Cehâlete Karşı Cihat
İlim, şerefli bir meşale, bitmez tükenmez bir hazinedir. Her şeyin mahiyet ve hakikati onunla inkişaf eder.
İlim bütün kemalât ve terakkînin üstâdı, kudsî heyecanların membaıdır. İlim ferdin iradesine inkişaf, fikrine metanet, seciyelerine necâbet[1] kazandırır, duygularını intibaha getirir. İnsan, kabiliyet ve istidatlarını ilimle inkişaf ettirir. Yaratılışın sırlarını onunla keşfeder.
Hem insan, ilimle kâinattaki kudret mucizelerini tefekkür eder. Böylece rûhen yükselir, kalben inkişaf eder ve neticede mârifet ve muhabbet-i İlâhiye’ye mazhar olur.
Evet, ölmüş kalpler ilim ve hikmetle ihyâ olur. Karanlıklar kılıçla, süngüyle değil, ancak güneşle ve nurla izale edilebilir. Kılıçların, füzelerin fethedemediği kalpler, ilim ve hikmet ile fethedilir. Evet, cehâletin karanlığı, kılıçların parıltısı ile izale edilmez. Cehâletin şiddetine karşı, kılıç da kuvvet de âciz kalır, onu hafifletemez. O, ancak ilim ve hikmetle, Kur’ân nurlarıyla izale olmuştur ve olabilir.
İlim, her türlü kemalât ve fazileti insan rûhuna yerleştiren yenilmez bir kuvvettir.
İlim, her güzelliğin esası olduğu gibi kuvvetin de membaıdır. İnsan başta nefs-i emmaresi[2] ve şeytanı olmak üzere bütün düşmanlarını onunla mağlup eder.
İlimlerin en şereflisi, en faziletlisi, en azizi mârifetullahtır. İnsan ancak bu ilimle hidâyete erer. Kur’ân-ı Kerîm’in ilk âyeti olan: اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذٖي خَلَقَۚ “Yaratan Rabbinin ismiyle oku!”[3] âyetinden aldığı dersle kâinattaki her eseri Allahu Teâlâ’nın isimlerinin bir âyinesi olarak mütâlaa ve onlarda mevcut binlerce garip sanatları tefekkür eder.
Diğer ilimler ise ancak, mârifetullaha vesile olmakla faydalı ve nurlu olurlar. Aksi hâlde insanın gafletini artırırlar.
İlimle yapılan cihat, şümûllü ve umûmîdir, sahası geniştir. Cihadın diğer üç şubesi de temelde buna dayanır. Yani hepsinin esası ilimdir. Hem, ilimle cihat daimîdir; kılıçla cihatta olduğu gibi belli zamanlara inhisar[4] etmez.
İlimle cihat cihatların en ulvîsidir. Nitekim Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “İlim talep etmek ind-i İlâhi’de (nâfile) namaz, oruç ve hacdan ve fisebilillah cihattan efdaldir.”[5] buyurmakla, ilimle cihadın ehemmiyetini en güzel şekilde ortaya koymuştur.
Evet, hayatın muhafazası, îmanların kurtulması, bâtıl inançların izalesi, kalplerin nurlanması, ruhların sâfîleşmesi, akılların aydınlanması ilimle olur.
Cihadların en ehemmiyetlisi ilimle yapılan cihattır. Zira bu cihat, küfür ve dalâletin, sefâhat[6] ve rezaletin membaı olan cehâlete karşıdır. Bu bakımdan bütün müceddid ve müçtehitler, bütün âlim ve mürşidler en büyük mücadelelerini cehâlete karşı vermişlerdir. Evet, cehâlet büyük bir âfettir. Ona mağlup olan fert ve cemiyetlerin yeri, dünyada da âhirette de cehennemdir.
Bir milletin îmanını, ahlâkını, faziletini silip süpüren en büyük felâket cehâlettir.
Bir millet için en büyük tehlike; haricî düşmana esir olmaktan ziyâde, cehâlete mahkûm olmaktır. Bir millet cehâleti ilim ve irfan ile mağlup etmedikçe, o millette din ve milliyet aşkı heyecana gelmedikçe, aralarında uhuvvet ve muhabbet tesis edilmedikçe, o milletin ferdlerinde umûmî bir intibah[7] olamaz, birlik ve beraberlikten söz edilemez.
O hâlde en büyük cihat; bir milletin fertlerini ilim ve irfan ile ahlâk ve fazilet ile teçhiz etmek ve o milletin bütün fertlerinin kalp ve ruhlarını, akıl ve hissiyatlarını ulvî gayelere yöneltmektir. Mânevî yapılarını bu şekilde tahkim[8] eden milletler, daima terakkî ve teâlî ederler. Evet, rûhunda îman, kalbinde ümit taşıyan fertlerden teşekkül eden milletler gâlip ve muzaffer olurlar. Esir ve mahkûm da olsalar, bu esaret ve mahkûmiyet daimî olmaz; muvakkat kalır. Sonunda ilim ve irfan ile mukaddesatlarına bağlılıkları sayesinde zillet ve esaretin pençesinden mutlaka kurtulurlar; mağlup iken gâlip, mahkûm iken hâkim olurlar.
İslâm’ın neşir ve ilân edilmesinde en büyük esas olan tebliğ vazifesi ancak ilimle yapılabilir. Hz. Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) de mücâhedesine tebliğle başlamış ve Hz. Erkam’ın evini tedris ve irşad merkezi hâline getirerek Kur’ân nûruyla gönülleri, fikirleri fethetmiştir. Ulvî fakat berrak, yüksek fakat sade telkinatı ve irşadıyla vicdanlara hâkim olmuştur. Evet, Asr-ı Saadet’ten bugüne kadar İslâm’ın inkişafı, teâlî ve terakkîsi mütemadiyen ilim ile tebliğ ile olmuştur.
Tebliğin sahası geniş, hududu pâyansızdır.[9] Tebliğ ve irşad, insanların necat ve halâsı için ezelî bir kanundur.
Hususen hikmet ve mantığın murakabesi altında ihlâs ile yapılan bir nasihatin tesiri şüpheden vârestedir.[10] Böyle bir nasihat, muhatabın fikir ve his dünyasını harekete getirir. Hasmı mağlup, düşmanı dost eder.
İşte tebliğ ve irşadın bu ehemmiyetindendir ki, İslâm fâtihleri fethettikleri ülkelerin mukadderatına hâkim olmanın siyaset ve kuvvetten ziyâde ilim ve irfan ile mümkün olacağı fikriyle bir taraftan kılıçla memleketin hudutlarını genişletirken, diğer taraftan fethettikleri her şehir ve kasabada medrese ve zâviyeler tesis etmişler ve milletin akıl ve vicdanlarına böylece hâkim olmuşlardır. Bu iki membadan ferdin rûhuna ulviyet bahşederek hayat-ı içtimâiyede vahdet ve huzuru bir âhenk içinde temin etmişlerdir.
İslâmiyet kılıç ve kuvvet zoruyla değil, irşad ve tebliğ ile bugünlere gelmiştir ve kıyâmete kadar da bu böyle devam edecektir. Peygamber Efendimizden (s.a.v) sonra gelen bütün müceddidler, müçtehitler, mürşitler ilim ve irfanlarıyla, tebliğ ve irşadlarıyla, vaaz ve nasihatleriyle hem Müslümanların akıl ve kalplerini tenvir etmekle onların mânevî terrakkîlerine vesile olmuşlar, hem de bu sayede dâhilde birlik ve beraberliği tesis etmişlerdir. Bu mümtaz zevâtın çok önemli bir hizmetleri de bâtıl felsefî cereyanlara karşı ilim ve hikmet ile mücâhede etmeleri olmuştur.
Meselâ, İmam-ı Rabbânî Hazretleri, Hindistan’da Şiîlerin ve Hıristiyanların tesiri altına girerek ehl-i sünneti sindiren ve onların imhasını hedef alan Ekber Şah’a ve etbâına[11] tek başıyla, ilim ve faziletiyle karşı koymuş, bu mücâhedesi sonunda Hindistan’da ehl-i sünnetin müessisi[12] olmuştur.
Keza İmam-ı Gazâlî, Seyyid Şerif Cürcânî, Teftâzânî ve Mevlânâ gibi bu ümmetin hidâyet yıldızları da yazdıkları harika eserleriyle bu milleti bâtıl felsefî cereyanların ve dalâlet fırkalarının tasallutlarından muhafaza etmişlerdir. Bunların yanında Abdülkadir-i Geylânî ve Şâh-ı Nakşibendî gibi mânevî mürşidler, büyük kutublar bu milleti günahlardan, bid’atlardan muhafaza ederek onların mânevî kemalâtına vesile olmuşlardır.
İslâmiyet’in yayılmasının tebliğ ve irşat yoluyla olduğunun en güzel bir misali de, Avrupa’ya ilim ve irfanla ışık tutan Endülüs[13] medreseleridir. Müslümanlar kapılarını kılıç ve kuvvet ile açtıkları İspanya’yı mutlak bir cehâlet içerisinde buldular. Bu cehâleti izale için memleketin her köşesinde müteaddit medreseler ve dârü’l-irfanlar[14] tesis ettiler. Her tarafta mârifetin şûlesini yaktılar, kalpleri, gönülleri böylece fethettiler. İlim ve irfan ile ikna ve irşat ile on beş sene gibi kısa bir zamanda Endülüs’ü bu cehâletten, dalâletten ve küfürden kurtardılar.
Evet, insanlar îmanı, fazileti, ahlâkı zorla değil, kendi istek ve arzularıyla kabul ederler.
Müslümanlar İspanya kapılarını kılıçla açtılar, ama vicdanları, kalpleri, gönülleri ilim ve irfan ile fethettiler. Hükümdarların sarayları bile birer ilim ve irfan hücresi hâline geldi. Orada münevver fikirli âlimler, feylesoflar nezâhet[15] ve nezâket içinde en yüksek ve en derin meselelerde münazara etmeye başladılar. Bu durum kısa zamanda Avrupa’nın efkâr-ı umûmîyesinde[16] derin bir tesir uyandırdı. Onların dikkatlerini çekti ve gözlerini kamaştırdı. Neticede, bir dârülfünun[17] mahiyetindeki Endülüs medreselerine Avrupa’nın her tarafından talebeler geldi. Ve böylece Endülüs, Avrupa’nın üstâdı oldu.
Selçuklular[18] da ihatalı bir tetkik neticesinde İslâm’la müşerref olmuşlar, derin bir aşk ve şevk ile o güneşin cazibesine kapılmışlardır. Şöyle ki, on birinci asırda Selçuklular Horasan ve havalisindeki Müslümanları hâkimiyetleri altına aldılar. Böylece İslâmiyet’le tanışıp onu tetkik ve tahkik etme imkânına kavuştular. Aradıkları ferdî ve içtimâî nizamı, fazileti, ahlâkı, kudsî mefkûreleri[19] onda buldular. Âteşin bir şevk ile onun kucağına atıldılar. Bu dine sarsılmaz bir râbıta ile bağlandılar ve mânen onun hâkimiyeti altına girdiler.
Artık Kur’ân-ı Mübin onların hidâyet rehberi oldu. Onlar bu rehberin emirlerine sımsıkı sarıldılar, onu neşir, ilan ve i’lâ[20] için var güçleriyle çalıştılar. Uğrunda canlarını seve seve feda ettiler ve kanlarını şevk ile akıttılar. Böylece tevhit bayrağını kısa bir zamanda şarkın her tarafına ulaştırmaya muvaffak oldular. Bu hâl onlara şan ve şeref dolu bir tarih kazandırdı.
Tarihin sâdık lisanından anlıyoruz ki, Anadolu Selçukluları kazandıkları zaferlerini medrese ve zâviye denilen iki mânevî kışla ile tahkim[21] ettiler. İlim ve fennin bütün şubelerini bir sistem dairesinde memleketin en ücra köşelerine kadar götürdüler. Her kemâlin membaı olan bu feyiz müesseseleri ile Anadolu’dan Rumeli’ye kadar her tarafı tenvir ettiler. Tuğrul Bey’in: “Kendime bir ev yaptırdığım zaman yanında bir medrese, bir mescit yaptırmazsam, Allah’tan hayâ ederim!” sözü, İslâm ruh ve şuurunun en güzel bir ifadesi olmuştur.
Bu medreseler ilim ve irfan membaı olmanın yanı sıra, her türlü bâtıl itikada karşı birer set, birer kale vazifesi görüyordu.
Meselâ, Büveyhîler[22] ve Fâtimîler’in[23] Müslümanları Şiîleştirme gayretlerini Selçuklular ve Eyyûbîler,[24] başta Bağdat olmak üzere Suriye ve Mısır gibi bütün İslâmî merkezlerde tesis ettikleri medreselerle akim bıraktılar. Ehl-i Sünnet inancını böylece muhafaza ettiler. Nizâmü’l-Mülk[25] Nizâmiye Medreseleri’ni[26] açmasaydı, bütün Irak ve Suriye ve belki de Anadolu tamamen Şiîlerin hâkimiyeti altına girmiş olacaktı.
Osmanlılar da Selçuklular gibi ilme fevkalade önem verdiler. Devletin en sağlam istinatgâhının maarif olduğunu çok iyi bilen Sultan Fatih, İstanbul’u fetheder etmez, kendi sarayından önce o muhteşem mâbet ile etrafındaki medreseleri tesis etti. Dinî ve içtimâî ilimlerin tamamını o merkezlerde okutarak milleti cehâletten, sefâletten ve ihtilâftan kurtardı.
Bu medreseler insanları ilim ve fikir cihetinden geliştirdiler ve onlara her türlü terakkî ve tefeyyüz[27] kapılarını açtılar. Bu sayede Anadolu ilim ve fikrin şanlı bir timsali hâline geldi. Ebussuûd, Molla Fenarî, Zenbilli ve İbni Kemal gibi yıldız misal nice insanlar hep o medreselerin mahsulüdürler. Bunlarda yetişen ilim ve fikir erbabı, ferdî ve içtimâî hayatın yükselmesine, âlicenap ve ulvî ruhların çoğalmasına gayret ettiler. Milleti ilim ve irfan ile tenvir ederek, mânevî bir cihat olan irşat vazifesini hakkıyla îfâ ettiler. Nihayet tarih hükmünü icra etti. Anadolu’da İslâm’ın şanlı devirleri yaşandı. Böylece şark, Kur’ân’ın cazibesi altına girdi.
İslâm’ın inkişafı dün olduğu gibi bugün de tebliğ ve irşada bağlıdır. Onunla yaşar, onunla inkişaf eder, onunla devam eder. Kalpler yine bununla fetholur, vicdanlar ancak böylece tatmin olur… Nitekim bugün dünyanın her tarafında başta ilim adamları olmak üzere her gün binlerce insanın İslâm’ın cazibesine takıldığını görüyoruz. Bu ise kılıç ve kuvvetin değil, ilim ve kalemin zaferidir. Evet, artık zafer icbarın[28] değil irşadındır, ikrahın[29] değil ikazındır, süngünün değil kalemindir. Evet, bugün kalem sayesinde İslâmiyet şarkta ve garpta Avrupa ve Amerika’da her an yayılmaktadır.
Bediüzzaman Hazretleri de bu zamanda cihadın en büyük silâhının ilim ve kalem olduğunu şu ifadeleriyle ortaya koymaktadır:
“Elbette nev-i beşer, âhir vakitte ulûm ve fünuna[30] dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ilmin eline geçecektir.”[31]
[1] Necâbet: İyi ve temiz bir soya mensup olma, soyluluk, soy temizliği, asâlet.
[2] Nefs-i emmare: Nefsin yedi mertebesinden en alt derecesi. Bu mertebede nefis insana kötülükleri, günâhı, şehveti emreder ve kişi her türlü günâhı pişmanlık duymadan işleyebilir.
[3] Alak, 96/1.
[4] İnhisar: Tekel, yalnız bir şeye ait kılma.
[5] Celaleddin Suyûtî, Câmiü’s-sağir, s. 132, Hadis No: 5268.
[6] Sefâhat: Değer ölçülerini hiçe sayarak pervâsızca yapılan eğlence.
[7] İntibah: Uyanık olma, uyanış, gâfil olmama.
[8] Tahkim: Kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak.
[9] Pâyansız: Sonsuz, nihâyetsiz, ucu bucağı olmayan, nâmütenâhî.
[10] Vâreste: Kurtulmuş, halâs olmuş.
[11] Etbâ: Bir kimseye tâbi olanlar, ona uyanlar.
[12] Müessis: Kuran, kurucu.
[13] Endülüs: İslâm hâkimiyetindeki İspanya.
[14] Dârü’l-irfan: İrfan yurdu.
[15] Nezâhet: Ahlâk temizliği.
[16] Efkâr-ı umûmîye: Kamuoyu, umumun fikirleri.
[17] Dârülfünun: Üniversite.
[18] Selçuklular: Türkler’in İslâmî devirde kurdukları en büyük hânedanlardan biri (1040-1308).
[19] Mefkûre: Gaye, ideal.
[20] İ’lâ: Yükseltme.
[21] Tahkim: Kuvvetlendirmek.
[22] Büveyhîler: 932-1062 yılları arasında İran ve Irak’ta hüküm süren Deylem asıllı bir hânedan.
[23] Fâtimîler: 909-1171 yılları arasında Kuzey Afrika, Mısır ve Suriye’de hüküm süren bir Şiî devleti.
[24] Eyyûbîler: Orta Doğu, Mısır, Hicaz, Yemen ve Kuzey Afrika’da hüküm süren bir Türk devleti (1171-1462).
[25] Nizâmü’l-Mülk: Ebû Alî Kıvâmüddîn (Gıyâsüddevle, Şemsülmille) Hasen b. Alî b. İshâk et-Tûsî (ö. 485/1092). Büyük Selçuklu veziri, Orta Çağ İslâm dünyasının en başarılı devlet adamlarından.
[26] Nizâmiye Medresesi: Nizâmü’l-Mülk tarafından başta Bağdat olmak üzere Büyük Selçuklu hâkimiyetindeki çeşitli şehirlerde kurulan medreseler.
[27] Tefeyyüz: Feyiz bulma, ilerleme, yükselme.
[28] İcbar: Zorlama, cebretme.
[29] İkrah: Zorla ve istediği dışında iş yaptırma, zorlama.
[30] Ulûm ve fünun: İlimler ve fenler.
[31] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 283.

Bu konuda geri bildirim bırakın