Cihad Sahasında Bediüzzaman

 Nefisle Cihat

 Nefisle Cihat

Peygamber Efendimiz:

“Âzam-ı cihat[1] cihad-ı nefistir.”[2]ve: “Senin en büyük düşmanın, senin içinde bulunan (senden hiç ayrılmayan) nefsindir.”[3] buyurmakla, ümmetini bu en büyük ve en tehlikeli düşmanla mücâhedeye dâvet etmiştir. Nefisle cihadı, Rasûlullah Efendimiz “cihad-ı ekber” olarak vasıflandırmıştır. Şöyle ki: Peygamberimiz Tebük muharebesinden dönerken buyurdular ki: “Cihad-ı asgardan cihad-ı ekbere döndük.”[4]

“Yâ Rasûlallah! Cihad-ı ekber nedir?” diye sorulduğunda: “Nefisle mücadeledir” diye cevap vermişlerdir.

Bir hadis-i şeriflerinde: “Düşmanlarınızla mücadele ettiğiniz gibi nefsinizle de mücadele edin.” buyurmuşlar, bir diğer hadis-i şeriflerinde ise, nefsini ıslaha gayret eden bir kimsenin mücâhit olduğunu[5] haber vermişlerdir.

Bediüzzaman Hazretleri de:

“Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan âlem-i asgarında[6] cihad-ı ekberle mükelleftir ve ahlâk-ı Ahmediye[7] ile tahallûk[8] ve sünnet-i Nebevîyeyi ihyâ ile muvazzaftır.[9][10] diyerek bu büyük cihada dikkatleri çekmiştir. Yine:

“Nefis kendini serbest ve müstakil ve bizzat mevcut bilir. Ondan bir nevi rububiyet[11] dâvâ eder. Mâbuduna karşı adâvetkârâne[12] bir isyanı taşır.”[13] buyurmakla da, nefsin ne kadar dehşetli bir düşman olduğunu güzelce ortaya koymuştur.

Hakikaten insanın en büyük düşmanı kendi nefsidir. Zira o tezkiye edilmezse; bütün kötülüklerin membaı, bütün isyanların âmiri, bütün fenalıkların kumandanıdır.

Bütün fitne ve fesatların dalâlet ve sefâhatlerin temeli, esası odur. Evet, onun tabiatında kötülüklere, isyana meyil vardır. Hiddet ve öfke ile kalp ve rûhu, akıl ve vicdanı karıştırır, bulandırır, müşevveş eder. Ruhları asabiyet ve azap içinde bırakır. İnsanı günaha ve isyana müptelâ ede ede taa küfre kadar götürür. Zâlim eder, câhil eder, mağrur eder ve onu rububiyet dâvâ edecek kadar alçaltır, zelil eder, rezil eder.

Nefis, ilim ve fazilet ile terbiye edilmezse, hakkı bâtıldan ayıramaz. Neticeleri düşünmez; hazır lezzet ile iktifa eder. Gayr-ı meşru lezzetlere meftundur. Daima kendini beğenir. Kusurunu görmez, hatta görmek de istemez. Kendini medih ve tenzih ederek âdeta takdis eder. Kendi kusurunu görmediğinden ikaz, irşat ve nasihatlere kulağını kapar, ilim ve faziletten mahrum kalır; cehâlet bataklığına saplanır.

O, her insana karşı ayrı bir silah kullanır. Mü’mini fıska sevk eder. Fâsığı günahında ısrar ettirir, tevbeden uzaklaştırır. Zengini kibre, âlimi ucba, âmiri zulme, fakiri şekvâya[14] götürür. Şükür, tevekkül ve rıza kapılarını kapatıp; küfran, yeis ve isyan kapılarını açar.

Onun hile ve desiseleri çok çeşitlidir, had ve hesaba gelmez. Ona “yedi başlı ejder” denilse yeridir. Evet, onun kibir, ucb, riyâ, haset, gadab, dünyaya muhabbet gibi nice başları vardır.

Bundan dolayıdır ki, Hz. Yûsuf (a.s) gibi ulü’l-azm[15] bir peygamber:

وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْسٖيۚ اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّٖي اِنَّ رَبّٖي غَفُورٌ رَحٖيمٌ

“Ben nefsimi kötülüklerden temize çıkarmıyorum. Muhakkak ki nefis şiddetle kötülüğü emreder; Rabbimin rahmet ettikleri müstesna…”[16] buyurarak, nefs-i emmarenin şerrinden Allah’ın rahmetine sığınmıştır.

Nefisle Cihat Niçin Cihad-ı Ekberdir?

Birçok cihetle nefisle cihat, cihad-ı ekberdir. Bunlardan birkaçını nazara verelim:

1. Nefs-i emmare, insana diğer düşmanlardan daha yakındır. Bu düşmanın şerri, uzak düşmanların şerrinden daha büyüktür. O öldürülmedikçe yahut esir edilmedikçe şerrinden kurtulmak mümkün değildir.

2. Nefisle cihat daimîdir, haricî düşmanla cihat ise muvakkattir;[17] hatta bazen hiç vuku bulmayabilir. Vuku bulduğu takdirde de bu cihadı bazı Müslümanların deruhte[18] etmesiyle cihat diğerlerinden sâkıt[19] olur.

Harbe iştirak edenler için de harbin bitmesiyle bu cihat nihayete ermiş olur. Nefisle mücâhede ise böyle değildir. Bu cihatla herkes her zaman mükelleftir. İnsan, günün yirmi dört saatinde, senenin on iki ayında hâsılı ömrünün sonuna kadar yılmadan, usanmadan onunla çarpışmak zorundadır.

Esas mücâhit, birkaç meydan muharebesinde muzaffer olan değil, nefsiyle arslanlar gibi çarpışarak onu mağlup edendir.

3. Haricî düşmanlarla yapılan cihatta insan gâlip olsa, düşmanını öldürse, gazilik gibi şerefli bir unvan kazanır; tarihin şeref levhalarında izzetle yâd edilir. Mağlup olsa şehit olur, velayet mertebesine erişir, kudsî ve daimî bir hayat kazanır. Kabir âleminde evliyalar ile hayatını devam ettirir.

İnsan, nefs-i emmareye mağlup olsa şeytanın kumandası altına girer. Nefsin pençesi altında kahrolur, haysiyet ve şereften mahrum kalır. Hayvanî hislerin esiri olur. Pespâye[20] arzularla ruh ve kalbini azap içinde bırakır. Böylece insaniyetini yer bitirir, mahveder.

“Dünyada çok seneler gam ve keder ve berzahta azap ve zarar ve âhirette cehennem ve sakar belâsını çeker.”[21]

Bediüzzaman Hazretleri, nefsi Hz. Yûnus’u (a.s) yutan balığa teşbih ederek şöyle buyurur:

“Bizim hevâ-yı nefsimiz,[22] hûtumuzdur;[23] hayât-ı ebediyemizi[24] sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hût onun hûtundan bin derece daha muzırdır.[25] Çünkü onun hûtu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hûtumuz ise, yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.”[26]

Nefisle Cihadın Mertebeleri

İbni Cevzî, Zâdü’l-Meâd’inde nefse karşı cihadı dört mertebede mütâlaa etmiştir:

1. Onu ilimle irşad edip hidâyete kavuşturmak.

2. Bu ilmin muktezasıyla amel ettirmek.

3. Bildiğini başka insanlara öğretmek.

4. Bu uğurda başına gelecek belâ ve musibetlere karşı sabır ve tahammül göstermek.

Evet, nefisle mücadelenin ilk ve en önemli mertebesi onu ilmî delillerle ikna edip gafletten, cehâletten kurtarmak, ilim ve irfanla teçhiz ettirmektir. Bu mücâhede, onu tahkîkî îmanın[27] en yüksek mertebelerine çıkarıncaya kadar devam etmelidir. Ancak böylece îman hakikatleri akıldan geçip kalpte tecellî ederek, insanın bütün hissiyat ve latifelerine sirâyet eder. Şeytanın eli artık buralara kadar uzanamaz.

Diğer üç mertebenin tahakkuku, bu mücâhedede muvaffak olmaya bağlıdır.

Nefisle Cihatta Nasıl Muvaffak Olunur?

Bu cihad-ı ekberde muvaffak olmanın yolu nefse muhalefetten geçer. Evet nefis, ancak muhalefet kılıcıyla öldürülür. Kalp ve ruh, nefsin öldürülmesiyle hayat bulurlar. Rûhun izzeti, felah ve necatı nefsin zilletindedir.

Allahu Teâlâ Hazretleri, Hz. Dâvûd’a (a.s) hitaben:

يَا دَاوُ۫دُ اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلٖيفَةً فِي الْاَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوٰى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ اِنَّ الَّذٖينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدٖيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ

“Heva-i nefsine tâbi olma, (tâbi olursan) seni, Allah yolundan saptırır.”[28] buyuruyor. Demek ki nefse düşmanlık Allah’a yakın olmanın en büyük vesilesidir. Allahu Teâlâ Hazretleri’nin mârifet ve muhabbetine tâlip olan bir mü’min, nefisle dostluk edemez. Onunla aralıksız çarpışır; ona gâlip ve mâlik olmaya bütün kuvvetiyle, gayretiyle çalışır. Onu, âmiriyet makamından, memuriyet makamına indirmekle hile ve desiselerinden kurtulabilir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Cennetin etrafı nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle sarılıdır.”[29] buyurmuşlardır. Bu hadis-i şerifin mânâsına göre cennete gitmenin yolu nefse muhalefet etmek, onun hoşuna gitmeyen şeylerle amel etmektir. Nefsin hoşuna gitmeyen, yani cennetin etrafını saran şeyler takvâ, amel-i sâlih, istikamet, ihlâs, tevekkül, sabır, şükür, muhabbet, uhuvvet, tevâzu gibi güzel meziyetlerdir.

Hz. Ömer Efendimiz (r.a) takvânın ehemmiyeti hususunda: “Cihadın akvası (en kuvvetlisi) takvâdır.” buyurmuştur.

İşte nefse muhalefet, kalp ve rûhu bu gibi güzel hasletlerle tezyin[30] etmektir.

İnsan bu muhalefetle nefs-i emmaresini mağlup etmeye muvaffak olursa, onun bütün şerlerinden kurtulur, pak ve temiz olur. Allah’tan gelen emirleri kabul eder, nesim-i hidâyeti[31] teneffüs eder. O zaman inâyet güneşi hidâyet ufkunda tulû eder; kalp ve rûhu nurlandırır, vicdan ve hissiyatı ziyâlandırır.

Bu bahsimize Bediüzzaman Hazretleri’nin nefse muhalefet etmeye ve onu susturmaya güzel bir örnek olan şu ifadeleriyle son verelim:

“Ey fahre[32] meftun, şöhrete müptelâ, medhe düşkün, hodbinlikte[33] bîhemta[34] sersem nefsim! Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu; bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medh ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir dâvâ ise, senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura belki bir hakkın var. Hâlbuki sen, daim zemme[35] müstehaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz-i ihtiyarın[36] bulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrin ile tenkis[37] ediyorsun. Gururunla tahrip ediyorsun ve küfranınla iptal ediyorsun ve temellükle[38] gasp ediyorsun. Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil tevâzudur, hacâlettir.[39] Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbinlik değil hudâbinliktedir.[40][41]


[1]           Âzam-ı cihat: En büyük cihat, cihadın en büyüğü.

[2]       Suyûtî, a.g.e., s. 187.

[3]       Ömer Nasuhi Bilmen, 500 Hadis-i Şerif, s. 5.

[4]       Aclûnî, İsmail b. Muhammed, Keşfü’l-Hafâ, Dâru İhyai’t-Türâsi’l-Arabî, II. Baskı, Beyrut 1351, I/424.

[5]       Hadisin aslı şu şekildedir: “(Hakikatte) Mücâhit, nefsine karşı cihat eden kimsedir.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 2/1621; Ahmed, VI, 20).

[6]       Âlem-i asgar: Küçük âlem.

[7]       Ahlâk-ı Ahmediye: Hz. Muhammed’in (s.a.v) ahlâkı, sünnet-i seniyyesi.

[8]       Tahallûk: Ahlâklanma.

[9]       Muvazzaf: Vazifeli, görevli.

[10]      Nursî, Tarihçe-i Hayat, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 55.

[11]      Rububiyet: Rablık.

[12]      Adâvetkârâne: Düşmancasına.

[13]      Nursî, Sözler, s. 523.

[14]      Şekvâ: Şikâyet, yakınma.

[15]      Ulü’l-azm peygamberler: Azim ve sebat sâhibi peygamberler; Allah’ın emirlerini gerçekleştirme hususunda en çok dikkat ve titizlik gösteren peygamberler anlamında bir terim. İslâm bilginleri, Hz. Nûh, Hz. İbrahim, Hz. Mûsâ, Hz. Îsâ ve peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed’i (s.a.v) ulü’l-azm peygamberlerden saymışlardır.

[16]      Yusuf, 12/53.

[17]      Muvakkat: Devamlı olmayan, geçici.

[18]      Deruhte etmek: Üzerine almak, üstlenmek, yüklenmek.

[19]      Sâkıt olmak: Düşmek.

[20]      Pespâye: Aşağılık, bayağı.

[21]      Nursî, Sözler, s. 156.

[22]      Hevâ-yı nefis: Nefsin yasak arzu ve istekleri.

[23]      Hût: Büyük balık.

[24]      Hayat-ı ebediye: Sonsuz hayat, âhiret hayatı.

[25]      Muzır: Zararlı.

[26]      Nursî, Îman ve Küfür Muvâzeneleri, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 140.

[27]      Tahkîkî îman: Allah’ın isim ve sıfatlarını kâinattaki tecellîlerini okuyarak, her şey üzerinde Allah’ın Rablık ve ilahlık unvanını görerek, Allah’ın varlığına ve birliğine îman etmek.

[28]      Sâd, 38/26.

[29]      Nevevî, Riyâz’üs Sâlihîn, s. 76.

[30]      Tezyin: Süsleme, süslenme.

[31]      Nesim-i hidâyet: Hidâyet rüzgârı.

[32]      Fahr: Gurur, övünme.

[33]      Hodbin: Bencil, kibirli.

[34]      Bîhemta: Eşsiz, benzersiz.

[35]      Zemm: Ayıplama, kötüleme.

[36]      Cüz-i ihtiyarî: İnsandaki çok az irade serbestliği.

[37]      Tenkis: Eksiltme, değerini indirme.

[38]      Temellük: Sâhiplenme.

[39]      Hacâlet: Utanç.

[40]      Hudâbin: Allah’ı tanımak.

[41]      Nursî, Sözler, s. 245.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X