne de sıfatları hükmündeki harareti, ziyâsı ve renkleri için bir ihtiyaç düşünülemez. Yani, güneş âyinelerde tecelli etse de etmese de kemâli, güzelliği zâtında ne ise odur. Âyineler olmasa onun kemâlinde bir noksanlık olmayacağı, gibi, âyinelerin olması da, onun cemâl ve kemâlini ziyâdeleştirmez.

Güneşin ziyâ ve hararetini tecelli ettirmesindeki bütün fayda ve menfaat ancak âyinelere aittir. Onlar zulmetten kurtulup nûra kavuşmakta güneşe muhtaçtırlar. Yoksa güneş onların ne karanlıkta kalmalarına, ne de aydınlanmalarına muhtaç değildir. Onların karanlıkta kalması, güneşin kemâli için bir noksanlık olmadığı gibi, aydınlanmaları da onun kemâline bir ziyâdelik getirmez. Faraza güneş ilim, irâde ve hayat sâhibi; âyineler de akıl ve şuur sâhibi olsalar, onlar güneşi tanımakla, sevmekle ve onu medh ü senâ etmekle güneşin kemâline ne katabilirler; onun hangi ihtiyacını görebilirler. Yahut güneşe isyan ile, onun şânına ne noksanlık getirebilirler. Mesela, güneşin nebatat ve hayvanata ışık vermesinde ne menfaati olabilir yahut vermemesinde onun için ne noksanlık düşünülebilir. Elbette zarar da, menfaat de onlara aittir.

Ganiyy-i Mutlak olan Cenâb-ı Hakk’ın da hadsiz güneş ve yıldızlarla dolu şu fezâ âlemini ve hadsiz zîhayat[2] ile şenlenen şu zemin yüzünü yaratması, –hâşâ– ihtiyacından değildir. Bu mükevvenatı[3] yaratmakla O’nun zât ve sıfatlarının kemâlinde bir ziyâdelik olduğu düşünülemez. Keza, bu mevcudatı yaratmasaydı da nihayetsiz kemâlinde hiçbir noksanlık olmazdı. Evet, mahlûkatın yaratılması ile hâsıl olan bütün kemâller, cemâller, fayda ve güzellikler o mahlûkata aittir. Mesela, hadsiz yıldızlarla yaldızlanmış şu gök kubbenin üzerimize çadır gibi çatılmasında ve yeryüzünün rengârenk çiçeklerle tezyin edilmiş bir halı gibi ayağımızın altına serilmesindeki bütün menfaatler bizlere aittir.

Hak Teâlâ, ne mevcudatın yokluktan varlığa çıkmalarına, ne meleklerin medh ü senâsına, ne de insanların ibâdet ve itaatlerine muhtaç değildir. Bunlar olsun veya olmasın. O, zâtında hamd ü senâya lâyık, eşi, misâli, dengi olmayan bir Mahmud-u Bilhak ve Mâbud-u Mutlak’tır.

Şimdi cevabımızın tafsilâtına geçelim:

Hemen ifade edelim ki, sualin başında Cenâb-ı Hakk’ın hiçbir şeye muhtaç olmadığı sûreten kabul edilirken, daha sonra: “O hâlde kâinatı niçin yarattı?” denilmekle Allahu Teâlâ’ya zımnen[4] ihtiyaç izâfe[5] edilmektedir. Bu sebeple biz önce Cenâb-ı Hakk’ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp her şeyden müstağni olduğunu izah edecek, daha sonra bu kâinatın yaratılış hikmetleri üzerinde kısaca duracağız.

Ganiyy-i Mutlak olan Vâcibü’l-Vücûd Hazretleri, hem zâtı, hem de sıfatları ile her şeyden müstağnidir. Hiçbir şeye muhtaç değildir. Mahlûkatı yaratmasıyla O’nun azamet ve kibriyâsında ziyâdelik olmamıştır. Yaratmasaydı da izzet ve kemâlinde hiçbir noksanlık olmazdı.

فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمٖينَ

“Şüphesiz ki Allah âlemlerden müstağnidir.”[6]

Âyeti mucibince, Cenâb-ı Hak zâtıyla her şeyden müstağnidir. O’nun zâtındaki nihayetsiz kemâlinin, izzet ve azametinin fevkinde bir derece, bir mertebe yoktur ki, Allahu Azîmüşşân âlemleri yaratmakla –hâşâ– kemâlini tekmil ederek o dereceye varmış olsun… Evet, O’nun kemâli zâtîdir, ezelîdir, mutlak ve nihayetsizdir. Nisbî ve izafî değildir. Gayra bakmaz.

Gayrın tasavvuruna bina edilemez. Bizzat bir hakikat-i mukarreredir.[7]

Ezelde mutlak vücud O’na münhasır olduğu gibi, mutlak kemâl de O’na mahsustur. Ulûhiyet hakikati ezelde, hâlde ve lâyezalde O’nundur. Evet, madem ezelde O’nun kemâli nihayetsizdir, elbette lâyezalde de nihayetsiz olacaktır. Lâyezalde o ezelî ve mutlak kemâlin ne noksanlaşması, ne de ziyadeleşmesi düşünülemez. Çünkü O’nun kemâlâtı zâtiye ve hakikiyedir. Kendi yarattığı ve yaratacağı mahlûklarından kemâl alması ve onlara muhtaç olması elbette muhaldir. Öyleyse Ehad, Samed olan O Ganiyyü’l-Mutlak’ın bu kâinatı bir ihtiyaca binâen yaratacağı düşünülemez.

Elhâsıl, O Ganiyy-i Mutlak mevcudatı yaratmaktan da, yaratmamaktan da müstağnidir. Yaratılan her mevcud kemâlini O’ndan almaktadır. Mahlûkatın kemâli O’nun zâtının kemâline nisbeten zaif bir gölgedir. Hiçbir cihetle muvazeneye girmez. Bediüzzaman Hazretleri’nin buyurduğu gibi “Sâni’-i Zülcelâl ve Fâtır-ı Zülcemâl ve Hâlik-ı Zülkemâl’in bütün kemâlâtı hakikiyedir, zâtiyedir. Gayr ve masiva O’na tesir etmez. Yalnız mezâhir[8] olabilirler.” Evet, bütün âlemler O’nun icadıyla var olduğu gibi, bütün ihtiyaçlarını da O’nun tükenmez gaybî hazinelerinden tedarik etmektedirler ve bütün kemâlâtlarını O’nun mukaddes ve ezelî kemâlinden almaktadırlar.

Bu suali soranlar şu hakikatten de gâfildirler:

“Allahu Teâlâ’nın kudsî mâhiyeti, mümkinatın mahiyeti cinsinden değildir.” Birinci sualin cevabında da izah edildiği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın vücudu vâcibdir ve zâtîdir, yokluğu muhaldir. Mahlûkatın vücudu ise mümkindir, olup olmaması müsâvîdir. O Vâcibü’l-Vücûdun icadıyla yokluktan kurtulup varlık âlemine kavuşmuşlardır. Öyle ise tam istiğna ancak Allah’a mahsustur, ihtiyaç ise mahlûkların tarafındadır.

O Vâcibü’l-Vücûd’un mümkinata ihtiyacı olmadığı güneş gibi açık bir hakikattir. Bu hakikat Risâle-i Nur’da beliğ ve veciz bir üslûb ile beyan edilmiştir.

“…O’nun vücudu; zâtîdir, ezelîdir, ebedîdir, ademi mümtenidir,[9] zevâli muhaldir ve tabakat-ı vücudun[10] en râsihi,[11] en esaslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir. Sair tabakat-ı vücud, O’nun vücuduna nispeten gayet zaif bir gölge hükmündedir. Ve o derece Vücûd-u Vâcib, râsih ve hakikatli ve Vücud-u Mümkinat[12] o derece hafif ve zaiftir ki, Muhyiddin-i Arabî gibi çok ehl-i tahkik sair tabakat-ı vücudu, evham ve hayal derecesine indirmişler:

لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُوَ

demişler. Yani: Vücûd-u Vacibe nisbeten başka şeylere vücud denmemeli; onlar vücud unvanına lâyık değillerdir diye hükmetmiştir.”[13]

Allahu Azîmüşşân zâtı ile olduğu gibi, sıfatlarıyla da her şeyden müstağnidir ve her türlü ihtiyaçtan müberrâdır. Zira O Zât-ı Mukaddes bütün kemâl sıfatlarla muttasıf[14] ve bütün noksan sıfatlardan müberrâdır. Bütün sıfatlar zâtîdir, nihayet kemâldedir, mutlaktır, muhittir. Mahlûkatı yaratmakla bu sıfatlarının kemâlinde bir ziyâdelik düşünülemeyeceği gibi, yaratmamakla da bir noksanlık tevehhüm[15] edilemez.

Bu hakikati bir derece açıklamakta fayda görüyoruz. Evet, Allahu Teâlâ’nın sıfatlarından biri hayattır. O Zât-ı Akdes’in kudsî hayatı daimîdir, ezelî ve ebedîdir. Ezelde hayatı ne ise, hâlde de, lâyezalde de odur. Bütün hayat tabakaları O’nun kudsî hayatının cilvesi ile zuhura gelir. Allahu Azîmüşşân’ın hayatı vâcib, sermedî,[16] ezelî ve ebedîdir. Mahlûkatın hayatı ise, mümkin, hâdis, fânî ve zâiftir. Elbette Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un kendi yarattığı ve bütün ihtiyaçlarını gördüğü, kemâle erdirdiği zîhayatlara muhtaç olması hiçbir cihetle düşünülemez.

O Zât-ı Akdes’in bir diğer sıfatı da ilimdir. O Alîm-i Külli Şey’in ilmi nihayetsizdir, mutlaktır. Kâinatı yaratmakla tekâmül etmiş değildir. O’nun ezelî ilmi kâinattan kemâlini almamış, bilâkis kâinat kemâlini O ilimden almıştır. O Hâkim-i Zülcelâl’in ilmi ezelde ne ise ebedde de odur. Bu âlemdeki bütün plan ve programlar, hikmet ve semereler, hayır ve bereketler hep o ezelî ilmin tezahür ve tereşşuhatıdır.[17] O ilm-i ezelînin, bu tezahürlere muhtaç olması elbette düşünülemez.

Cenâb-ı Allah’ın sıfatlarından biri de Kudret’tir. O Kadir-i Külli Şey’in kudreti nihayet kemâldedir. Her şey vücudunda, devam ve bekāsında, tebeddül[18] ve tagayyüründe[19] O Kudret-i Ezelî’ye muhtaçtır. Mahlûkatın yaratılması veya yaratılmaması, O’nun mutlak kudretinde hiçbir değişiklik meydana getirmez. Yaratılan bütün mevcudat, O Kudret-i Ezeliye’nin bir tereşşuhudur.[20] Herşey O’nun kudretine mahkûm ve muhtaç, O ise her şeye hâkim ve her şeyden müstağnidir. Bu suale bu sıfat yönünden de mahal yoktur.

İrâde, Semi, Basar gibi diğer sıfatlar da bunlara kıyas edilebilir. Evet, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları itibarıyla dahi her türlü ihtiyaçtan münezzeh olduğu açıkça anlaşılır. Gayr olsun olmasın O’nun sıfatları nihayet kemâldedir.

Elhâsıl: Cenâb-ı Hak, hem zâtı, hem de sıfatları ile nihayet derecede kemâldedir, her şeyden müstağnidir.

Hem O Ehad ve Samed’dir, her şey O’na muhtaçtır, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Kemâlini başkasından ikmal etmekten münezzehtir. O Ganiyyün ani’l-âlemînin, her an, her cihetle kendisine muhtaç olan bu fâni mahlûkatına muhtaç olması tevehhüm edilemez.

Bu noktaya kadarki açıklamalarımızda her şeyin Cenâb-ı Hakk’a muhtaç olduğunu ve O Ganiyy-i Mutlak’ın ise hiçbir şeye muhtaç olmadığını bir derece izah ettik.

Şimdi de “O hâlde bu kâinatı niçin yarattı?” sualine cevap verelim:

Kâinatın yaratılışındaki hikmetler, esrarlar nihayetsizdir. Bunlardan kat-ı nazar,[21] peşinen şunu belirtelim ki:

Cenâb-ı Hak her şeyden müstağnidir. O’nun istiğnası noktasında bu kâinatın varlığı ile yokluğu müsâvîdir. Lâkin mahlûkat için, adem ile vücud bir değildir. Yani mümkinatın varlık âlemine çıkması, yoklukta kalmasından kendileri için nihayet derecede hayırlıdır. Zira yokluk sırf şerdir. Varlık ise sırf hayırdır, şereftir, kemâldir. O hâlde mahlûkatın yaratılmasındaki bütün hayırlar, faydalar, menfaatler onlara aittir. Allahu Teâlâ mahlûkata bakan bu maslahat ve faydalar için onları ademde bırakmamış, lütuf ve keremi ile vücud sahasına çıkarmıştır. Yani, onlar için şer olan ademi değil, hayır olan vücudu irâde etmiştir.

Kâinatın yaratılış hikmetlerine gelince, bunlar iki cihette mülâhaza edilir:

Birincisi; Cenâb-ı Hakk’a, ikincisi ise hayat sâhiplerine, hususan şuur sâhiplerine bakar.

Birinci Cihet:

Bu kâinatın yaratılmasındaki en önemli cihet, Allahu Teâlâ’nın kendi mânevî cemâl ve kemâlini, yani ilminin semerelerini, kudretinin harikalarını, zenginliğinin vüs’atini, ihsanının tezahürlerini, şefkat ve merhametinin tecellilerini… mevcudat âyinelerinde bizzat müşâhede etmesidir.

Evet… “Nihayet kemâlde bir Cemâl ve nihayet cemâlde bir Kemâl, elbette kendini görmek ve göstermek, teşhir etmek istemesi en esaslı bir kaidedir.” hakikatince Allahu Teâlâ Hazretleri nihayetsiz cemâl ve kemâlini mevcudat âyinelerinde bizzat seyretmek, nihayetsiz sıfatlarını ve Esmâ-i Hüsnâ’sını tecelli ettirmek istemiş ve bu âlemi yaratmayı irâde etmiştir.

Haddizatında Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları tecelli etsin veya etmesin, nihayet kemâldedirler. Ancak Esmâ-i Hüsnâ’sının kemâli mevcudatın yaratılması ile zâhir olur.

Evet, madem Cenâb-ı Hak nihayet kudret sâhibidir, bu kudret-i Ezeliyesi tezâhür için böyle muhteşem, muazzam bir mükevvenatı[22] ister. Hem madem O Zât-ı Zülcelâl’in nihayetsiz ilmi vardır. Bu ilim, her harfinde, satırında, sayfasında binler hikmet ve maslahatlar bulunan bu kâinat kitabının telifini iktiza eder. Hem madem O Hayy-ı Kayyûm’un sermedî,[23] ezelî ve ebedî bir hayatı vardır. Elbette O Hayat-ı Bâkiye[24] hadsiz hayat tabakalarının tezâhürünü iktiza eder ve hakeza… Bütün İlâhî sıfatlar bu kâinatın vücudunu iktiza ettikleri gibi, bütün Esmâ-i Hüsnâ da ayrı ayrı güzellikte, değişik mahiyette, farklı sûretlerdeki şu mütenevvi[25] mevcudatın hilkatini iktiza ederler. Mesela, Hâlık ismi mahlûkatın yaratılmasını, Muhyi ismi zîyahatların icadını, Rezzâk ismi rızık vermeyi, Kerîm ismi, ikramı, Latif ismi lütuf etmeyi… iktiza ederler. Elhâsıl, Cenâb-ı Hak, nihayet kemâldeki Zât-ı Kibriya’sını ve sıfat-ı kudsiyesini ve Esmâ-i Hüsnâ’sını sevdiği gibi, o esmânın tezahürünü de sever. Bu ise kâinatın yaratılmasını iktiza eder. Cenâb-ı Hakk’ın kendi zât, sıfat ve esmâsını sevmesi hak olduğu gibi, o esmânın tezâhürünü istemesi de haktır. Elbette kâinatı halk etmekle lütfunu, keremini, in’amını,[26] ihsanını, gınâsını[27] onda tezâhür ettirmesi, ettirmemesinden daha evlâdır. Mesela, bir padişahın hazinelerinde bulunan çeşit çeşit mücevheratları, türlü türlü nimetleri raiyetine ihsan etmesi, onları hazinesinde saklamasından daha hayırlıdır. Keza, binlerce hüner sâhibi bir âlimin ilim ve maharetinden başkalarını istifade ettirmesi, ettirmemesinden daha hayırlıdır. Aynen öyle de, Allahu Azîmüşşan’ın ind-i mâneviyesinde mevcud bulunan nihayetsiz hazinelerini ilim dâiresinden kudret dâiresine çıkarması, mahlûkatına in’am ve ihsanda bulunması, böylece cemâl ve kemâlini seyr ve temâşâ ettirmesi, mahlûkatını yoklukta bırakmasından elbette daha hayırlıdır. Hem O’nun zât ve sıfatlarının nihayetsiz kemâl ve istiğnası yanında, bu tezahür de Şân-ı Ulûhiyyeti için ayrı bir kemâldir.

İşte, Allahu Teâlâ Hazretleri bu kâinat sarayını ve onda misafir olan insan nev’ini ve bu nev’in en mükemmel fertleri olan evliya ve enbiyâyı, hususan risâlet vazifesini en ekmel sûrette îfâ eden Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimizi bu hikmetlere binâen halk etmiştir.

Bu hakikati Üstad Bediüzzaman Hazretleri şöyle beyan buyurmaktadır:

“İşte Cenâb-ı Hakk’ın bütün kemâlâtı ve Esmâ-i Hüsnâ’sının bütün merâtipleri[28] ve bütün faziletleri, hakiki kemâlât olduklarından bizzat sevilir.

“Mahbubetün lizatiha”dırlar. Mahbub-u Bilhak ve Habib-i Hakikî olan sıfat ve esmâsının güzelliklerini kendine lâyık bir tarzda sever, muhabbet eder. Hem o kemâlâtın mazharları, âyineleri olan sanatını ve masnûatını[29] ve mahlûkatının mehâsinini[30] sever, muhabbet eder. Enbiyâsını ve evliyasını, hususan Seyyid-ül Mürselîn ve Sultan-ül Evliya olan Habib-i Ekrem’ini sever. Yani, kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin âyinesi olan Habibini sever. Ve kendi esmâsını sevmesiyle, o esmâsının mazhar-ı camii ve zîşuuru olan o Habibini ve ihvanını sever. Ve sanatını sevmesiyle, o sanatın dellâl ve teşhircisi olan O Habibini ve emsalini sever. Ve masnûatını sevmesiyle, o masnûatına karşı: “Maşâallah, Bârekallah, ne kadar güzel yapılmışlar” diyen ve takdir eden ve istihsan[31] eden O Habibini ve O’nun arkasında olanları sever. Ve mahlûkatının mehâsinini sevmesiyle, o mehâsin-i ahlâkın[32] umumunu câmi olan O Habib-i Ekrem’ini ve O’nun etbâ[33] ve ihvanını sever, muhabbet eder.”2

Şurası unutulmamalıdır ki, Cenâb-ı Hakk’ın muhabbeti, memnuniyeti, şefkati… O’nun mukaddes zâtına ve ulûhiyyetinin şânına lâyıktır, mahlûkatın muhabbetine, sevgi ve şefkatine benzemekten münezzehtir.

İkinci Cihet:

Kâinatın yaratılmasındaki hikmetlerin ikinci ciheti zîhayata, hususan şuur sâhiplerine bakar. Bu bakış iki noktada mütâlaa edilir:

Birinci nokta; “Mahlûkatı halk ettim. Taa ki fayda, menfaat, lütuf ve keremler onlara ola. Yoksa bana değil, yani onlar benden fayda göreler, ben onlardan değil” hadîs-i kudsîsinin beyanı ile, zîyahatın Cenâb-ı Hakk’ın inayet ve ikramına, lütuf ve keremine, in’am ve ihsanına mazhar olmalarıdır. Allahu Teâlâ zîhayatı lütfuyla yokluktan kurtarıp varlık âlemine çıkarmış, hayata mazhar kılmış, onlara istidatlarına muvâfık bir kemâl, bir lezzet, bir feyz ihsan etmiştir. Bütün hayat sâhiplerini, menfaatlerini celb, mazarratlarını[34] def edebilecek çeşitli cihazatlar ile teçhiz etmiştir. Onlara muhtelif ihtiyaçlar, arzu ve iştihalar vermiştir. İştihalarını tahrik ve arzularını tatmin için zemin yüzünü çeşitli nimetlerle dolu bir sofra hâline getirmiştir. Bu sofralardaki nimetlerle hem onları telezzüz[35] ettirmiş, hem de devam ve bekālarını temin etmiştir. Hususan insan nev’ini akıl, hayal, hâfıza gibi kıymetli âletlerle teçhiz etmiş, umum nimetlerini ona teveccüh[36] ettirmiştir.

İşte, umum mahlûkatını sırf yoktan yaratıp rahîmâne, kerîmâne, latifâne muamele eden ve bütün ihtiyaçlarını yerine getiren, O Ganiyy-ül Mutlak’ın bu mükevvenatı[37] bir ihtiyaca binaen yarattığı elbette tevehhüm[38] edilemez.

Vücudu vâcib, ezelî ve ebedî, ihtiyaçtan müberra, zamandan, mekândan ve mahlûkatın sıfatları olan yeme, içme, tevellüd, tebeddül,[39] tagayyürden[40] münezzeh olan Allahu Azîmüşşân’ın yoktan yarattığı şu mahlûkatına muhtaç olması hiçbir cihetle tahayyül edilemez, edilirse şu suallere mâruz kalınır: Cenâb-ı Hak, mahlûkatın hangi kazancına, kesbine, mesaisine, fiiline, fikrine muhtaçtır? Yani, şu zîhayatlar O Ganiyy-i Mutlak’ın hangi işini görmektedirler. Cenâb-ı Hak onların yemesine mi muhtaçtır, içmesine mi? Doğmasına mı muhtaçtır, ölmesine mi? Balıklar yüzmeleriyle, kuşlar uçmalarıyla, hayvanlar büyüyüp çoğalmalarıyla, insanlar fen ve terakkileri ile şu kâinatın hangi noksanını tamamlamakta, Allahu Teâlâ’nın –hâşâ– hangi ihtiyacını görmektedirler? Hâlbuki bütün hayat sâhipleri O’nun mülkünde yaşamakta, O’nun lütfuna her an mazhar olmaktadırlar.

Evet, Kadîr-i Mutlak ve Ganiyy-i ale’l ıtlak[41] olan Hakîm-i Zülkemâl’in izzet ve celâline karşı zelil, hâkimiyetine karşı mahkûm, nimet ve ihsanına karşı mahcup olan zîyahatlara –hâşâ– muhtaç olması elbette düşünülemez.

Evet, mahlûkatın yaratılması sırf O’nun lütuf ve ikramından, in’am ve ihsanındandır.

Bu âlemin yaratılışının zîhayata ve zîşuura[42] bakan ikinci noktası ise:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”[43]

Âyetinin sarahatiyle şuur sâhiplerinin Allahu Azîmüşşân’ı bilmeleri, tanımaları ve O’na ibâdet etmeleridir. Yani, azamet ve kibriyâsını, celâl ve izzetini takdis ve teşbih etmeleri, nihayetsiz ihsan ve in’amına, lütuf ve keremine karşı şükür ve hamd ile mukabelede bulunmaları, ulûhiyetinin haşmetini ve saltanatının azametini tâzim ve tekbir ile ilân etmeleridir.

Bu vazifeleri yapmanın menfaat ve kemâli ancak şuur sâhiplerine bakar. Malûmdur ki, mutlak hayat cemâdata[44] göre bir kemâldir, zîhayat içerisinde de zîşuur olmak kemâldir, zîşuurun kemâli de ilim iledir. İlimlerin de mertebeleri vardır. Bütün ilimlerin şâhı ise Mârifetullah’tır. Bütün zîşuur mahlûkat mârifetullah ve muhabbetullahtaki dereceleri nisbetinde, terakki[45] ve tasaffî[46] ederler, kemâl bulurlar. O Mâbud-u Bilhakk’ı teşbih ve takdis ile, tâzim ve tekbir ile, hamd ve şükür ile, ubudiyet vazifelerini îfâ edip, O’na yakınlık kesbeder, ebedî saadete mazhar olurlar. Bu hakikati en latif, en veciz bir şekilde Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade etmektedir:

“Kat’iyyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi îman-ı billahtır.

Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, îman-ı billah içindeki mârifetullahtır.

Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o mârifetullah içindeki muhabbetullahtır.

Ve rûh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfî sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i rûhaniyyedir.

Evet, bütün hakiki saadet ve halis sürur ve şirin nimet ve sâfî lezzet, elbette mârifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz.

Cenâb-ı Hakk’ı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envara, esrara ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır.”[47]

Bu ifadelerden de açıkça görüldüğü gibi, hakiki saadet ve sürura ancak mârifetullah ve muhabbetullah ile erişilir. Bunlarla Allahu Teâlâ’ya mânen yakınlık peyda edilir. Bu kurbiyet ile hâsıl olan şeref, saadet, kemâlât, menfaat ancak kullara aittir. Allahu Azîmüşşan’ın kullarının teşbihine, ta’zimine, ibâdet ve itaatine muhtaç olmadığı bedîhîdir.

Evet, arz ve semâdaki bütün zîşuur ve zîhayatlar O’na ibâdet etseler, O’nu tâzim ve tebcil etseler, hamd ü senâda bulunsalar, hakkıyla mârifet kesb etseler O’nun kemâline bir zerre ziyâdelik veremeyecekleri gibi, bütün bu mahlûklar O’na isyan etseler, yine O’nun izzet ve celâlini, kibriyâ ve kemâlini zerre kadar noksanlaştıramazlar.

Bu bahsi asrımızın mütefekkir ve müfessirlerinden merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın bir tefekkür ve ibret levhası olan aşağıdaki ifadeleri ile tamamlayalım:

“…Bilfarz O’nun kürre-i kamerinde insanlar olmadığı gibi, arzında da olmayabilir, bundan dolayı bârigâh-ı azametinden ne eksilir?

Güneşinden ziyâ ve hararet fışkırıyor, kamerinden mehtaplar aksettiriyor, hâk-i tîreden[48] mehlikalar[49] yaratıyor, nesiminden[50] sinelerinize inşirah veren nefesler dökülüyor, milyonlarca senelik mesafedeki yıldızlardan, şu çıktığınız ve nihayet gömüleceğiniz topraklara nurlar yağdırıyor, zerratında nice nice ihtizazlarla[51] tesirler uyandırıyor, dağların başında bitirdiği nebatattan, denizlerinize gidecek rızıklar izhar eyliyor; sinenizde kimyahâneler, dimağınızda hikmethâneler açıyor, damarlarınızda nehirler akıtıyor, sinirlerinizde akıllarınızı şaşırtan nice yol şebekeleri dokuyor, adalelerinizde sermayeler gizliyor, daha ve daha birçok harikalarla vücudunuzu teçhiz ediyor, heyet-i mecmuasını[52] bir âheng-i vahdetle[53] muntazam bir makine hâlinde tesis eyliyor ve kuvve-i muharrikesini[54] içinize yerleştiriyor, iktizâ eden planlarını ruh ve şuurunuza resmediyor, zihin denilen bir hazine, akıl nâmında bir miyâr,[55] fikir dedikleri bir âlet, irâde dediğimiz bir miftah[56] da bahşeyliyor ve her birini yerli yerinde, gaye-i hilkatlerine[57] göre istimal[58] edebilmenizi teshîl[59] için size birtakım tatlı, acı ihtarlar, işaretler, meyiller, şehvetler de veriyor, daha büyük bir inayet-i rahmet[60] olmak üzere sâdık ve masduk[61] emin rehberlerle açıktan talimat da gönderiyor, nihayet makineyi işletip, tecrübelerini size gösterip, hikmet-i hilkate[62] göre kullanmak ve istifadeler etmek için yed-i emanetinize teslim ediyor.

Allah, bütün bunları yapıyorsa, size ve sizin iradenize, muavenetinize[63] ihtiyacından değil, size mahlûkatı içinde bir mevki-i mümtaz,[64] bir salâhiyet-i mahsusa[65] vererek bekam[66] etmek için yapıyor…

Siz doğmadan evvelki, doğduğunuz zamanki edvâr[67] ve etvâr-ı vücudiyetinizi hiç düşünüyor musunuz? Üzerinde yatıp kalktığınız, yiyip içtiğiniz, gezip dolaştığınız, gülüp oynadığınız, dertlerinize deva, korkularınıza melce,[68] sıcaktan soğuktan, açlıktan susuzluktan, vuhûş[69] ve haşeratın hücum ve tasallutundan kendinizi koruyacak vesaiti bulduğunuzda, şu kürre-i arz yapılırken, taşları toprakları hilkat fırınlarının ateşlerinde pişirilirken, suyu, havası henüz kimyahâne-i kudrette inbiklerden çekilirken siz nerede idiniz, ne içinde idiniz, hiç tasavvur ediyor musunuz? Bugün, bizim dediğimiz karaların denizlerden süzülüp ayrıldığı; dağların, derelerin, ovaların, tepelerin amiyat-ı ferşiyesi yapıldığı zaman acaba nerede idiniz?


[1]       Müstağni: İhtiyaç duymayan, muhtaç olmayan.

[2]       Zîhayat: Canlı, hayat sâhibi.

[3]       Mükevvenat: Yaratılmış şeylerin tamamı, varlıklar, mahlûkat, mevcûdat.

[4]       Zımnen: Açık açık değil üstü kapalı şekilde, dolayısıyla.

[5]       İzâfe: Katma, ilâve etme, bağlama.

[6]       Âl-i İmrân, 3/97.

[7]       Hakikat-i mukarrere: Sabit, kesinleşmiş gerçek.

[8]       Mezâhir: Ortaya çıkma, görünme, tecellî etme.

[9]       Ademi mümteni: Yokluğu imkânsız.

[10]      Tabakat-ı vücud: Varlık tabakaları.

[11]      Râsih: Sağlam, kuvvetli, metin, muhkem.

[12]      Vücud-u Mümkinat: Varlığı mümkün olanlar; varlığı imkân dairesinde olanlar, kâinatın varlığı.

[13]      Nursî, Mektubat, s. 274-275.

[14]      Muttasıf: Bir hâl ve sıfatla nitelenmiş olan, kendisinde o hâl ve sıfat bulunan.

[15]      Tevehhüm: Asılsız şüpheye düşme, kuruntuya, vehme kapılma.

[16]      Sermedî: Sonsuz, ölümsüz, ebedî, bâkî.

[17]      Tereşşuhat: Sızıntılar, izler.

[18]      Tebeddül: Başka şekle girme, değişme, tagayyür.

[19]      Tagayyür: Değişme, başkalaşma.

[20]      Tereşşuhud: Sızıntı.

[21]      Kat-ı nazar: Göz ardı etme.

[22]      Mükevvenat: Yaratılmışlar, bütün mahlûkat.

[23]      Sermedî: Sürekli, devamlı.

[24]      Hayat-ı Bâkiye: Sürekli ve kalıcı olan hayat.

[25]      Mütenevvi: Çeşitli, çeşit çeşit, türlü türlü, değişik.

[26]      İn’am: Lütuf, ihsan

[27]      Gınâ: Mânevî zenginlik.

[28]      Merâtip: Mertebeler, rütbeler, dereceler.

[29]      Masnûat: Sanatla yapılmış, sanat mahsulü olan şeyler.

[30]      Mehâsin: Göze hitap eden güzellikler, güzel eserler.

[31]      İstihsan: Beğenme, güzel bulma, güzel sayma.

[32]      Mehâsin-i ahlâk: Ahlak güzelliği.

[33]      Etbâ: Tâbi olanlar, uyanlar.

[34]      Mazarrat: Zarar, ziyan.

[35]      Telezzüz: Zevk alma, hoşlanma, hazzetme.

[36]      Teveccüh: Bir tarafa doğru yönelme, doğrulma.

[37]      Mükevvenat: Yaratılmış şeylerin tamamı, varlıklar, mahlûkat, mevcûdat.

[38]      Tevehhüm: Asılsız şüpheye düşme, kuruntuya, vehme kapılma.

[39]      Tebeddül: Başka şekle girme, değişme.

[40]      Tagayyür: Değişme, başkalaşma.

[41]      Ganiyy-i ale’l ıtlak: Sınırsız zenginlik sahibi Allah.

[42]      Zîşuur: Şuur sâhibi, bilinçli.

[43]      Zariyât, 51/56.

[44]      Cemâdat: Cansız varlıklar.

[45]      Terakki: İleri gitme, ilerleme, gelişme.

[46]      Tasaffî: Saflaşma, saf duruma gelme.

[47]      Nursî, Asâ-yı Mûsâ, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 229.

[48]      Hâk-i tîre: Kara toprak.

[49]      Mehlika: Yüzü ay gibi olan.

[50]      Nesim: Hafif hafif esen, hoş ve latif rüzgâr.

[51]      İhtizaz: Hafif hafif titreme.

[52]      Heyet-i mecmua: Fertlerinin toplamından meydana gelen heyet, genel yapı.

[53]      Âheng-i vahdet: Allah’ın birliğinin âhengi.

[54]      Kuvve-i muharrike: Bir cismin hareketinden doğan enerji.

[55]      Miyâr: Ölçü.

[56]      Miftah: Anahtar.

[57]      Gaye-i hilkat: Yaratılış amacı.

[58]      İstimal: Kullanma.

[59]      Teshîl: Kolaylaştırma.

[60]      İnayet-i rahmet: Allah’ın şefkatli yardımı.

[61]      Masduk: Tasdik edilmiş.

[62]      Hikmet-i hilkat: Yaratılış hikmeti ve gayesi.

[63]      Muavenet: Yardımlaşma.

[64]      Mevki-i mümtaz: Seçkin rütbe.

[65]      Salâhiyet-i mahsusa: Özel yetki.

[66]      Bekam: Muradına ermek.

[67]      Edvâr: Devirler, çağlar.

[68]      Melce: Sığınacak, ilticâ edecek yer, sığınak, penah, melâz.

[69]      Vuhûş: Vahşi ve yabani hayvanlar.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X