İnsan, Millet ve Devlet

Emanet

Emanet

اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ 

“Allah, sizlere emaneti ehline vermenizi emreder.”[1]

Emanet; emin olmak, emin olunan şey demektir ve hıyanetin zıddıdır.

Cenâb-ı Hak insanları hiçbir zaman başıboş bırakmamıştır, hikmeti gereği insanları talim ve terbiye için birçok peygamber göndermiştir. Hz. Îsâ’nın (a.s) dini tahrif olduktan sonra, insanlar bir fetret dönemine girdiler; dalâlete ve sefâhete dalarak bir vahşet dönemi yaşadılar. Kadınların hiçbir değeri yoktu, kız çocuklar diri diri toprağa gömülüyordu. Haklı değil, kuvvetli olan üstündü. Kendi elleriyle yaptıkları putlara tapıyorlardı.

İşte bu bâtıl itikatları kalp ve gönüllerden izale edip; îman, adâlet, istikamet, iffet ve emanete riayet gibi güzel ve yüksek hakikatleri ikame edecek bir kurtarıcı beklenirken, âhirzaman nebisi olan Hz. Muhammed (s.a.v) zuhur etti. Halkı hak yoluna dâvete başladı. Bütün cihanı ihata eden o vahşetleri ve bâtıl itikatları yavaş yavaş izale etmeye muvaffak oldu. Kendisine ihsan olunan Kur’ân-ı Kerîm’in nûruyla insanları tenvir etti. Ailevî ve içtimâî hayatın temeli olan sıdk, istikamet, ahde vefa ve emanete riayet gibi ulvî meziyetleri gönüllere nakşetti. Çünkü dünya ve âhiret saadetinin temeli bu gibi yüksek seciyelerdir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) dost ve düşmanlarının itimadını kazanarak emin unvanını almıştır. Peygamber Efendimize sadece dostları değil, düşmanları dahi kaybetmekten korktukları kıymetli mallarını emanet olarak bırakırlardı. Bu güvenilirliğini hem şahsî hayatında hem de cemiyet hayatında göstermiştir. Peygamber Efendimizin (s.a.v) yolunda giden, ona itaat ve inkıyat eden mü’minler de emniyetin birer teminatçısıdırlar.

Peygamberimiz emanete çok ehemmiyet vermiştir. Çünkü ferdi ve içtimâî hayatın devam ve bekāsı, insanlar arasındaki işbirliği ve yardımlaşma iledir. Bunun rûhu da emanete riayettir. Eğer buna dikkat edilmezse, toplum kısa zamanda altından kalkılamayacak zararlara maruz kalır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadislerinde: “Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların selamette olduğu kişidir. Mü’min de insanların malları ve canları hususunda kendisine emniyet ettiği kişidir.”[2] buyurmuştur.

Günümüzde, genel itibariyle insanlar arasındaki itimadın sarsılması, istikamet, adâlet ve emanet gibi duyguların kaybolması, cemiyet hayatını derinden yaralamaktadır.

Emniyet ve âsâyişin olmadığı bir ortamda, huzur ve mutluluğun varlığından söz edilemez. Cemiyetteki her bir fert diğerlerinin maddî ve mânevî hukukunu muhafaza ile mükelleftir.

Peygamber Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Ganimetin (yani devlet malı ve millî servet), fakir fukaraya uğramadan sadece zenginler ve mevki sâhibi kişiler arasında tedavül eden bir meta hâline geldiğinde, ümmetimin üzerine belaların inmesi vâcip olur.”[3]

Peygamber Efendimiz bir hadislerinde de şöyle buyurmuştur:

“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mesulsünüz. İmam (devlet reisi) çobandır ve sürüsünden mesuldür. Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mesuldür. Kadın, evinin çobanıdır ve sürüsünden mesuldür. Hizmetçi, efendisinin malının çobanıdır ve o da sürüsünden mesuldür.”[4]

Bu hadisten anlaşıldığına göre, mesuliyet dairesi oldukça geniştir. Devlet idarecileri yanında bütün fertlere de şümulü vardır. Göz, kulak, gibi âzâlar da insana birer emanettirler ve insan, bu emanetlerden sorumludur. Şu hâle göre herkes kendisine emanet edilen şeyleri muhafaza edip etmediğinden âhirette hesaba çekilecektir.

Bu hadis-i şerifte gayet güzel ve beliğane bir teşbih vardır. Şöyle ki:

Nasıl bir çoban, kendisine emanet edilen sürüyü en emin, en faydalı yerlerde otlatır, şefkat ve merhametle muamele eder ve onları vahşi canavarlardan ve hırsızlardan korursa; bir devlet reisi de haricî düşmanlara karşı vatanı ve milleti muhafaza etmesi yanında, idare ettiği insanların maddî ve mânevî hukuklarını da korumakla mükelleftir. Derecelerine göre, değişik makamlardaki idarecilere de hükümleri altında bulunan insanlar ve onların malları birer emanettir, aralarında adâletle hükmedip, hak ve hukuklarını gözetmekle mükelleftir. Aksi takdirde âhirette sorumlu olurlar.

Hâne reisinin aile fertlerine karşı vazifesi, onların nafaka, giyecek, hüsn-ü muaşeret konularındaki haklarını tam olarak gözetmek ve çocuklarını çağın şartlarına göre yetiştirmektir.

Kadın da evinin çobanıdır. Çocuklarına iffet, istikamet, ilim ve irfan gibi mânevî değerleri tâlim ettirmekle mükelleftir. Kocasına da itaat etmekle ve onun namus ve haysiyetini muhafaza ile sorumludur.

Dinimiz emaneti ehline vermeyi emreder. Zira ehline verilmeyen emanet zâyi olur. Bu hususta şu hadis ne kadar ibretlidir:

Bir Arabî (bedevî), Peygamber Efendimize gelir ve:

“Kıyâmet ne zamandır?” diye sorar. Peygamber Efendimiz:

“Emanet zâyi edildiğinde kıyâmeti bekle!” buyururlar.

Bunun üzerine Arabî:

“Emaneti zâyi etmek nasıl olur Ey Allah’ın Rasûlü?” diye sorunca, bu kez Hz. Peygamber Efendimiz:

“İş, ehil olmayana verildiğinde kıyâmeti bekle!” diye cevap verir.

Demek ki, iş ehline verildiği takdirde dünya bâkî kalır ve devam eder. Şu hâlde bir millet emanete riayet etmekle devam eder ve bâkî kalır.

Bunun içindir ki, Kur’ân-ı Kerîm’de buyurulmaktadır:

اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ اِنَّ اللّٰهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِهٖ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ سَمٖيعاً بَصٖيراً

“Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder. Muhakkak ki, Allah her şeyi bilen ve görendir.”[5]

İdari makamlar da birer emanettir. Buralara liyakatsiz kimselerin gelmesi, vatan ve milletin zarar görmesine sebep olur.

Toplumu meydana getiren fertlerin birbirlerine olan itimat ve emniyetleri çok önemlidir. Bunlar bir toplumda âsâyişin teminatıdırlar.

Emniyetin olmadığı yerde çalışma ortamı da olmaz, ticaret yapılmaz. Birbirlerine güvenmeyen insanlar bir araya gelerek ortaklık kuramazlar. Güven duygusu kişiler arasında olduğu kadar; kurumlar, milletler ve devletler arasında da çok önemlidir.

Fırsat buldukça birbirinin maddî ve mânevî hukukuna tecavüz eden bir millet düşünelim. Acaba bu millet huzur ve refah ile yaşayabilir mi? Sadece kendi nefsini düşünüp şahsî menfaatini umumun menfaatine tercih eden bir insandan âlicenaplık, fedakârlık, hak ve hukuka riayet gibi ulvî meziyetler beklenebilir mi? Böyle bir insan, icabında millet ve devletin malını gasp ve irtikâp etmekten geri kalır mı? Bu gibi insanlardan teşekkül eden bir milletten, terakkî ve tekâmül beklenebilir mi?

Hz. Ömer (r.a) bu konuda şöyle buyurmaktadır:

“Bir adamın namazı, orucu seni aldatmasın. Ne kadar oruç tutup namaz kılsa da, emanete hıyanet edenin îmanı kemale ermemiştir.”

Özet olarak emaneti üç başlık altında toplayabiliriz:

Birincisi; Cenâb-ı Hakk’ın insanlara emir ve yasaklarını ihtiva eden Kur’ân-ı Kerîm ve onu tefsir eden Peygamber Efendimizin (s.a.v) sünnet-i seniyyesidir. İnsan, Cenâb-ı Hakk’a ezelde verdiği sözü yerine getirmeli ve bütün ömrünü O’nun rızası yolunda geçirmelidir.

İkincisi; insanın rûhu, aklı, bütün hissiyatı ve organları gibi ailesi ve çocukları da birer emanettir. Rûhunu ve hissiyatını Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği şekilde kullanmazsa, aile fertlerine İslâmî terbiye vermezse, emanete hıyanet etmiş olur.

Üçüncüsü; insanın içinde yaşadığı vatan ve beraber bulunduğu milleti de birer emanettir. Bunlara karşı görevlerini hassasiyetle yerine getirmelidir.


[1]       Nisâ, 4/58.

[2]       Buhârî, Îman 4, 5, Rikak 26; Müslim, Îman 64-65.

[3]       Süyûtî, Câmiü’s-Sağir, 1/101.

[4]       Buhârî, Ahkâm, 1; Müslim, İmaret 20; Tirmizî, Cihad 17.

[5]       Nisâ, 4/58.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X