Nur’ları Tanımam ve Erzurum’daki İlk Dersler
Hocam Faruk Efendi’den, Bediüzzaman’la ilgili hâtıralarını dinledikten sonra, bende de Bediüzzaman’ı tanımak ve eserlerini okumak hususunda şiddetli bir merak uyandı. Yıl 1947 idi. Sonunda Üstad’a bir mektup yazarak kitaplarından istemeye karar verdim. Hüsrev Ağabey ile bize elle yazılan risalelerden gönderdi. Onları okumaya başladık.
O sıralarda, askerlik şubesi müdürü Haydar Efendi’yle tanıştık. Üstad’ı daha önceden duymuş, aramıza katılıyor ve Risale-i Nur derslerini dinliyordu. O zamanlar Risale-i Nur’u sadece ilim öğrenmek için okuyorduk. Hizmet diye bir şey bilmiyorduk.
1946’dan 1950’ye kadar Üstad’ın kitaplarını okumaya ve fert fert başkalarına okutmaya devam ettik. Murat Paşa Câmii’nin yanında câmiye ait boş bir medrese vardı. Mehmed Şercil Polat, o mahallenin muhtarını tanıyordu. Bu medreseyi, muhtardan terzi dükkânı olarak cüz’î bir fiyatla kiraladık. Orada üç beş kişi ile ders yapmaya başladık. Her Çarşamba muhakkak ders yapardık. Bazen ikindi namazından sonra da dersler oluyordu. Çarşamba günleri Şercil Polat, yatsı namazından sonra câmi cemaatini medreseye dâvet ediyordu. Ben de onlara Risale-i Nur okuyordum. Artık her yatsı namazından sonra câmi cemaati de medresemize gelip ders dinliyorlardı.
O zamanlar Mesnevî-i Nuriye henüz tercüme edilmemişti. Ben de Mesnevî-i Nuriye’nin Arapça’sından okuyup cemaate ders yapıyordum. Ancak gelenlerin bir kısmı aşk ve şevk ile dinliyor, bir kısmı ise uyukluyordu. Ben onların bu hâllerinden çok rahatsız oluyordum.
Mâlî durumumuz iyi değildi. Bir sonbaharda medreseye kömür almamız gerekiyordu, ama paramız yoktu. O zamanlar kömürün tonu 30 lira idi. Bir cuma gecesi o kaygı ile yattım. Rüyamda bir adam bana beş tane yüzük verdi. Birden uyandım. Uyanınca kendi kendime, “Keşke uyanmasaydım.” dedim.
O zamanlar bizim evimiz Gülahmet Mahallesi’nde idi. Ben Cuma namazlarını mahallemizdeki Kemhan Câmii’nde kılıyordum. Yine bir gün Cuma namazını kılmak için câmiye gittim. Cuma’dan çıktıktan sonra bizim köylü Hacı Ömer Efendi’yi gördüm. Torunlarından biri de benim yanımda Arapça ders okuyordu. Beni görünce derslerin devam edip etmediğini sordu. Devam ettiğini söyledim. Yanımdan ayrılırken elini birden pardösümün cebine soktu. Ben şaşırdım. O gittikten sonra elimi cebime attığımda bir zarf olduğunu anladım ve zarfı hemen açtım. İçinde beş tane 10 liralık vardı. Böylece rüyamın tâbiri ortaya çıktı. Hemen Murat Paşa Medresesi’ne koştum. O yıl kömür paramızı böylece temin etmiş olduk.
İşte bu zor şartlar altında derslerimizi devam ettiriyorduk. O zamanlar misafirlerimizi oturtacak kilimimiz bile yoktu. Hasır serip misafirlerimizi o hasırlarda ağırlıyorduk. Bir sobamız vardı ama her tarafı kırık döküktü. Yandığı zaman dumandan duramıyorduk, yanmadığı zaman da soğuktan donuyorduk. Paramız olmadığı için de yenisini alamıyor, mecburen onu kullanıyorduk.
Aradan iki üç yıl kadar geçti. Ben, Şercil Polat Ağabey ve Zeki Çiğdem’den başka dâvâya sâhip çıkan hiç kimse olmadı. Bu hâlden hepimiz rahatsız idik. Sonunda Üstad’a bir mektup yazdım:
“Üstad’ım; insanlar bizi dinlemiyorlar, Risale-i Nur’a bir türlü sâhip çıkmıyorlar. Hiç çoğalmıyoruz.” dedim.
Üstad’dan mektubumuza şöyle bir cevap aldık:
“Bir şehirde bir tek Nur talebesi olsa ve parmakla gösterilse, o şehir benimdir.”
Biz ise bir değil üç kişiydik. Bu mektup bizi aşka ve şevke getirdi.
O yıllarda her yeni mesele zuhur ettikçe Üstad’a mektup yazar, fikrini sorardık. Böyle birkaç mektup yazmış idik ki, Üstad’dan şöyle bir mektup geldi:
“Siz her mesele için bana mektup yazmayın. Bir mesele zuhur ettiğinde bir araya gelin, müşavere edin ve kararınızı hemen uygulayın.”
Ben aynı zamanda Kurşunlu Medresesi’nde Arapça dersler de veriyordum. Okuttuğum talebelere Risale-i Nur’u anlatıyor, dersler yapıyordum.
O sıralarda Hacı Musa Güngör ile tanıştık. Mâlî durumu yerindeydi. O’na:
“Seninle birkaç yere seyahat edebilir miyiz?” dedim.
“Olur Hocam. İstediğin yere gideriz” dedi. Buna çok sevindim. Onunla birlikte Bayburt’a, Kelkit’e, Gümüşhane’ye, Erzincan’a ve Tercan’a gittik. Yol paralarını o veriyordu. Aslında yol parası çok fazla değildi ama bizde hiç para yoktu.

Hacı Musa Güngör
Alvarlı Efe Hazretleri’nin müritleri her Perşembe günü toplanıyorlar ve zikrediyorlardı. İçlerinde Naim Hoca ve Osman Demirci Hoca da vardı. Efe Hazretleri’nin Üstad’a olan muhabbetinden ve Nur hizmetini benimsemesinden dolayı hepsi Risale-i Nur talebelerini severlerdi. Onlara zikirden sonra biraz Risale-i Nur okurduk.
Perşembe akşamları onlar zikir yaparlar, biz bir köşede otururduk. Güzel ve mânidar gazellerle zikirlerini bitirdikten sonra çay faslında “Gazel okuma sırası bana geldi.” der ve Risale-i Nur okumaya başlardım. Böyle devam ederek birbirimize alıştık. Samimiyetimiz her geçen gün daha da arttı. Yanlarına dışarıdan yabancı birisi gelse, hemen bizi dâvet ederlerdi. Bazen de Murad Paşa Câmii’ndeki medresemize gelirlerdi. Yine bir gün Naim Hoca, “Bugün mühim bir misafirimiz var, mutlaka gelin.” dedi. Biz de akşam dâvete icabet ettik. Onlar zikirlerini, tef çalarak ve gazel söyleyerek yaptılar. Sonra semaver geldi, çay faslı başladı. Naim Hoca “Şimdi gazel sırası size geldi, sizleri dinleyelim.” dedi. Ben de “Nur Âleminin Bir Anahtarı” kitabını Vahdettin Hızıroğlu’na verdim. “Bu gazeli bir oku da dinleyelim.” dedim.

Vahdettin Hızıroğlu
O okudu, ben de izah ettim. Dersten sonra gelen misafir elini uzatarak “Kitaba bakabilir miyim?” dedi. Kitabı aldı ve baktı. Sonra o zikredenlere dönüp: “İki saat böyle yorulup terleyeceğinize, bu eseri okumanız daha faydalı olur.” dedi. Sonra Naim Hoca o misafiri bize tanıttı. Misafir, Şeyh Şamil’in torunlarından Kurmay Binbaşı Mehdi Sungur idi.
Bir gün Alvarlı Efe’nin Suriye’deki hâlifelerinden Mehmed Efendi’nin oğlu Abdurrahman Efendi Erzurum’a geldi. Kendisi ulemâdan bir zât idi. Osman Hoca da onu alıp medresemize getirdi. Orada sohbet ettik ve Lem’alar’dan Kayyum ismini okuduk, ben de izah ettim. Dersten sonra Abdurrahman Efendi ayağa kalkarak:
“Ben hocalık hayatımda birçok kitap okudum. Gerek Suriye’de gerek Anadolu’da birçok âlimle görüştüm. Ancak Kayyum isminin bu şekilde güzel izahına ilk defa şâhit oldum.” dedi. Sonra Osman Hoca ve oradakilere:
“Bu kitapları muhakkak okuyun.” dedi.
Murat Paşa Medresesi bizim hem toplanma yerimiz, hem de adresimiz oldu. Üstad Hazretleri o zaman bize:
“Kendi evlerinizi medrese yapınız.” buyurmuştu. Üstad’ın bu tavsiyesine uyarak ev derslerine başladık.
O zamanlar Kâmil Sirkeci isminde bir zât vardı. Kendisi hamam işletiyordu. Bir gün o da derslerimize katıldı. Dersten sonra, memnuniyetini ifade etti ve derslere devam edeceğini söyledi. Kâmil Efendi’nin şehirde ayrı bir itibarı vardı. Belediye’de çalışan Hilmi Aydos da Kâmil Efendi sayesinde derslere başladı.
Bir mübârek kandil gecesi için dersi nerede yapalım, diye kardeşlerle müşavere ederken, Kâmil Efendi: “Hocam, bugün hamamın soyunma odalarını kapatayım, içeriye kimseyi almayayım ve bu gece dersi orada yapalım.” dedi. Biz de memnuniyetle kabul ettik. Bölgedeki çeşitli câmilere dağıldık, câmiden çıkanları geceyi kutlamaya dâvet ettik. Terzi Lütfü Efendi:
“Ben de Kadana Câmii’ne gideyim.” dedi ve yatsı namazına Kadana Câmii’ne gitti. Cemaat içerisinde bir de binbaşı varmış. Lütfü Efendi namazdan çıkarken onu da dâvet etmiş. Binbaşı ile birlikte derse geldiler. Resmî elbisesi üzerindeydi. Bir kardeşimiz 11. Lem’a’yı okudu, ben de izah ettim. Sünnete dair olan bu risale herkesi hayran bıraktı.
Binbaşı dersi çok büyük bir zevk ve dikkatle dinliyordu. Lütfü Efendi binbaşıyı uğurlarken, dersi nasıl bulduğunu sormuş. Binbaşı da:
“Sus! Sus!” demiş, “Şu anda içimde öyle bir zevk var ki, sabah tabura gittiğimde, taburdaki arkadaşlar bunu bilseler beni keser bu zevki içimden alırlar…”
Lütfü Efendi gelip bunu bize anlattığında çok sevindik ve şevkimiz kat kat arttı. Eşref Binbaşı böylece derslere başladı, Risale-i Nur’u okudu ve sonunda iyi bir Nur talebesi oldu.
Üstad Hazretleri ara sıra gönderdiği lâhikalarla hem bize şevk veriyor, hem de Risale-i Nur’u etrafa yaymamızı istiyordu. 1954 yılında gönderdiği bir lâhikada: “Risale-i Nur’daki şefkat, vicdan, hakikat, hak, bizi siyasetten men’etmiş. Çünkü masumlar belâya düşerler, onlara zulmetmiş oluruz.”[1] diyor ve bizim Birinci Dünya Savaşı’ndan beri askerî bir istibdat altında olduğumuzu belirtiyordu. Biz buna çok şaşırmıştık. Çünkü o zamanlar Rüştü Erdelhun Genel Kurmay Başkanıydı. Menderes’e son derece saygı duyuyordu. Memlekette bir istibdat havası hissedilmiyordu. Âsâyiş berkemaldi. Böyle iken, Üstad’ın gönderdiği bu lâhikaya hayret etmiş ve bir mânâ verememiştik. Ama yine de:
“Üstad’ın bir bildiği vardır.” diyorduk. 1960’ta ihtilâl oldu. Üstad’ın görüşünün ne kadar isabetli olduğunu anladık. Göz altına alınarak Sivas kampına sürüldüğümüzde, bu lâhikayı kamptaki herkese okudum.
Daha sonraki günlerde Sivas kampında Üstad’ın 1954’te Adnan Menderes’e yazdığı mektubu okuduk. Üstad bu mektubunda Menderes’i şöyle ikaz ediyordu:
“…Ey dindar ve dine hürmetkâr Demokratlar! Siz bu iki partinin gayet kuvvetli ve zevkli ve cazibedar nokta-i istinadlarına mukabil, daha ziyâde maddî ve mânevî cazibedar nokta-i istinad olan hakaik-i İslâmiye’yi nokta-i istinad yapmaya mecbursunuz. Yoksa sizin yapmadığınız eskiden beri cinayetleri, nasıl eski partiye yüklüyorlarsa, size de yükleyip; Halkçılar ırkçıları elde edip, tam sizi mağlub etmeye bir ihtimal-i kavî ile hissettim ve İslâmiyet nâmına telaş ediyorum.”[2]
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Bediüzzaman Hazretleri I. Cihan Harbi’nden bu yana askerî istibdat altında olduğumuzu gördüğü gibi, 1960 ihtilâlini de yüksek ferâsetiyle hissetmiş ve Adnan Menderes’i bu güzel mektubuyla ikaz etmişti.
O zaman Celal Bayar Amerika’ya gidip geliyordu. Menderes’in bir ayağı Avrupa’daydı. Hasan Polatkan, Fatin Rüştü Zorlu gibi çok zeki bakanlar da varken onlar bu tehlikeyi sezmemişler, fakat Üstad tehlikeyi sezmiş ve 1954’te bu mektubu yazmıştı.
Sivas kampında birçok Demokrat Partili vardı. Ocak başkanları, il başkanları hep oradaydılar. Onlar Bediüzzaman’ın bu mektubunu dinleyince, hayrete kapılıp parmak ısırdılar.
[1] Nursî, Şuâlar, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 295.
[2] Nursî, Emirdağ Lâhikası, II/169.

Bu konuda geri bildirim bırakın