Bediuzzaman ve Tasavvuf

Günümüzde bazı insanların şerîatı yanlış değerlendirdiklerini görmekteyiz. Bu hususta ne dersiniz?

Günümüzde bazı insanların şerîatı yanlış değerlendirdiklerini görmekteyiz. Bu hususta ne dersiniz?

Her nasılsa, insan bilmediği bir meselede, ya ifrat ya da tefrit ile kendini hatadan bir türlü kurtaramaz. Böyle bir hataya düşmemek için öncelikle o şeyin mahiyetini ve hakikatini tahkik etmek icap eder.

Şerîat, Cenâb-ı Hakk’ın kulları için vaz’ettiği dinî ve dünyevî hükümlerin tamamıdır. Diğer bir tâbir ile, ‘Allahu Teâlâ Hazretlerinin beşer âlemine inzal buyurduğu en son ve en kâmil kitap olan Kur’ân-ı Kerim ve O’nun tefsiri olan hadis-i şeriflerle bu iki temel kaynağa dayanan icma ve kıyasların tümüne birden Şerîat’ denir. Bu itibar ile şerîat din demektir, İslâmiyet demektir.

Şerîat, hem itikadî hükümleri hem de fer’î ahkâm denilen ibâdet, ahlâk ve muamelatı ihtiva eden engin ve zengin, fıtrî ve içtimâî bir müessesedir. Yâni, vahy-i İlâhîden sudur ile, hem Hukukullah’ı, hem kul hakkını, hatta hayvanat ve nebatatın hukuklarını bile nazara alan İlâhî bir kanundur.

İslâm dini, fazilet ve hikmet üzerine kurulmuştur. Aklen, mantıken ve örfen faydalı ve güzel olan her şey onun dairesi içindedir. O öyle bir habl-i metin, yani kopmaz sağlam bir ipdir ki, O’na sıdk ile tutunan fert ve cemiyeti, dünya ve âhiret saadetine nâil eyler. Bediüzzaman Hazretleri bu mevzuda şöyle buyurur: “İnsandaki kuvve-i şeheviyye, kuvve-i gadabiyye, kuvve-i akliyye, Sâni’ tarafından tahdid edilmediğinden ve insanın cüz’î ihtiyarisiyle terakkisini temin etmek için bu kuvvetler başıboş bırakıldığından, muamelatta zulüm ve tecavüzler vukua gelir. Bu tecavüzleri önlemek için, cemaat-i insaniyye, çalışmalarının semerelerini mübadele etmekte adalete muhtaçtır. Lakin her ferdin aklı, adaleti idrakten âciz olduğundan, küllî bir akla ihtiyaç vardır ki; fertler, o küllî akıldan istifade etsinler. Öyle küllî bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Öyle bir kanun, ancak şerîattır.”[1]

İslâmiyet, bütün insanların fikir ve hâllerine, fiil ve sözlerine istikamet ve itidal getirmiştir. Evet, bir fikir ve bir hâl ancak Kur’ân’ın hükümlerine uyduğu sürece mâkul ve makbuldür. Onun haricine çıkıldığı takdirde ifrat ve tefrit ile sırat-ı müstakimden uzaklaşılır. Şu hâlde hak ve hakikat, emniyet ve selâmet ancak Kur’ân’ın koyduğu hükümlerdedir.

Kur’ân-ı Kerim, insanın hidâyet ve faziletine, necat ve saadetine vesile olacak bütün hikmetleri muhtevidir. Ciddi bir nazar ve insaflı bir muhakeme ile tahkik edilirse, ihtiyac-ı beşerî ile İslâm dini arasında, ruh ile cesed gibi sıkı bir münasebetin var olduğu görülür. Elbette ki, şerîat-ı Rabbanîyenin, insanların hâl ve istidatlarıyla mütenasib ve idraklerinin ihtiyaçlarına muvafık olması hikmet-i İlâhîyyenin muktezasındandır.

İnsanlık âlemi maddeten ne kadar terakki ederse etsin, yine Kur’ân’ın hükümlerine uymaya muhtaçtır. Zira maddî ve mânevî, ferdî ve içtimâî hakikatlerin hakiki tertib ve tanzimi hep ondadır. Evet, Kur’ân her iki âlemin saadetini temin için nâzil olmuştur. Hakikî huzur ve ciddî saadet O’ndadır. O, nizam ve ahengin temelidir; şüphe ve hileden münezzeh ve müstağnidir. İnsanlara hayır ve şerri bildirerek, onları akıl ve hikmetin dairesine dâvet eder.

Şer’î hükümler çok şubeleri ihtiva eden bir küllîyedir. Bu şubelerden biri: İtikadî ve îmanî hükümlerdir ki, şerîatın temel ve esasıdır. Bir diğeri: İbâdet ve muamelata ait hükümlerdir. Bir diğer şubesi de: Güzel ahlâktır ki, huzur ve saadetin temelidir; bunların her birisi hakkında ciltler dolusu kitaplar yazılmıştır.

Bediüzzaman Hazretleri, “Şerîat, yüzde doksan dokuz ahlâk, ibâdet, âhiret ve fazilete aittir, yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir; onu da ulûlemirlerimiz düşünsünler.”[2] buyurmaktadır. Burada Bediüzzaman Hazretlerinin siyasetten maksadı devlet yönetimine taalluk eden şer’î hükümlerdir. Bu hükümlerin tatbiki ise devletin vazifesidir; bu noktada fertlere bir mesuliyet terettüp etmez.

Zaten devletin vazifesini fertlerin icraya kalkışmaları anarşiyi doğurur. En büyük bir âlim bile olsa ancak Kur’ân’ın hükmünü insanlara tebliğ etmekle mükelleftir; yoksa o hükmü bizzat icra etmeye kalkışamaz. Zira bu vazife, devlete ve onun vazifelendirdiği kimselere aittir. Onlar bu vazifeyi icra etmezlerse mesuliyet kendilerine ait olur.

Şerîatın yüzde doksan dokuzunu teşkil eden îman, ahlâk, ibâdet ve fazileti yaşamak idareci olsun olmasın her Müslüman üzerine farzdır. Müslümanların bu emirleri yerine getirmelerine devletin müdahale etmesi din ve vicdan hürriyetine bir tecavüz olacağından milleti huzursuz kılar ve millî birlik ve beraberlik üzerinde menfî tesir icra eder. Dinini sırf Allah’ın emri olarak yaşayan Müslümanlara devletin karşı çıkması şöyle dursun, yardımcı olması icab eder. Diğer taraftan, devletin vazifesi olan yüzde birlik kısmı, fertlerin bizzat icraya kalkışmaları da halkın devlet yönetimiyle karşı karşıya gelmesine yol açar. Her iki davranış da doğru değildir; huzuru bozucu ve anarşiyi teşvik edicidir. Bu noktada çok dikkatli ve çok hassas olmak icab eder.

Bu vesileyle çok önemli gördüğüm bir noktaya da değinmek istiyorum: Îman, itikad, ibâdet, ahlâk, adalet ve hukuk gibi mefhumlar, İslâm dininin ayrı birer şubesidir. Allah’a îman ve O’nu tasdik etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, haccı îfâ etmek şerîatın birer emridir. İçtimâî hayatın âhenk ve huzurunu temin eden, hürmet ve merhamet de şerîattandır ve yine Allah’a, Peygambere ve ûlu’l-emre itaat de şerîatın emirlerindendir. Komşusunu incitmemek, onun namus ve şerefini lekedar etmemek, devletine itaat etmek, milletini sevmek, asayişi muhafaza etmek, insanlara güzel muamele edip güler yüz göstermek ve onlara yardım etmek, kısacası bütün ulvî hasletler de şerîattandır. Bu gibi dinî vazife ve vecibelerden birisini yerine getiren bir insan şerîatı tatbik ediyor, onunla amel ediyor demektir. Ayrıca, nikâh akdetmek, cenaze, cum’â ve bayram namazlarını kılmak da şerîatın emirlerindendir. Demek oluyor ki, şerîata bilmeden karşı çıkanlar da, şerîatın en azından bir kısmını yaşamaktadırlar. Bir insan Müslüman olduğu hâlde şerîata karşı olduğunu söylemekle: “Ben ibâdete karşıyım. Güzel ahlâka karşıyım. Zinanın, içkinin haram olmasına karşıyım…” demiş oluyor. Bu ise apaçık bir tezattır.

Evet, her kötülük gibi şerîat düşmanlığının da temeli cehâlettir. Cehâletten ise zulümat fışkırır. Cenâb-ı Hak indinde cehâlet kadar menfur ve merdut bir şey yoktur. Zira bir insan cehâletin mahkûmu ve esiri olursa onun gönlünde basiret nûru parlamaz ve o insan nurdan, hakikatten hoşlanmaz, hele teklif-i İlâhî altına girmeyi hiç istemez. Daima akıl ve hikmetin dairesi haricinde dilediği gibi hareket etmek ister. Artık o insan en açık hakikatleri bile kabullenemez, hatta akıllara hayret veren ulvî hakikatlerden bile zevk alamaz olur. Akıl ve mantığa uygun hareketlerde bulunamaz. İfrat ve tefrit ile ölçüyü kaçırır; sağını solunu bilemez hâle gelir. Böyle adamların herhangi bir meseleyi inkâr etmelerinin, akl-ı selim yanında hiçbir değeri yoktur.

Akl-ı Selim Kur’ân’ın Hükümlerine Muhalefet Edemez

Bediüzzaman Hazretleri: “Zaman ihtiyarlandıkça, Kur’ân gençleşiyor; rumuzu tavazzuh ediyor”[3] buyurmuştur. Evet, ilâhî hükümlere dayanmayıp sırf insanın akıl ve mantığına istinad eden kanunlar hiçbir zaman beşerin saadet ve selâmetini teminat altına alamamış, umumî saadeti temin edememiştir. Ferdî planda sefahat ve dalâleti, cemiyet bünyesinde ise zulüm ve anarşi gibi acı ve zehirli meyveleri netice vermiştir. Kur’ân’ın getirdiği hakikatler, beşerin kısa nazarıyla yaptığı ve az bir zamanda yıpranan hükümlerle mukayese edilemez. Kur’ân-ı Kerim’in ferdî ve içtimâî hayata bahşettiği prensip ve kanunlar her zaman hayattardır. Hiçbir zaman tazeliğini kaybetmemiştir, etmeyecektir de. İrade sıfatından gelen şerîat gibi kelam sıfatından gelen şerîat için de bir eskime ve bir çatlaklık söz konusu olamaz. Çünkü insanı yaratan Allah elbette ki onun selâmet ve saadetini en iyi bilendir ve bu hikmete binaen Kur’ân-ı Kerim’i inzal buyurmuştur. Demek ki insanın hakiki selâmet ve tekâmülü ancak Cenâb-ı Hakk’ın inzal ettiği hakikatlerle mümkündür.

Toplumun içtimaî hayatıyla alâkadar olan birtakım sosyolog ve filozoflar, maalesef, hakkı bâtıldan, hayrı şerden ayırt edememiş, Kur’ân’ın hikmet ve güzelliklerini, hakikat ve faydalarını anlayamamışlardır. Hâlbuki Kur’ân’ı Kerim her devrin ilim ve fikir adamlarınca feyz ve irfan membaı olmuştur. Hem Kur’ân’ın nazarı muhittir, zira ilm-i ilâhî’den nâzil olmuştur. O’nun ziyâsı altına giren insan dünya ve âhiret saadetine ait her hakikati keşf ve müşahede edebilir. Çünkü İlâhî kanunlar insanın akıl ve vicdanına tesir eder, kalb ve rûhuna hükümran olur.

İlâhî hükümler, taa Asr-ı Peygamberîden bu yana yüzlerce müçtehid, binlerce ilim ve fikir erbabının tasdikine mazhar olmuştur. Bu zâtların meslek ve meşrepleri muhtelif, zaman ve mekânları ayrı olduğu hâlde Kur’ân’ın ulviyetinde ittifak etmişler ve O’nu akıllarının sertâcı, gönüllerinin mahbubu eylemişlerdir.

İki İlâhî Sıfattan İki Ayrı Şerîat

Cenâb-ı Hakk’ın iki çeşit şerîatı vardır. Biri irâde sıfatından gelip kâinatın nizam ve devamını temin eden tekvinî şerîattır. Diğeri, kelâm sıfatından gelen Kur’ân-ı Kerim’dir ki, insanın hâl ve fiillerini tanzim eder. Kur’ân hakikatleri, Peygamberimizin bize en şerefli ve en yüce bir mirasıdır. Asr-ı saadetten intikal ede ede taa ebede kadar teâlîye devam edecektir.

İslâmî hükümlerde akıl ve hikmete zıt düşen hiçbir mesele bulunmaz. Kur’ân’ın çizdiği daire aklın haricinde değildir. Zaten şerîatın emrettiği hangi hüküm var ki akl-ı selim onu kabul ve teslim etmesin?

Kur’ân’ın hükümleri nihayet derece âlî, sonsuz derece engin ve her hakikatin de hazinesidir; O’nu inkâra kalkışmak bütün meziyet ve faziletlere, insanî vecibe ve İslâmî emirlere karşı çıkmak demektir. Ferdî ve içtimâî nizamı bütün incelikleriyle ders verip en esaslı bir sûrette tanzim eden bu hükümlere karşı çıkanlar, kendi siyasî gayeleri, yalnız şahsî menfaatleri hesabına İslâm’a dil uzatanlar, ancak kendi basiretsizliklerini ve ihatasızlıklarını ilan etmiş olurlar.

Bir Başka Açıdan Şerîat

Kur’ân-ı Kerim, insanlık âlemine İlâhî bir hediyedir. Onu hakkıyla tatbik eden her milletin tekâmülüne vesile olmuştur. Nitekim tarih bize gösteriyor ki, İlâhî hükümlerin hâkim olduğu devirlerde Müslümanlar daha çok terakki ve tekâmül etmişlerdir. Asr-ı Saadetten sonraki asırlarda Kurtuba, Endülüs, İstanbul, Buhara ve Bağdat gibi ilim-irfan merkezleri tesis eden ecdadımız, cihanda ilim ve hikmetin yegâne hâkimi olmuşlardır. Asr-ı Saadetten sonra, Kur’ân-ı Kerim’i düstur ittihaz edip kemaliyle yaşayan ecdadımızın kısa zamanda nâil olduğu saltanata cihanda başka hiçbir devlet erişememiştir. Din-i İslâm’a karşı hakaretvari hücum etmek, bin dört yüz seneden beri İslâm âlemini, bilhassa ecdadımızı idare eden kanun ve düsturlara en azından bir saygısızlıktır. Evet, O necib ecdadımızın o ulvî seciye ve o engin faziletlerinden bizleri geri bırakan sebeb, İlâhî ferman olan Kur’ân-ı Kerim midir; yoksa ona karşı sergilediğimiz soğuk tavırlarımız ve muhalefetimiz midir? İşin bu yönünü iyi mütalaa etmek gerekir. Gerçekten de dün ecdadımızı maddî, mânevî terakki ettiren, zaferden zafere koşturan, şan ve şerefini yücelten Şerîat-ı İlâhî nasıl olur da bugün sefalet ve meskenetin sebebi olabilir? Hakikatlerin zıtlarına inkılâbı mümkün müdür?

İşte, tarih ortada; insanlık âlemi cehâlet dumanlarıyla boğulduğu bir zamanda Kur’ân’ın nûru tecelli ederek zulüm ve küfrün en kesif tabakalarını parçaladı. O’nun ulviyeti gözleri kamaştırdı, bahsettiği hakikatler akılları hayrete düşürdü, mukaddes sadâsı kulakları doldurdu, hidâyetiyle kalpleri tenvir ve tatmin etti ve cihanda hidâyet meşalesini yakarak yeryüzünü ve mevcudatı nurlandırdı. Bu hakikati Üstad Bediüzzaman Hazretleri şöyle izah ediyor: “Ümmî bir Zât’ta (s.a.v) zuhur eden o şerîat; on dört asrı ve nev-i beşerin humsunu, âdilâne, hakkaniyet üzere, müdekkikane, hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsal kabul etmez. Hem ümmî bir Zât’ın (s.a.v), ef’al ve akval ve ahvalinden çıkan İslâmiyet; her asırda üç yüz milyon insanın rehberi ve mercii ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalplerinin münevviri ve musaffisi ve nefislerinin mürebbisi ve müzekkisi ve ruhlarının medar-ı inkişafatı ve maden-i terakkiyatı olması cihetiyle, misli olmaz ve olamamış”[4] ve şunu da beyan ediyor ki: “Akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur’ân hükmedecek.”[5]

İnşâallah istikbâlde, beşerin ferdî ve içtimâî ıstıraplarını ve keşmekeşliğini gören münevver ve mütefekkir ilim adamları, Kur’ân’ın hakikatlerini tahlil ve terkip edip neticede beşeri O’nun yoluna yani, îmana, ibâdete sevk edecek, beşerin saadet ve selâmetini temine vesile olacaklardır. Böylece insanlık âleminde ciddi bir uyanış ile umumî bir sulh temin edilecek, İslâm dini ile insan terbiyesi ve tekâmülü arasında tam bir irtibat olduğu hakkıyla tavazzuh edecektir.


[1]      Nursî, İşaratü’l İ’caz, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 161.

[2]      Nursî, Tarihçe-i Hayat, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 63.

[3]      Nursî, Mektubat, s. 530.

[4]      Nursî, Şuâlar, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 128.

[5]      Nursî, Emirdağ Lâhikası, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, II/148.

    Bu konuda geri bildirim bırakın

    • Değerlendirme
    X