Erzurum’da Bir Bayram Havası
1946 yılında Demokrat Parti kuruldu. Böylece halka ve ehl-i ilme yıllardan beri yapılan şiddet ve sıkıntılar bir derece de olsa azaldı. Bu sayede köy ve kentlerde bir rahatlama oldu.
14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti kāhir bir ekseriyetle iktidara gelince, maddeten ve mânen bir ferah ve sürur devri başladı. İnsanlar âdeta kıştan bahara, zulmetten nûra çıkmış gibi idiler. Bundan önceki yıllar insanlar bir taraftan maddî sıkıntı içerisinde yaşarken, diğer taraftan da madden ve mânen huzursuz, perişaniyet içindeydiler. Bir köyde sadece birkaç hâne kendini geçindirebiliyordu. Bununla beraber bütün mâneviyat ve feyiz kaynakları da kurutulmuştu.
Demokrat Parti iktidara gelince, ilk icraatı olarak ezanın tekrar Arapça olarak okunmasını sağlamak oldu. Ezan-ı Muhammedî, 10 Ocak 1932 senesinden itibaren Türkçe olarak okunmaya başlanmıştı. Minarelerden Allah’ın büyüklüğünü ifade eden, insanın kalbine ve rûhuna inşirah veren ‘Allahu ekber, Allahu ekber’ nidaları yerine, ‘Tanrı uludur, Tanrı uludur’ sesleri söylenmeye başlanmıştı. Bu durum mü’minlerin rikkatine dokunur, fevkalade rahatsız eder, onları karamsarlığa sevk eder ve sürekli olarak ağlamalarına sebep olurdu.
16 Haziran 1950 yılında ikindi vaktinden itibaren ezanın aslıyla okunacağını haber alan Erzurum halkı, o gün sokaklara döküldü.
Caddelerde ve sokaklarda âdeta bir bayram havası yaşanıyordu. Ehramlı ve çarşaflı hanımlar toprak evlerin üstüne çıkmış, ezanın okunmasını bekliyorlardı. Kurban Bayramında her köşede bir hayvan kesildiği gibi, o gün de insanların ekserisi Tebriz Kapı mevkiinden Lala Paşa Câmii’ne kadar dizilmiş, kurban edeceği hayvanları dışarı çıkarmış, ezanın okunmasını bekliyorlardı. Kiminin elinde bir koyun, kiminin elinde bir koç, bazılarının yanında bir tosun ve bir kısım insanların yanlarında da birkaç düve olduğu hâlde, büyük bir iştiyak ve hasretle ezanın okunmasını bekliyorlardı.
Minarelerden Ezan-ı Muhammedî okunmaya başlayınca, herkes bir sürur içerisinde bıçağını kurbanının boğazına çalmıştı. İnsanlar tekbirlerle kurbanlarını kesiyor, kadınlar ve yaşlı insanlar da gözyaşı döküyorlardı. Bütün bunlar sevinç ve şükür gözyaşları idi. Zira, tam 18 yıl devam eden bir zulüm bitmiş ve o büyük hasret sona ermişti. Biz de büyük bir huzur ve sürurla arkadaşlarla beraber Fetvahâne’ye (Müftülüğe) gittik. Müftü Solakzâde Sâdık Efendi sevincinden ağlıyordu. Bizi görünce ellerini kaldırdı ve şöyle dua etti: “Yâ Rabbi! Ölmeden önce bu günleri bizlere gösterdin ya, sana sonsuz şükürler olsun.”
On sekiz yıldır hüzün ve kederinden ağlayan ehl-i îman, şimdi de, sürur ve sevincinden ağlıyordu. Bu bakımdan, o günü unutmak asla mümkün değildir. O zamanlar iletişim araçları yaygın değildi. Sonradan haber aldığımıza göre, başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin birçok ilinde de aynı sevinç ve heyecan yaşanmıştı.
Cenâb-ı Hak, Adnan Menderes’ten ebediyen razı olsun, makamını âlî eylesin! Onun bu büyük hizmeti inşâallah günahlarına kefâret olur. Nitekim Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Adnan Menderes’e yazmış olduğu bir mektubunda: “…Ezan-ı Muhammedî’nin (a.s.m.) neşriyle demokratlar on derece kuvvet bulduğu gibi; o vakit âlem-i İslâm’ın teveccühünü kazandıkları gibi, başkalarının zâlimane kabahatları onlara yüklenmez fikrindeyim. Dindar Demokratlar, hususan Adnan Menderes gibi zâtların hatırları için, otuz beş seneden beri terk ettiğim siyasete bir-iki saat baktım ve bunu yazdım.”[1] sözleriyle onu takdir etmiştir.
Cenâb-ı Hakk’a nihayetsiz hamd-u senâlar olsun ki, artık o karanlık günler çok geride kaldı. Maddî ve mânevî bakımdan her gelen gün, geçen günlerden daha güzel ve daha aydınlık. Zira Üstad’ımızın: “Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sadâ, İslâm’ın sadâsı olacaktır!”[2] müjdesi her geçen gün tahakkuk etmektedir.
[1] Nursî, Emirdağ Lâhikası, Emirdağ Lâhikası, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, II/182.
[2] Nursî, Sünûhat, RNK Neşriyat, İstanbul, s. 44.

Bu konuda geri bildirim bırakın