Gönül Damlaları

Hamiyetperver kardeşim, İbrahim Erdinç Bey

Hamiyetperver kardeşim, İbrahim Erdinç Bey

Okumakla sürur duyduğum güzel mektubunuzu aldım, fevkalade memnun oldum. Doğrusu üslubunuzdaki zarâfete hayran kaldım.

“Zafer Dergisi’yle yaptığımız hizmeti nasıl görüyorsunuz?” diye soruyorsunuz…

Ne cevap vereyim. Yaptığınız hizmetin ulvîyeti ve kudsiyeti aşikârdır. Güneşin mahiyet-i nûraniyesini tarife ne hâcet? Zaten o kendini arz ediyor. Bu takdirde söze nasıl başlayacağımı bilemiyorum, mütehayyirim.[1] İnanır mısınız kalemi elime aldığım şu dakikada gönlüm bir halecan[2] içindedir ki tarif edemem. Bu takdire şâyân hizmetinizi hakkıyla anlatamayacağımı şimdiden ifade edeyim. Fakat müdekkik[3] bir nazar ile okuyup ve layıkıyla istifade eden birçok genci görüyorum, dinliyorum. Vicdanen lezzet alıyor, kemaliyle iftihar ediyor ve ümitvar oluyorum. Zira bu gibi kudsî hizmetlerle her Müslümanın iftihara hakkı vardır.

Birbirinden daha güzel, daha mükemmel, daha parlak olan hakikatleri ihtiva eden neşriyatınızın vicdanlar üzerindeki tesirini hissediyorum. Zaferi okuyan gençlerin şevk ve metanetlerinin her geçen gün daha da ziyâdeleştiğini müşâhede ediyorum. Umutlarına umut, iradelerine irade, kuvvetlerine kuvvet kattığına inanıyorum. Demek ki Zafer hizmet ediyor, vazife görüyor…

Evet, bugün bitmez tükenmez gayretinizle neşriyat âleminde deruhte[4] ettiğiniz cihad vazifesini, oldukça yerine getiriyorsunuz.

Biiznillah inayet-i İlâhi yâverinizdir. Sizin için en mühim mesele sa’y ve gayretinizde, ihlâs ve sadakatinizde kusur etmemektir. Bu takdirde bîkarar[5] ve dehşetli fırtınaların hücumları sizin dağlar gibi iradenizi sarsamaz. Bilakis, her geçen gün gayret ve himmetinizi arttırır.

Âlicenap ve pürhimmet kardeşim. Belki diyebilirsiniz ki “Memleket çapında, bu sel gibi yıkıcı ve tahrip edici neşriyata karşı bu cüz’î hizmetimizle nasıl mukavemet[6] edebiliriz?

Bu gibi kudsî hizmetlerde aranılan esas kesret[7] değil, ihlâstır, sadakattir. Her şeye bedel teveccüh-i İlâhidir. Malumunuz ki; Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’inde:

قَالَ الَّذٖينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِۙ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلٖيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثٖيرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِرٖينَ

“Nice az cemaatler vardır ki, sayıca kendilerinden çok olan cemaatlere Allah’ın izni ile gâlip gelmişlerdir.”[8] buyurarak İslâm yolunda gayret eden sizin gibi mücâhitlere kuvvet ve cesaret veriyor.

Ve yine Allah’ın inayetiyle Peygamberimizin (s.a.v) bir avuç toprak atmasıyla koca bir düşman ordusunu zîr ü zeber[9] edip Müslümanları muzaffer kılması sizin gibilere bir nümûne-i imtisaldir.

Evet, Zafer inşaallah muzaffer olacaktır.

Zafer ve mukaddesata gönül vermiş bütün neşriyat, menfî ve yıkıcı neşriyata karşı mânevî bir set hükmündedir. Bâriz bir hakikat ki birçok gençleri himaye ediyor, irşad ediyor ve fikir veriyor. Evet, Zafer gençlerimize en büyük bir nokta-i istinad,[10] en ehemmiyetli bir siper ve en metin bir kaledir. Şaibe-i zeval[11] ve tebeddülden[12] münezzeh olan Rabbü’l Âlemin’e tevekkül ile sa’y ve gayret ediniz.

Hakikat şu ki: Sizin bu say ve gayretiniz bu milletin necat ve felahına biiznillah en büyük bir vesile olacaktır. Mevlam Hazretleri şeref ve izzetinizi, şevk ve iştiyakınızı ziyâde eylesin.

Dünyanın bu keşmekeş, dağdağalı ve fırtınalı zamanında, yukarıda dediğimiz gibi Cenâb-ı Hakk’ın sizleri böyle ulvî bir vazifeyle tavzif[13] etmesi bir ihsan-ı İlâhidir.

Zira bugünün insanının îmanını, ahlâkını, hissiyat ve şerefini, vicdanını hedef alan ve mahiyet-i insaniyeti mahveden, hayatın zevkini zedeleyen, hatta tahrip eden bu yılan dişli kalemlere karşı derginizde cihad sahasına atılan ve îman hakikatlerinin nâşiri olan kalemler, Bedir ve Uhud’da kâfirin başına inen kılıçlar kadar ehemmiyetlidir.

Sizler ne kadar bahtiyarsınız. Vazifeniz pek büyük ve ehemmiyetlidir. Çünkü âlemde en büyük bahtiyarlık ve en büyük vazife insanların îman, irfan ve ahlâkına edilen hizmettir. Malum-u âlinizdir ki, rûhun sürur ve saadeti, kalbin saffet ve nezâhati, hayatın lezzet ve ferahı, fikrin vüs’at[14] ve sıhhati îmandadır, irfandadır, iffettedir, edebtedir.

Aziz Efendim;

Muvaffakiyetiniz için dua istiyorsunuz. Zaten hizmetinizi böyle bir zemini ihlâs ve hakikat üzerine bina etmeniz, sizin için rahmet-i İlâhiye’yi celbedecek en büyük bir duadır.

Bütün muvaffakiyet ve muzafferiyetlerin bu esaslara bina edildiği hepimizin malumudur. Sadakatiniz, hüsn-ü niyetiniz, nezâket ve insaniyetiniz de sizin için fiili bir duadır.

Bütün umut ve intizarların böyle hâlisane, sâdıkane hizmetlerden beklenmesi gayet makuldur.

Mâmâfih,[15] Rahmet-i İlâhiye böyle bir hizmet-i kudsiyeyi inayetinden mahrum etmez ümidindeyim.

Neşriyat sahasında kalemle yapılan cihad şehidlerin ve gazilerin süngülerine bedeldir; belki de daha üstündür. Çünkü süngülerin vazifesi mukaddes olmakla beraber bir nevi tahriptir. Ama kalemlerin vazifesi ekseriyetle tamirdir. Süngü hayatın sönmesine, kalem ise ebedî hayatın ihyâsına vesile olur.

Zaten hadis-i şerifte de:

يُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَۤاءِ بِدِمَۤاءِ الشُّهَدَۤاءِ

“Mahşerde ulemâ-i hakikatin sarf ettikleri mürekkep, şehitlerin kanlarıyla muvâzene edilir; o kıymette olur”[16] buyurulmuyor mu?

Evet, kalem insan için ne âlâ mürşiddir! Zira insanları derin gafletten uyandırır. Belki onlara bir anda mesudiyet bahşeder. Yine o kalemdir ki cihânda ne kadar mârifet varsa, insanı ona mâlik eder. Gönüllerde âli hisler uyandırır, tatlı neşeler ihyâ eder, yüksek fikirleri terennüm eder, parlak umutlara mazhar eder. Nice nice hakikatlerden haberi olmayan gâfillerin uyanmasına vesile olur. Zulümatla kapanan gözleri fazilet güneşiyle açar. Manzara-i kâinata mütefekkirane baktırır, düşündürür.

Hem neşriyatınızla bu milletin efkâr ve a’mâline hizmet etmek ve muhtacı olduğu huzur ve istirahatine gayret göstermek bir vazife-i kudsiye ve ulvîyedir. Allah korusun bu gibi neşriyatlar ihmal edilirse, menfî neşriyatın tesiriyle gençlerimiz cehâletten sefâlete, sefâletten sefâhate, sefâhatten de dalalete düşerler, İslâmiyet’i değil belki insaniyeti de kaybederler.

Saadeti sefâhatte arayan bedbaht bilmez ki sefâhat ne zulmanî bir musibettir, insanı zillet içinde yoğurur, mahveder. Ferdi rezil, cemiyeti idlal eder, buhrana düşürür. Hangi aklıselim ve vicdanı kerim bulunur ki bu dehşetli, vahşetli hüsrandan müteessir olmasın?

Bu hizmetperverliğiniz ile şan ve nâmınız ebede kadar devam edecektir.

Parlak bir ufk-u cedidin şuâları bu hâlis hizmetinizden lemean ediyor.

Evet dîde-i istikbalde[17] ciddi bir subh-u saadetin şafaklarını hissediyorum.

İhlâsınıza, insaniyetinize, nezâketinize, hüsn-ü niyetinize gerçekten teşekkürlerimi arz ederim. Hizmetinizin ulvîyetini candan takdir ve tebrik eder, muvaffakiyetiniz için lütf-ü Hak’tan inayetler dilerim.


Haziran 1980
Mehmed Kırkıncı


[1]       Mütehayyir: Şaşmış, şaşırmış, hayrete düşmüş.

[2]       Halecan: Çarpıntı, titreme, yürek çarpıntısı.

[3]       Müdekkik: Dikkatli, inceden inceye araştıran.

[4]       Deruhte etmek: Üzerine almak, üstlenmek, yüklenmek.

[5]       Bîkarar: Kararsız.

[6]       Mukavemet: Karşı koyma, boyun eğmeme, dayanma, direnme.

[7]       Kesret: Çokluk, bolluk, fazlalık.

[8]       Bakara, 2/249.

[9]       Zîr ü zeber: Altüst.

[10]      Nokta-i istinad: Dayanak noktası.

[11]      Şaibe-i zevâl: Yok olup gitme.

[12]      Tebeddül: Başka şekle girme, değişme, tagayyür.

[13]      Tavzif: Vazifelendirme, görevlendirme.

[14]      Vüs’at: Genişlik, bolluk.

[15]      Mâmâfih: Bununla beraber, durum böyle iken.

[16]      İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Bedir Yayınevi, İstanbul 1975, 1:6; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr (Şerhü’l-Câmiü’s-Sağîr), 6:466; el-Aclûnî, İsmâil b. Muhammed, Keşfü’l-Hafâ, Müessesetu’r Risale, Beyrut-Lübnan 2012, 2:561; Suyûtî, el-Câmiu’s Sağir, no: 10026.

[17]      Dîde-i istikbal: Geleceği gören göz.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X