Hayatım Hatıralarım

Bunalıma Giren Bir Tüccarla Sohbet

Bunalıma Giren Bir Tüccarla Sohbet

Bir gün esnaf kardeşlerimizden Mesut Orhon Bey bir arkadaşıyla birlikte medreseme geldiler. Mesut Bey: “Hocam, Mahmut Efendi benim dükkân komşumdur. Kendisi bazı rûhî rahatsızlıklarının olduğunu ve kendisine bir muska yazmanızı istiyor. İsterseniz siz kendisini bir dinleyin. Muska mı yazarsınız, okur musunuz, orasını siz bilirsiniz.” dedi.

Dedim ki: Mesut Bey, ben ömrümde hiç muska yapmadım ve yapamam da. Ancak kendisini bir dinleyelim. Belki Cenâb-ı Hak bir çare lutfeder de bu sıkıntısından şifâ bulur.”

Sonra Mahmut Efendi’ye döndüm: “Sıkıntın ve rahatsızlığın nedir?” diye sordum.

Mahmut Efendi: “Hocam, ben müthiş bir rûhî sıkıntı içerisindeyim. Gece gündüz gayet huzursuzum. Neredeyse Allah korusun intihar edeceğim. Erzurum’daki Mahmut Paşa mağazalarının sâhibiyim. Malatya’da çiftliklerim ve binalarım var. Maddî olarak hiçbir sıkıntım yoktur. Fakat bu rûhî bunalımdan bir türlü kurtulamıyorum. Bu sıkıntıdan kurtulmak için bütün servetimi vermeye razıyım.” dedi.

Ben elime kalem kâğıt aldım ve dedim ki: “Mahmut Bey, derdin teşhisi için hastanın tabibe yardımcı olması gerekir. Şimdi ben sana ne sorarsam doğrusunu söyleyeceksin ki, teşhiste yanılmayayım. Mahmut Bey, namazını kılıyor musun?”

“Hayır Hocam” dedi.

“O hâlde A vitaminin yok.”

Orucunu tutuyor musun?” diye sordum.

“Hayır” dedi.

“O hâlde sen C vitamininden mahrum kalmışsın.”

“Zekâtını veriyor musun?” diye sordum. Yine “Hayır” dedi.

“Öyle ise sende D vitamini de yok.” dedikten sonra konuşmama şöyle devam ettim:

“Yahu Mahmut Bey, senin rûhun büsbütün vitaminsiz ve gıdasız kalmış. Elbette ki bu sıkıntılara maruz kalırsınız. Bu gibi müthiş ve mânevî sıkıntılar maddî servetlerle defolmaz. Mal ve mülk rûhî yaralara tiryak ve merhem olamaz. Rûhun ve vicdanın gıdası ve şifâsı îman, mârifet, ubûdiyet, namaz, niyaz, zikir ve tespihtir. Cenâb-ı Hakk’ın vahdaniyet ve kibriyasını tasdik ve emirlerine itaatle O’na ibâdet etmektir.

İbâdet, mü’minler için bir şevk ve sürur kaynağı olduğu gibi, saadetlerini de ziyâdeleştiren ulvî bir şereftir. Demek ki sen, ubûdiyet vazifeni yerine getirmediğin için rûhun tam gıdasını alamıyor ve bu yüzden huzursuz oluyorsun. Bana göre senin bu ıstıraptan kurtulmanın çaresi; hakiki bir nedâmet gösterip hemen namaz ve niyaza başlayıp dergâh-ı İlahîye’ye yönelmendir. Eğer böyle yaparsan, o zaman Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla senin ıstırapların mânevî neşe ve sürurlara dönüşür. Kardeşim, şu bir hakikattir ki, Cenâb-ı Hak huzur ve saadeti kendine itaat edilmesine bina etmişken, bazı insanlar bunları servetin ihtişamında, diğer bir kısmı şan ve şerefin câzibesinde, bir kısmı ise makam ve saltanatın debdebesinde ararlar. Fakat asla bulamazlar. Çünkü bunlar birer gölgedirler ve bugüne kadar hiç kimse bu gölgelerle bahtiyarlığa kavuşamamıştır. Muhabbetin merkezi ve mahalli olan kalp, ancak Zât-ı Akdes’in mârifet ve muhabbetiyle, O’nu zikir ve tespihle, hamd ve tazimle mesrur ve ancak O’nunla tatmin olur. O cemalin didarına velev bir saniyecik olsun nâil olmak, o kalp sâhibi için cennetlere değişilmez bir makam-ı âlâdır. Nitekim bir âyette mealen şöyle buyrulur:

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

“İyi biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı zikretmekle (anmakla) huzur bulur.”[1]

Cenâb-ı Hak dünya ve dünyadaki her şeyi bizim için, bizi de kendisine itaat ve ibâdet için yaratmış ve:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.”[2] âyetiyle bunu ifade buyurmuştur. Bundan anlaşılıyor ki, insanın yaratılışındaki asıl maksat; Allah’ı hakkıyla tanımak ve ona gönül hoşluğuyla ibâdet edip rızâsını kazanmaktır.

Allah rızâsını kazanmak kadar büyük bir saadet tasavvur edilmez. İşte bunun en büyük vesilelerinden birisi de ibâdettir. İbâdetle insan, kalbini Allah’a bağlar. Tevekkül ile O’na istinad eder. Bütün hâdiselerin tazyikinden kurtulur, huzur ile yaşar. İbâdetsiz adam ise gayet karanlık bir gecede fırtınaya tutulmuş yelkensiz, dümensiz bir gemi gibi hâdiselerin müthiş dalgaları arasında çalkalanır durur, nihayet dehşetli bir kayaya çarpar, paramparça olur gider. Cenâb-ı Hak, bizleri dünya ve âhiret tehlikelerinden muhafaza etmek için ibâdetle mükellef kılmıştır.

“Evet, fıtraten ebediyeti isteyen ve ebed için halkolunan ve ezelî ve ebedî bir zâtın âyinesi olan ve nihayetsiz derecede nâzik ve letâfetli bulunan zîşuur bir sırr-ı insanî, zînur bir latife-i Rabbaniye; şu kasavetli, ezici ve sıkıntılı, geçici ve zulümatlı ve boğucu olan ahval-i dünyeviye içinde, elbette teneffüse pek çok muhtaçtır ve ancak namazın penceresiyle nefes alabilir.”[3]

Allahu Teâlâ bize, kemal-i lütuf ve kereminden, maddî ve mânevî duygularla mücehhez bir hayat verdi. Yine mânevî terakkiyatımız için bizi ibâdetlerle mükellef kıldı. Nasıl olur da böyle bir Halık-ı Kerîm’in emirlerine isyan edilir ve nimetlerine karşı şükredilmez?

Yarın âhiret gününde Cenâb-ı Hakk bizlere: “Ey benim kullarım, dünyada ben sizinle beraber idim. Siz kiminle beraberdiniz?” Yani, “Ben, akıl, ilim, rızk gibi cihan-baha nimetlerle sizi taltif ettiğim hâlde, siz şükür ve ubûdiyetinizi kime ettiniz?” diyecek olursa, acaba cehennemin nârı o huzurdaki utançtan daha hafif kalmaz mı?”

Bu sohbetimizden sonra Mahmut Bey sık sık yanımıza gelmeye başladı. Kendisine muhtelif risalelerden dersler okuduk ve sonunda namaza başladı. Yine bir gün yanıma geldiğinde: “Hocam, bütün kazâ namazlarımı kıldım. Vaktiyle tutmadığım bütün oruçlarımı da kazâ ettim. Zekâtlarımı verdim. Hiç namaz ve oruç borcum kalmadı.” dedi. Kısa bir zaman sonra da Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine kavuştu.


[1]       Ra’d, 13/ 28.

[2]       Zâriyât, 51/ 56.

[3]       Nursî, Küçük Sözler, RNK Neşriyat, İstanbul, s. 74.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X