Gönül Damlaları

Gayyur ve fedakâr kardeşim Orhan Bey

Gayyur ve fedakâr kardeşim Orhan Bey

26 Mart 1986 tarihli mektubunuzu almak şerefine nail oldum. El-minnetü lillah[1] tekrar be tekrar okudular, dinledim. Hizmet-i Kur’âniye’ye ait gayret ve himmetlerinizden kalben mahzuz,[2] vicdanen mesrur oldum. O gibi diyarlarda aşk ve şevk ile deruhte[3] ettiğiniz bu kudsî hizmet sizler için bir fevz-i azimdir.[4] Cenâb-ı Hak himmetinizi âlî, iştiyakınızı ziyâde etsin.

Aziz Efendim…

Vazifeniz kudsîdir, ulvîdir, küllîdir. Anladığıma göre bu asrın hidâyet ve saadeti, sulh ve selameti gâliben bu Risale-i Nur’un hizmetine bina edilmiştir. Evet insan, rûhunun saffetini, kalbinin kuvvetini, vicdanının ziyâsını, fikrinin derinliğini, aklının nûrunu, hissiyatının ulvîyetini biiznillahi teâlâ[5] bu kudsî hizmette bulacaktır. Binâenaleyh bu hizmet bütün beşeriyet için bir bârika-i saadettir,[6] bir nesim-i necattır[7] denilse sezâdır, becâdır.

Seyyiata[8] müstağrak[9] bu fakir ve hakirinizin[10] hâl-ü ahvâlinden soruyorsunuz; günahların tesiriyle müteessir ve muzdarip olup nefsinin ıslah ve terbiyesine çalışmaktadır. İnşaallah dualarınızın bereketiyle bunda muvaffak olursa bir derece bahtiyar sayılır. Evet, bir derece dedik, çünkü endişe-i âkıbetten[11] gelen ızdırap insanı bir ağlatırdı. Bazen yerden bir saman çöpü alır, “Keşke şöyle bir çöp olsaydım” derdi.

Ağabeylerin hâl ve ahvalinden suâl ediyorsunuz; hamd olsun iyidirler. Pür şevk ve sürura müstağraktırlar.

Merhametlidirler, şefkatlidirler…

Hizmetin inkişaf ve neşvünemâsında bütün ruh-u canlarıyla gayrettedirler. Bizleri birer yâr-ı vefâdar gibi meveddet[12] ve muhabbetle mütelezziz[13] ve neşedar ediyorlar.

Ruhları ulvî, gönülleri mütevazıdır…

Samimidirler, saygılıdırlar…

Feragat sâhibidirler, fedakârdırlar…

“O erler ki gönül fezasındalar,
Toprakta sürünme ezasındalar”

mısralarını şair sanki bunlar için demiş. Evet, onlar, arş-ı mârifete yükselmek istîdadında olanların ayakları altına omuzlarını vermektedirler. Bütün mü’minleri uhuvvet ve muhabbetle kucaklamaktadırlar. Sönmez birer meşale gibi etraflarını tenvir[14] eder, ziyâlandırırlar. Kalplere sürur, ruhlara inşirah verirler. Üstâd’ımızın hizmetinde bulundukları o çetin dönemde zaruret ve meşakkatin en sakil[15] yükleri altında kaldıkları hâlde dâvâlarından zerre kadar taviz vermemişlerdir. Biiznillah hâlen de öyledirler. Lisan-ı hâlleriyle sanki “Bir elime Güneş’i, bir elime Ay’ı verseniz, yine bu dâvâdan vazgeçmeyeceğim”[16] diyorlar.

Doğrusu onlarda öyle yüksek meziyet ve âli seciyeler vardır ki, şayet o seciyeler tecessüm etseler, her biri ayrı ayrı birer kudsî melek olurlar.

Ağabeyler ve kardeşler hakkında ortaya atılan iddia ve ithamlara gelince; bilmem ki ne diyeyim. Miyar[17] ve mizanınız kalp ve vicdanınız olsun.

Malumunuzdur ki, hâdise ve hakikatleri idrak ve ifhamda insan aklı çok zaman âciz kalıyor, temyiz[18] ve tefrik etmede, hüküm vermede yanılıyor, zulme düşebiliyor. Bu hikmete binaen Cenâb-ı Hak, ruh ve kalbimizin merkezinde vicdan denilen bir nûr-u basiret ve kuvve-i mümeyyize[19] koymuştur. Taa ki akim, âciz kaldığı hususlarda hayrı şerden, menfaati zarardan, hakkı bâtıldan temyiz ve tefrik edebilsin ve insan haksızlığa, zulme düşmekten kurtulsun. Peygamberimiz (s.a.v): “Hüküm nasıl verilirse verilsin; siz yine kalbinize, vicdanınıza, nefsinize müracaat edin.”[20] buyurmakla bu hakikate remz etmiştir.

Bu hakikate binaen bizler, hâdiseleri değerlendirirken vicdanımızın sesine daima kulak vermek ve kendimizi onun murakabesinde tutmak mecburiyetindeyiz. Evet, vicdanın, insaf ve merhametin şânı, kardeşlerin hakk-ı hayatına, şeref ve haysiyetine riayet etmektir.

Kastamonu Lâhikası’nda geçen:

“Bugünlerde hatırıma geldi ki, hayat-ı içtimâiyeye giren hangi şeye temas etse, ekseriyetle günahlara maruz kalıyor. Her cihetle günahlar serbestçe insanı sarıyorlar. Bu kadar günahlara karşı insanın hususi ibâdeti, takvâsı nasıl mukabele edebilir? diye meyusâne[21] düşündüm.”[22]

ifadeleriyle Üstâd’ımızın ne kastettiğini soruyorsunuz. Hemen belirtelim ki, zaruretlerin icabı hepimiz hayat-ı içtimâiyenin içindeyiz. Memuru, esnafı, doktoru, hastası, hocası, talebesi, imamı, cemaati, şehirlisi, köylüsü ve hakeza hepimiz hayat-ı içtimâiyenin içindeyiz. Zalim ve gaddar medeniyetin açtığı gediklerden günahların çığ gibi hücumunu da görüyoruz. O sefâhat rüzgârlarının, dalalet fırtınalarının kat kat çelik istihkâmları[23] delip geçen radyasyonun şuâları misillü hayat-ı içtimâiyeye nüfuz ile kalplerde, ruhlarda, vicdanlarda, iffetlerde tedavisi çok müşkül derin cerihalar, rahneler açtığını müşâhede ediyoruz.

Bu zamanın Hekim-i Lokman’ı olan Üstâd’ımız, mezkûr ifadeleriyle bir durum değerlendirmesi, bir hâl tasviri yapmıştır. Malumunuz olduğu üzere söz konusu mektubun devamında da şöyle buyurmaktadır:

“Hayat-ı içtimâiyedeki Risale-i Nur talebelerinin vaziyetlerini tahattur ettim. Risale-i Nur şakirtleri hakkında necatlarına ve ehl-i saadet olduklarına dair kuvvetli işaret-i Kur’âniye’yi[24] ve beşaret-i Aleviyeyi ve Gavsiyeyi[25] düşündüm. Kalben dedim ki: “Her biri bin yerden gelen günahlara karşı bir dil ile nasıl mukabele eder, galebe eder, necat bulur?” diye mütehayyir[26] kaldım. Bu tahayyürüme[27] mukabil ihtar edildi ki:

“Risale-i Nur’un hakiki ve sâdık şakirtlerinin mâbeyinlerindeki[28] düstur-u esasiye[29] olan iştirak-i a’mâl-i uhreviye[30] kanunu ile ve samimi ve hâlis tesânüd sırrıyla her bir hâlis hakiki şakirt bir dil ile değil, belki kardeşleri adedince diller ile ibâdet edip istiğfar ederek bin taraftan hücum eden günahlara, binler dil ile mukabele eder. Bazı melâikenin kırk bin dil ile zikrettikleri gibi, hâlis, hakiki, müttakî bir şakirt dahi kırk bin kardeşinin dilleri ile ibâdet eder, necata müstahak ve inşaallah ehl-i saadet olur. Risale-i Nur dairesinde sadakat ve hizmet ve takvâ ve içtinab-ı kebâir derecesiyle o ulvî ve küllî ubûdiyete sâhip olur. Elbette bu büyük kazancı kaçırmamak için takvâda, ihlâsta, sadakatte çalışmak gerektir.”[31]

Görüldüğü gibi Üstâd’ımız hayat-ı içtimâiyeden çekilmeyi değil, hücum eden binler günahlara karşı takvâ, ihlâs ve sadakat ile Nur’a çalışması gerektiğini ve ancak bu takdirde iştirak-i a’mâl-i uhreviyeden alınacak feyz ve kuvvetle, hücum eden bütün bu günahlara mukâbele edebileceğini ifade buyuruyor. Üstâd’ımız, Eşref Edip’le mülakatında da bu dehşetli durumu: “Karşımda müthiş bir yangın var…”[32] şeklinde dile getiriyor ve devamında, “…o yangını söndürmeye, îmanımı kurtarmaya koşuyorum…” demekle de Nur talebelerinin bu yangın karşısında takınmaları gereken tavrı açıkça ortaya koyuyor.

İkinci sualinize gelince, “Ağabeyler arasındaki meşrep farklılığından” kastedilen mânânın fikrî farklılık olmayacağı bedîhî[33] bir hakikattir. Fakat herkesin fıtratı bir olmaz. Lihikmetin[34] yaratılıştan birtakım mizaç farklılıkları mevcuttur. İşte bu fıtrî hâlden meşrep farklılıkları ortaya çıkmaktadır. Fıtrat farklılıkları neticesi ortaya çıkan nazlanmalara gelince; bu yaranın tedavisi için başta İhlâs Risaleleri, Uhuvvet Risalesi, Hizmet Rehberi ve Üstâd’ımızın hayat-ı içtimâiyeye dair yazdığı mektuplarını mâbeynimizde çok okumak, düşünmek ve tefekkür etmek Nur’un ahlâkıyla tahalluk[35] etmek ve onu kendimize mizaç etmek mecburiyetindeyiz. Bunları daha önce gönderdiğimiz “Müspet Hareket” mektubunda tafsilatıyla izah etmiştik. Sualinizin mufassal[36] cevabını onda bulabilirsiniz.

Ayrıca bilvesile Ramazan-ı şerifinizi, seksen küsur sene ibâdete denk olan Leyle-i Kadr’inizi ve mağfiretimize medâr olan iyd-i şerifinizi[37] tebrik ederim.

Pür şevk, hamiyetli ve vefakâr kardeşim;

Bilmem ne hikmettir; insan sevinç duyduğu herhangi bir şeyi bir dostuna, dostlarına hatta elinden gelse bütün âleme duyurmak için daima bir vesileyi muntazırdır.[38] Bu bakımdan sizin mektubunuza cevapla birlikte İstanbul’daki intibalarımı da yazmak istiyorum.

Ramazan’dan evvel İstanbul’a gitmiştik. Her nasılsa İstanbul bu defa bana bir başka göründü. Dünyada ne kadar sürur ve saadet var ise cümlesi sanki İstanbul’un âfâkında,[39] zemininde, çiçeğinde, çimeninde, selvisinde, çınarında, mâbedinde, makberinde,[40] dağında, bayırında, denizinde, karasında, câmiinde, minaresinde, mihrabında, minberinde toplanmıştı. Onları Fatih’in rûhunu, dâvâsını, gayesini ihyâ edecek nesl-i cedîdin[41] gelmesinden aldıkları süruru paylaşıyorlar gibi gördüm ve hissettim.

İstanbul zaten güzeldir ve zâtında şirindir. Çünkü sun-u İlâhi[42] ile takarrür[43] etmiş bir zevk-i bedîînin[44] kaynağıdır. Onun –mesela Boğaziçi ve Çamlıca gibi– bir manzarası bile kalpleri hassas, hissiyatları ulvî olan edipleri ve şairleri ömürleri boyunca kendine meftun etmiş, onları düşündürmüş, konuşturmuş, yazdırmıştır. Her an başka letâfet kesbeden esrarlı renklerinin ihtişam dolu zenginliği ise, mâhir ressamları bile taklitte âciz bırakmıştır. Yok ya; şayet olsa, onda kusur arayan münekkid[45] gözler yorulur fakat hiçbir fütur[46] bulamaz.

Evet, Feyyaz-ı Kudret o beldeye, manzarası ehl-i temâşâ ve tefekkürü meftun edecek, tabii, tarihî/mânevî ve mimarî öyle harikulâde şeyler hediye ve behiye[47] etmiştir ki, onları tâdat[48] ve tasvir etmenin nihayeti gelmez. O’nun letâfet-i bedîîyesi[49] ona cihân içinde bir cihân değeri kadar baha kazandırmıştır.

Bu değerler bir gerçek olmakla beraber İstanbul’un esas güzelliği kendisine o güzellikleri veren Cenâb-ı Hakk’ın nâm-ı Celil’ini asırlar boyunca kâinata bihakkın ilan eden maddi ve mânevî kahramanlara sadef olması cihetidir.

Evet, İstanbul esas itibariyle güzel bir sedef idi. Lakin incisizdi. Güzel bir ceset idi, fakat ruhsuzdu. Feth-i Mübin’le rûhuna, canına, incisine kavuştu. Cihânbaha bir değerden, cennetâsâ bir kıymete yükseldi. Bu onun hakkıydı. Zira rahmeten li’l-âlemin[50] olan Peygamberimizin (s.a.v) irfan ve hidâyet meselesinin kıtalara intikaline vesile oldu ve olmaktadır da… Bu noktalardan Kur’ân’ın iltifatını, Peygamberimizin (s.a.v) senâsını kazandı.

Bununla beraber İstanbul bu ruhtan az çok uzaklaşmakla senelerdir mahzun idi, mükedder idi… Fakat bu gidişimde ehl-i hizmetin himmet ve gayreti neticesi İstanbul’u mutlak bir şevk içerisinde gördüm. Sanki bir menzil-i mukaddesten esen yeller o belde-i tayyibeyi[51] mükedder[52] eden kirli havaları yavaş yavaş tasfiye ediyor… diye iz’an ettim.

Şimdi artık İstanbul neşeli ve sevimli idi. Benim de şevkimi tezyid,[53] zevkimi taltif ediyordu. Hakikaten o günden itibaren rûhumun mizacında bir tazelenmek neşesini buldum. İstanbul şimdi apayrı bir iklim içerisine girmişti. Nesimin latif latif esmeleri gönülleri tazelendirerek engin engin dalgalandırıyordu. Mevsim de cennet-tuba[54] bir bahar idi. Hareketler bereketli idi. Ufuklar geniş ve revnakdâr,[55] etraf mütebessim ve neşeli idi. Âsuman oldukça rûşen, zemin ise mümbit[56] idi. Rahmet bulutları neşe ve sürurundan âheste âheste gözyaşlarını; zevk ve safâyı fazilette, huzur ve sükûnu ebedî saadette arayan bahtiyar gençlerin gönüllerine serpiyordu.

Artık hayaller, umutlar hakikate inkılâp ediyor, ezelî bir neşve, süflî[57] arzulardan kaynaklanan muvakkat[58] neşeye galebe çalıyor. Fecr-i cedîdin[59] engin ve rengin şafakları, yerini hayat-ı sermediyeyi[60] ihyâ edecek o haşmetli güneşe bırakıyor.

Fecr-i sâdığın[61] başladığı dünden, kemale erdiği bugüne fevc fevc nesl-i cedîd geliyor. O nesl-i cedîd ki; mukaddesatına, tarihine, vatan, millet ve devletine bağlı şuurlu ve keskin nazarlı, hâsılı “Zifiri karanlıkta ak sütün içinde ak kılı fark edebilecek…” bir gençlik, bir nesil…

Elhamdülillah bahtiyarız, mesuduz. Hamd olsun o Nûr-u Feyyaz’a ki bu şems-i saadeti bizlere gösterdi.

Hülâsâ-i kelâm, sizin de içinde bulunduğunuz bütün nesl-i cedîdi;

‘Sin’inde, binler saadet ve selâmet, ‘Lâm’ında nihayetsiz bir izzet ve letâfet, ‘Mim’inde, ise samimane muhabbet ve meveddeti[62] ihtiva eden Allah’ın selâmıyla selâmlayıp Hâfız-ı Zülcelâl’e emanet ediyorum…


29 Mayıs 1986
Mehmed Kırkıncı


[1]       El-minnetü lillah: Minnet ancak Allah’ındır. Ancak Allah’a minnet edilir.

[2]       Mahzuz: Hoşlanmış, haz ve zevk almış, hoşnut, memnun.

[3]       Deruhte etmek: Üzerine almak, üstlenmek, yüklenmek.

[4]       Fevz-i azim: Büyük zafer.

[5]       Biiznillahi teâlâ: Yüce Allah’ın izni ile.

[6]       Bârika-i saadet: Saadet pırıltısı.

[7]       Nesim-i necat: Kurtuluş esintisi, rüzgârı.

[8]       Seyyiat: Kötülükler, fenâlıklar, günahlar.

[9]       Müstağrak: Batmış, dalmış, içine gömülmüş, gark olmuş.

[10]      Hakir: Eskiden bir kimsenin kendisi için kullanıldığı tevâzu sözü, bendeniz.

[11]      Endişe-i âkıbet: Gelecek endişesi.

[12]      Meveddet: Sevme, sevgi, muhabbet.

[13]      Mütelezziz: Tat alan, lezzet bulan, hoşlanan, zevk alan.

[14]      Tenvir: Aydınlatma, nurlandırma.

[15]      Sakil: Sıkıntı veren, bunaltan, bunaltıcı, ağır.

[16]      bk. Sîretu İbn Hişam, 1/266; İbnu Seyyid’n-nas, Uyunu’l-eser, 1/132; İbn Kesir, es-Sîretu’n-Nebeviye, 1/474; Beyhakî, Delail’u’n-Nübüvve-şamile, 2/63; Taberî, 2/218-220.

[17]      Miyar: Bir kimseyi veya bir kavramı değerlendirebilmek yahut hakkında doğru hükme varabilmek için başvurulan, herkes tarafından kabul edilmiş, yerleşmiş prensip, ölçü.

[18]      Temyiz: Ayırma, ayrılma, seçme, seçilme.

[19]      Kuvve-i mümeyyize: Cenâb-ı Hakk’ın varlıkları ve o varlıklara lâzım olan şeyleri birbirinden ayırt etme kuvveti.

[20]      Müsned, 4/228; Mecmâu’z-Zevâid, 1/175,10/297; Darimi, Büyu, 2; Süyûtî, Câmi’u’s-Sağîr, 1/40.

[21]      Meyusâne: Ümitsizcesine.

[22]      Nursî, Kastamonu Lâhikası, s. 82.

[23]      İstihkâm: Düşmana karşı savunmak için yapılan yer, siper.

[24]      İşaret-i Kur’âniye: Kur’ân’ın işareti.

[25]      Beşaret-i Aleviye ve Gavsiye: Hz. Abdulkadir Geylanî ve Hz. Ali’nin müjdesi.

[26]      Mütehayyir: Şaşkın, hayrete düşen.

[27]      Tahayyür: Hayrete düşme, şaşma.

[28]      Mâbeyn: Ara.

[29]      Düstur-u esasiye: Esas düstur, temel prensip.

[30]      İştirâk-i a’mâl-i uhrevî: Âhirete ait işlerde mânen ortak olma.

[31]      Nursî, Kastamonu Lâhikası, s. 82.

[32]      Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 12.

[33]      Bedîhî: İspat gerektirmeyecek kadar açık.

[34]      Lihikmetin: Bir hikmet için.

[35]      Tahalluk: Ahlâklanma, huy edinme.

[36]      Mufassal: Ayrıntılara girilerek geniş biçimde anlatılan.

[37]      İyd-i şerif: Mübârek bayram.

[38]      Muntazır: Bekleyen, gözleyen.

[39]      Âfâk: Göğün yerle birleşmiş gibi göründüğü kısımlar, ufuklar, her taraf, etraf, çevre.

[40]      Makber: Mezar, kabir, medfen.

[41]      Nesl-i cedîd: Gelecek nesil.

[42]      Sun-u İlâhi: Allah’ın halk etmesi, yaratması.

[43]      Takarrür: Bir yerde yerleşmek, karar kılmak.

[44]      Zevk-i bedîî: Estetik zevki.

[45]      Münekkid: Eleştiren, tenkit gözüyle bakan.

[46]      Fütur: Bezginlik, usanç, bıkkınlık.

[47]      Behiye: Güzel, zarif, parlak hediye.

[48]      Tâdat etmek: Saymak.

[49]      Letâfet-i bedîî: Bir şeyin estetiğinde bulunan hoşluk, tatlılık.

[50]      Rahmeten li’l-âlemin: Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz.

[51]      Belde-i tayyibe: Güzel şehir [Büyük ve güzel şehirler, özellikle Medîne-i Münevvere ve –Kur’ân-ı Kerim’de geçen “beldetün tayyibetün” terkîbi, ebced hesabıyla İstanbul’un fethi olan hicrî 857 yılını gösterdiği için– İstanbul hakkında kullanılmıştır].

[52]      Mükedder: Kederli, gamlı, üzgün, mahzun.

[53]      Tezyid: Çoğaltma, arttırma.

[54]      Cennet-tuba: Cennet baharı gibi.

[55]      Revnakdâr: Göz alıcı güzellikte.

[56]      Mümbit: Bol ürün veren, verimli, bereketli.

[57]      Süflî: Aşağılık, âdi, bayağı, değersiz.

[58]      Muvakkat: Geçici.

[59]      Fecr-i cedîd: Yeni gelen gün, sabah.

[60]      Hayat-ı sermediye: Sürekli, devamlı hayat.

[61]      Fecr-i sâdık: Tan yerinde ufuk boyunca görülen ve gittikçe yayılarak güneşin doğuşuna kadar kesintisiz devam eden aydınlık, hakikî fecir, ikinci fecir.

[62]      Meveddet: Sevme, sevgi, muhabbet.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X