Dersaadet Kitabı
Bir ara İstanbul’da iken, Şevket Eygi Bey’in yayınevinde Münevver Ayaşlı Hanımefendi’nin “Dersaadet” isimli kitabı nazarıma ilişti. Kitabı elime aldım ve biraz okudum. İstanbul’da yatan sahâbîlerin isimlerini, türbelerini ve İstanbul’un kaç kez muhasara edildiğini, tarihî seyir içinde usta bir lisanla anlatmıştı.
Daha sonra kitabın tamamını okuduktan sonra Münevver Hanım’la tanışmak istedim. Bazı arkadaşlarla beraber ziyaretine gittik. Beni takdim ettiler. Erzurum’da oturduğumu ve Risale-i Nur’a hizmet ettiğimi söylediler. O da:
“Evet, ben Erzurum’u çok severim. Erzurum’u ziyaret ettim. Hatta Ayaz Paşa Câmii’sini benim kayınpederimin babası yaptırmış ve câmiye kendi adını verdirmiştir.” dedi. Kendisi oldukça yaşlı, fevkalade kültüre sâhip, hakiki bir Osmanlı hanımefendisi idi. Ben de ona “Dersaadet” isimli kitabını okuduğumu bu kitabın gelecek nesillere ışık tutacak bir mahiyette olduğunu söyledim ve “İstanbul’u çok sevdiğinizi ve Osmanlı’ya hayran olduğunuzu yazılarınızdan anladım.” dedim. Bunun üzerine şunları söyledi:
“İstanbul’u nasıl sevmeyeyim? Osmanlı’ya nasıl hayran olmayayım? Dünyanın en güzel şehridir İstanbul. İstanbul’un da en güzel semti Boğaziçi. İstanbul’un gündüzü gecesinden, gecesi de gündüzünden güzeldir. Onun sevilmeyecek bir yeri var mı ki? Câmileri mi? Sarayları mı? Yalıları mı? İşte bu şehir bize bir Osmanlı yâdigârıdır. Osmanlılara gelince; padişahlarının çoğu evliyâdan idi. Osman Gazi, Orhan Gazi, Sultan Fatih, Sultan Selim şüphesiz birer veli idiler. Kosova’nın şanlı kahramanı Sultan Murat Hüdavendigâr düşman önünde ne kadar korkusuz bir kahraman ise; Allah huzurunda da O’nun korkusundan titreyen âciz bir kul idi.” dedi.
Derken gözüm masanın köşesinde duran ve üzerinde rahmetli Başvekil Adnan Menderes’in fotoğrafı bulunan gümüş bir çerçeveye takıldı.
Dedim ki:
“Anladığım kadarıyla Menderes’i de seviyor ve takdir ediyorsunuz.”
Cevaben:
“Elbette. Nasıl takdir etmeyeyim? Menderes bu milletin sevgisini kazanmış, şerefli, haysiyetli, dürüst ve çalışkan bir devlet adamıydı. Bu milletin hem maddî hem de mânevî terakkisine sebep olan âlicenap bir liderdi. On sene zarfında fevkalade hizmetler yaparak bu vatanı imar etti. Türkiye’yi ileri bir seviyeye getirdi. Milleti huzur ve rahata kavuşturdu. İşte bu gelişmeleri hazmedemeyen dış ve iç düşmanlar el ele vererek, menfî bir hava oluşturup, o kanlı ihtilâli, maalesef, dünyanın gözü önünde yaptılar. İşin gerçeği, memleketi elli yıl geri götürdüler. Bu ihtilâli yapanlar hem tarih karşısında, hem insanlık önünde, hem de Allah huzurunda mes’uldürler.” dedi ve ekledi:
“Şu tarihî bir gerçek ki; her başarılı devlet adamının arkasında bir mânevî sultan vardır. Osman Gazi’nin Şeyh Edebali’si, Fatih Sultan’ın Akşemseddin’i, Sultan Selim’in İbni Kemal’i gibi. Dünyanın sayılı cihangirlerinden olan İskender’in kudret kaynağı da Aristo idi.
Menderes de Bediüzzaman gibi bir zâtın himayesinde idi. O gidince istinatgâhı kalmadı, bu acı ve talihsiz netice ortaya çıktı. Zira biliyoruz ki, merkezî şahsiyetler yerlerinden oynatıldığı an, kütlenin ipi kopar.”
Bediüzzaman’dan bahsedince ben hanımefendiye Üstad Hazretleri hakkındaki görüşlerini sordum.
“Bediüzzaman muhakkak ki her yüz senede gelen mücedditlerden biridir. O bir mutasavvıf, bir tarikat şeyhi değil, tüm insanlığın necat ve kurtuluşunu gaye edinen bir mücâhit, bir aksiyon adamıydı. Onun hedefi memleket gençlerini dalâlet ve sefâhatin pençesinden kurtarmaktı. Bunda da muvaffak oldu. O bütün hayatını vatan ve milletin saadet ve selameti uğrunda sarf eden vefakâr, âlicenap bir kahramandı. İrfanına hayran kalmamak elde değil. Bizim gibi birçok edibin kitapları kütüphâne raflarında tozlanmaya terk edilmişken, Bediüzzaman’ın yazmış olduğu Risale-i Nur Külliyatı elden ele, gönülden gönüle, ilden ile okunarak yayılmaktadır. Allahu Teâlâ ona ilim ve irfan dairesinde yüksek bir makam ihsan etmişti.
O, teknolojinin ve fennin alabildiğine geliştiği bu asırda, Kur’ân’ı anlamada yeni bir devrin kapısını açmıştır. Kendine yapılan bunca zulme karşı inandığı yoldan hiç ayrılmadı, dâvâsından taviz vermedi. Felsefe ve fikrin aldandığı noktalarda âdeta bir hâkimlik vazifesi gördü. Bediüzzaman’ın hayatı, Sokrates’ın hayatına benziyor. Sokrates da memleketten memlekete, mahkemeden mahkemeye, hapisten hapse sürgün edildi. Kendisine her türlü ezâ ve cefa reva görüldü. Şimdi bu zulümleri yapan hâkimlerin ne isimleri, ne de namları kaldı. Ama Sokrates’ın fikirleri asırlardan beri devam ediyor. Üstad’ın fikirleri de kıyâmete kadar devam edecektir. Şüphesiz o, tarihin dikkat ve hayranlıkla kaydedeceği müstesna şahsiyetlerden biridir.” dedi.

Bu konuda geri bildirim bırakın