Bediuzzaman’ı Nasıl Tanıdım

Eski Van Niye Böyle Harabe Hâlde Bırakılmıştı

Eski Van Niye Böyle Harabe Hâlde Bırakılmıştı

Kale üzerine çıktık. Şimdi, kale burçlarından birisinin üzerindeyiz. Artık Van ovası ayağımızın altında bir haliçe[1] gibi… Şehir ve gölü daha net olarak görebiliyoruz. Ermeni mezâlimiyle yakılmış, yıkılmış ve viraneye dönmüş eski Van şehrini bu hâkim noktadan tekrar seyre koyuldum. Hem seyrediyor, hem de şu sorularıma cevap arıyordum: Bu zengin ve bereketli ova, şu berrak pınarlar, selsebil gibi akan şu çeşmeler niçin böyle perişan ve mahzun bırakılmıştı? Ecdad yadigârı bu binalar, bu kubbeler, bu minareler, mescidler, bu hamamlar, bu medreseler neden tamir edilmemiş ve böyle yüzüstü terk edilmişti? Bu şehri tamir ve ihyâ edeceklerine, neden ayrı bir şehir kurmayı tercih etmişlerdi?

Sorularımın cevabını sanki viranelerden aldım. Lisan-ı hâl ile şöyle diyorlardı:

“Bunun iki sebebi var: Biri, Haçlı zihniyetinin bir neticesi olan Ermeni zulmünü hem gelecek nesillerin, hem de bütün dünyanın nazarına bir ibret levhası olarak arz etmek. Diğeri, burada işlenen hunhar zulümlerin canlı belgeleriyle iç içe yaşamanın ızdırabından bir derece uzak kalmak.” Kalenin üzerinde etrafı seyrederek gezdik. İkindi namazını cemaatle edâ ettikten sonra kalenin dibinde okunan dersin devamını dinledik:

“Dâüssıla tâbir edilen iştiyak-ı vatan hissi beni vatanıma sevk etti. Madem öleceğim, vatanımda öleyim diye Van’a gittim.

Her şeyden evvel, Van’da Horhor denilen medresemin ziyaretine gittim. Baktım ki, sair Van hâneleri gibi onu da Rus istilâsında Ermeniler yakmışlardı. Van’ın meşhur kalesi ki, dağ gibi yekpare taştan ibarettir. Benim medresem onun tam altında ve ona tam bitişiktir. Benim terk ettiğim yedi-sekiz sene evvel, o medresemdeki hakikaten dost, kardeş, enis talebelerimin hayâlleri gözümün önüne geldi. O fedakâr arkadaşlarımın bir kısmı hakiki şehid, diğer bir kısmı da o musibet yüzünden mânevî şehid olarak vefat etmişlerdi. Ben ağlamaktan kendimi tutamadım ve kalenin taa medresemin üstündeki iki minare yüksekliğinde medreseye nâzır tepesine çıktım, oturdum. Yedi sekiz sene evvelki zamana hayâlen gittim. Benim hayâlim kuvvetli olduğu için, beni o zamanda hayli gezdirdi. Etrafta kimse yoktu ki, beni o hayâlden çevirsin ve o zamandan çeksin. Çünkü yalnız idim. Yedi sekiz sene zarfında gözümü açtıkça bir asır zaman geçmiş kadar bir tahavvülât görüyordum. Baktım ki, benim medresemin etrafındaki şehir içi Kaledibi mevkii, bütün baştan aşağıya kadar yandırılmış; tahrip edilmiş. Evvelki gördüğümden şimdiki gördüğüme, güya iki yüz sene sonra dünyaya gelip, öyle hazîn nazarla baktım. O hânelerdeki adamların çoğu ile dost ve ahbab idim. Kısm-ı azamı Allah rahmet etsin muhaceret ile vefat etmişler, gurbette perişan olmuşlardı. Hem Ermeni mahallesinden başka Van’ın bütün Müslümanlarının hâneleri tahrip edilmiş gördüm. Benim kalbim en derinden sızladı. O kadar rikkatime dokundu ki, binler gözüm olsaydı beraber ağlayacaktı. Ben, gurbetten vatanıma döndüm; gurbetten kurtuldum zannediyordum. “Vâ esefâ” gurbetin en dehşetlisini vatanımda gördüm.”[2]

Hem dersi dinliyor, hem de derste bahsi geçen viraneleri, harabeleri hazîn hazîn seyrediyordum. Ermenilerin bu vatanda işledikleri emsalsiz cinayet katliam tablolarından birisiyle karşı karşıyaydım. Kubbeleri çökmüş câmileri, şerefeleri yıkılmış ince zarif minareleri tarifsiz hisler içinde temâşâ ediyordum. Evet, burada her şey hazindi. Minareler kederli, kubbeler mahzundu. Minberler, mihraplar kan ağlıyordu. Etrafımı kuşatan geniş sahralar, mahzun görünüşlü dağlar ve engin semâ da bu viranelerin matemini tutuyordu. Bu dayanılmaz manzara karşısında, gönül âlemimde hüzün ve keder bulutları katmer katmer teşekkül ederek gözyaşlarımı akıtıyordu. Gökyüzünü de siyah bulutlar kaplamıştı. Derken yağmur aheste aheste yağmaya başladı. Sanki âsuman gözyaşlarıyla hissiyatımıza ortak oluyordu. “Yağmur yağmıyor, âsuman ağlıyor bu mezâlime. Mâzi ağlıyor, hâl ağlıyor… Bu hıçkırıklara kulak tıkanırsa istikbal de ağlar!” dedim.

Vakit akşam üzeriydi. Tarihin ciğersûz vak’alarını bir sır küpü gibi saklayan bu kaleyi, şu ayağımız altında serili duran hazîn ve perişan harabeleri, beri taraftaki yıkık medreseyi ve her şeyiyle tarih olan bu mekânı arkamızda bırakarak, Van’a dönmek üzere, kaleden aşağıya doğru inmeye koyulduk.


[1]       Küçük halı. Kilim. Seccâde.

[2]       Nursî, Lem’alar, s. 288-289.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X