Hayatım Hatıralarım

Tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’dan Dinlediklerim

Tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’dan Dinlediklerim

1968 veya 1969 yılı idi. İstanbul’da Mustafa Polat: “Hocam! İbrahim Hakkı Konyalı’nın çok zengin bir kütüphânesi var. Kendisi yaşlı, çoluk çocuğu da yok. Eğer münasip görürseniz, beraber ziyaret edelim. Belki bu arada kütüphânesini Yeni Asya Gazetesi için almaya muvaffak oluruz.” dedi. Ben de, “Peki” dedim. Bir akşam, Mustafa Polat ve Harun Keleş ile birlikte İbrahim Hakkı Konyalı’nın evine gittik. Evi Boğaziçi’nde denize nâzır çok mükemmel bir villa idi. Bizi izzet ve ikram ile karşıladı.

İbrahim Hakkı Konyalı

Mustafa Polat “Mehmed Kırkıncı benim Hocam’dır. Erzurum’dan teşrif ediyor. Sizi görmek arzu etti.” dedi. İbrahim Hakkı Konyalı da: “Tanıştığımıza çok memnun oldum. Ben Erzurum’u Konya kadar severim. Onun tarihini yazdım. Evliyâlar yatağı bir şehir. İnsanı mert, misafirperver ve samimidir.” dedi. Sonra sohbetimizin bir yerinde: “Doğrusu ben Nur talebelerini çok severim. Fakat bunların içinde Mustafa Polat’ın yeri daha başkadır.” dediğinde kendisine:

“Nur talebelerini niçin çok seviyorsunuz?” diye sordum.

“Nur talebelerinden tanıdığım her gencin bir fazilet örneği olduğunu, ibâdetine fevkalade dikkat ettiğini görüyorum. Bu yaşımda bunların bu hâllerine doğrusu gıpta ediyorum. Bunlar memleketin maddî ve mânevî kurtuluşuna, terakki ve teâlîsine çalışan fedakâr mücâhitlerdir.” diye cevap verdi.

“Peki, Mustafa Polat’a olan bu farklı teveccühünüz neden?” diye sordum.

“Cenâb-ı Hak buna öyle bir kabiliyet vermiş ki, genç olmasına rağmen bu Bâb-ı Âli’de kalemiyle hakkı ve hakikati; îman ve Kur’ân düşmanlarına karşı en güzel bir şekilde müdafaaya çalışıyor. Ayrıca zâtında mütevazı ve güzel bir ahlâka da sâhip bir insan. Yakın bir tarihte Bâb-ı Ali’de parmakla gösterilen, sayılan ve sevilen bir yazar olacaktır.” dedi.

“Üstad Bediüzzaman’ı nasıl tanıdınız?” diye sordum.

“Üstad’ın İstanbul’a ikinci gelişinde, ben üniversite son sınıf talebesiydim. Hocalarımızdan biri de Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi idi. O bize bir gün ders esnasında:

“Çocuklar; Şark’tan bir âlim İstanbul’a geldi. Bu zât ulûm-u akliye ve nakliyede engin ve zengin bir ilme sâhip olmakla beraber, müstesna bir istidat ve kabiliyete de haizdir.” dedi ve onunla mutlaka görüşmemizi tavsiye etti. Hoca’mızın Bediüzzaman hakkındaki bu sözleri bizim merakımızı tahrik etti. Biz de o muhterem zâtı Şekerci Han’ında ziyaret ettik ve birkaç kez sohbetlerinde bulunduk.

“O sohbetlerde Üstad’ımızın en çok dikkatinizi çeken ve takdir ettiğiniz yönleri nelerdir?” diye sordum.

“Estağfirullah, bütün İstanbul ulemâsının takdir edip, beğenip, baş tâcı ettiği ve kendisine Bediüzzaman lakabını verdiği bir zât hakkında, ben ne söyleyebilirim. Üstad ender rastlanan bir fikir ve aksiyon adamıydı. Onu bütün cepheleriyle anlatmaya benim imkânım yoktur. Fakat erbâb-ı kalem olan mâhir insanlar, istikbalde onu inşâallah bütün yönleriyle anlatacaklardır.” dedi ve şunu ilâve etti:

“Üstad’ın İstanbul’a ikinci gelişinde nazar-ı dikkatimi çeken bir hususu anlatmak isterim. O zaman ben genç bir gazeteciydim. Üstad muktezayı hâle mutabakatta çok maharetli idi. Herkesin seviyesine göre konuşur ve davranırdı.” dedi ve sonra şu misalleri verdi:

“İstanbul’da isyan eden kırk bin hamala karşı tesirli bir nutuk irad etti ve bu nutku ile hamalları isyandan vazgeçirerek itaat etmelerini sağladı. İşte burada asıl mahareti şu idi: Hamallık mesleğini o kadar sevdirerek izah etti ki, biz bile içimizden “Keşke biz de hamal olsaydık.” diye geçirdik.

Meclis reisi Mecdi Bey’i ziyaretinde biz de gazeteci olarak yanında bulunduk. Mecdi Bey’le o kadar yüksek bir seviyede konuşma yaptı ki, Bediüzzaman’a muhatap olmak için “Keşke biz de Mecdi Bey’in seviyesinde olsaydık.” dedik.

31 Mart Hâdisesi’nde isyan eden sekiz tabur askeri, onların hâlet-i rûhiyesine muvafık olarak yaptığı konuşma ile itaate getirdi ve böylece büyük bir musibetin önünü aldı.”

İbrahim Hakkı Bey bu misalleri verdikten sonra:

“Size Üstad’la ilgili bir hâtıra daha anlatayım.” dedi ve onun misafirlere karşı gösterdiği nezâkete hayran kaldığını ifade ederek şu olayı anlattı:

“Türkistanlı meşhur seyyah, büyük bir İslâm âlimi ve mücâhidi olan Abdurreşid İbrahim[1] Dâru’l-Hilafet olan İstanbul’a geldiğinde Bediüzzaman Hazretleri’ne misafir olmuştur. Abdurreşid bey, çok iri yapılı, babayiğit biri idi. Yemesi, içmesi fevkalade idi. Üstad ise az yer, üç bardaktan fazla çay içmezdi. Abdurreşid İbrahim Bey tahminime göre yirmi bardaktan fazla çay içti. Üstad da onu yalnız bırakmadı. O çay içmeyi bitirinceye kadar Üstad da onunla beraber çay içti.”

Abdurreşid İbrahim

Ziyaretimiz son bulup ayrılırken, ben kendisine ayrıca Erzurum Tarihi’ni yazdığından dolayı takdir ve teşekkürlerimi arz ettim.


[1]       Kendisi Türkistanlıdır. Ülkesinin insanlarını irşad için senelerce çalışmış, büyük gayretler sarf etmiş, daha sonra mânevî bir işaretle aile fertlerini Türkistan’da bırakarak İstanbul’a gelmiş. İstanbul ulemâsıyla görüşmüş. Bediüzzaman Hazretleri’ni ziyaret etmiş ve Japonya’ya giderek vefatına kadar Çin ve Japonya’da İslâmiyet’i anlatmış. O bölgelere İslâm’ı götüren ilk mürşit olmuş. Türbesi Tokyo’dadır.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X