Bazı mutasavvıflar, kendi mürşidlerinin ehli bâtın olduklarını ileri sürerek, tarikatta sülûk etmeyen diğer ulemâyı, zâhir ulemâsı diye adlandırıp onları eksik görüyorlar. Böyleleri hakkında ne dersiniz?
Önce şunu önemle belirtelim ki, hiçbir tasavvuf büyüğünden böyle bir iddia zuhur etmemiştir. Bu zâtların hayatlarına ve eserlerine baktığımızda her birisinin büyük bir şerîat âlimi olduklarını görürüz. Bir önceki sualin cevabından da anlaşılacağı gibi tarikat da, hakikat da şerîatın hizmetindedir. Bu zâtlar bütün ilim ve irfanlarıyla şerîata hizmet etmişler ve her biri dört mezhep imamından birine iktida etmiş, onları bu vadide üstâd kabul etmişlerdir. Meselâ; İmam Gazâlî, Şâfiî mezhebine, Abdulkadir Geylânî Hazretleri ise Hanbelî mezhebine mensuplardı. O zâtlar böyleyken, onların izinden gittiklerini iddia eden bazı kimselerin böyle bir iddia ile fukaha-i izam hazretlerini ihmal etmeleri ve zâhirî ulemâ diye onları aşağı ve eksik görmeleri en azından bir cehâlettir.
Bu meselede Bediüzzaman Hazretleri, “Başta müçtehidin-i izam imamları mı efdal, yoksa hak tarikatların şâhları, aktabları mı efdaldir?” sorusuna şöyle cevap vermiştir: “Umum müçtehidîn değil; belki Ebû Hanife, Mâlik, Şâfiî, Ahmed İbni Hanbel; şahların, aktabların fevkindedirler. Fakat hususi faziletlerde Şâh-ı Geylanî gibi bazı harika kutuplar, bir cihette daha parlak makama sâhiptirler. Fakat küllî fazilet imamlarındır.”[1]
Malum olduğu üzere Peygamberimizin risalet ve velâyet diye iki cenahı vardır. Fukaha-i izam hazretleri risâlet cenahının, meşayıh-ı kiram hazretleri ise velâyet cenahının vârisleridir. Birisi; ahkâm-ı ilâhîyenin tefhim ve tebliğini deruhte etmiştir; diğeri kalbî ve rûhî hastalıkların defedilmesine hizmet etmiştir. Ehl-i tasavvufun yaptığı irşad hizmetlerinin temeli, ahkâm-ı Kur’ân’ın icrasına müsteniddir. Şu hâlde bunların, ehl-i zâhir ulemâsıdır diye ihmal edilip eksik görülmeleri hatadır. Hepsi hakkında hüsn-ü zan beslenmelidir.
Mürşid-i kâmillere hürmet eden ve ta’zimde bulunanlar, bu saygı ve hürmetlerini daha fazlasıyla fukaha-i îzam hazretlerine göstermelidirler. Zira İslâm’ın emirleri mücerreb birer tiryak, fukaha-i izam da hâzık birer hekimdir. Fıkıh âlimleri, ilahî birer sefinedirler; halk onların riyâsetinde Hakk’a vâsıl olur. Onlar, şerîatın mümessilleridirler. “Allah, bir kimse hakkında hayır dilerse, onu dinde fakih kılar.”[2] hadis-i şerifi de onların şanlarının azametini ve büyüklüklerini ifade eder.
Evet, şerîat, Fahr-i Âlem Efendimizin bütün ümmetini içine alıyor. Mutasavvıfların açtığı yol ise husûsîdir, herkes o yolda gidemez. Tarikat ehli olsun olmasın herkesin fukahaya hürmet etmesi lâzımdır. Kaldı ki, tarikatta kat-ı meratib etmenin ve tasavvufun meyvelerine vâsıl olmanın şartı, en küçük âdabına varıncaya kadar şerîatın bütün emirlerine riâyet etmekle yani, fukahanın yolundan gitmekle mümkündür. Kur’ân’ın hükümlerine muhalif olan ibâdet ve zikirden bir fayda, bir semere hâsıl olmaz. Meselâ; bir adamın, şerîatın emirlerine, kanun ve kaidelerine muhalif bir sûrette, câhilane bir tarzda yüzlerce rekât namaz kılması, ibâdetle meşgul olması; bir âlimin, bir fakihin âdab-ı şerîata uygun olarak kıldığı iki rekât namazın yerini tutamaz.
İbâdet ve muâmelata ait meselelerde, mürşidlerin emir ve tavsiyelerinden evvel fukaha-i izam hazretlerine müracaat edilmelidir. Ancak, bunların içtihat ve istihraçları ile hak, bâtıldan; hayır, şerden temyiz ve tashih edilebilir. İmam Âzam, İmam Şâfiî, İmam Mâlik, İmam Ahmed Hazretlerinin vereceği hükümler daha ehemmiyetlidir. Bir tarikat erbabı, Şeyhinin tavsiyelerine uymadığı takdirde sadece fazilet ve sevap noktasından bir derece mahrum kalır. Fukahanın emirleriyle hareket etmediği takdirde ibâdetleri tehlikeye düşer. Çünkü müçtehidlerin hükümleri şerîat nâmınadır.
Meselenin diğer bir veçhesi de şudur ki; İslâmiyet öyle cami’ bir dindir ki, zâhirî ve bâtınî ilimleri cem ve tevhid etmiştir. Tasavvuf ve tarikatta hak ve hakikat nâmına hangi bir şey vardır ki, Şerîat-ı Muhammediye onu emretmiş olmasın?
Zâhir ve bâtın arasını tefrik etmek azîm bir hatadır. Çünkü kalpsiz vücut, vücutsuz kalp olmaz. Bâtın zâhirin içindedir, zâhir de bâtının zarfıdır. Zâhir-i şerîat olmasaydı, tarikatlara ait âdab ve muamelatın değil muhafazası, vücudları bile mümkün olmazdı. Zâhir-i şerîata uymasalardı, evliya ve mürşidlerde hiçbir keramet ve keşfiyat vücuda gelmezdi.
Fukaha-i îzamı nâkıs görmekten, onlarda hata aramaktan, onlara su-i zan etmekten, akıl ve ruhları nûr-u hakikatle tenevvür eden zâtları tân etmekten sakınılmalıdır. Zira onların gıybetleri zehirlidir, insanı mânen öldürür. İşi ehline teslim etmek, akıl ve insafın, hukuk ve hikmetin gereğindendir. Zira Cenâb-ı Hak:
اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ
“Emaneti ehline verin.”[3] buyurmaktadır. Her meydan ve saha için ayrı ayrı rical ve her rical için de çeşit çeşit hâl ve tavırlar vardır. İslâm dininde, evvela enbiyâya, daha sonra sahabe, müçtehid ve mürşidlere tazim ve hürmet bir vecibedir.
Bâtına ulaştım diye şerîatın zâhiri terk edilmez. Mesela; namazda, kıyamda durup el bağlamanın hakikati huzur, secdeye varmanın hakikati ise tevazudur. “Ben zaten huzurun ve tevazuun mahiyetine, hakikatine ulaştım, huzurum, ihlâsım var, namaz kılmama, secde etmeme gerek yok” diyen bir kimse şerîatı anlamamıştır. Çünkü Peygamberimizin (s.a.v) bütün farz ve vâcibleri en ileri bir hassasiyetle yerine getirmekle kalmayıp, bir hayli nâfile namaz kılması, bazı gecelerini tamamen ibâdetle ihyâ etmesi bu gibi asılsız iddiaların doğru olamayacağına en güzel bir delildir. Bunun yanında, zâhiren şerîata uyup, hakikatini yaşamayan bir insan da şerîatın hikmetini, esrarını kavrayamamıştır.
Ömer Nasuhî Bilmen Hazretleri de bu mevzuda “tasavvuf erbabının büyüklerinden,” diye tavsif ettiği Seyyid Ahmed-i Rifâî Hazretlerinin el-Bürhanü’l-Müeyyed isimli kitabından, şu cümlelere eserinde yer vermiştir: “Şerîatın reddettiği her hakikat, zındıkiyettir.” “Efendiler! Devamlı olarak, Ebû Yezid böyle dedi, Hâris şöyle söyledi, Hallaç bu sözlerde bulundu deniliyor. Bu nasıl sözdür? Böyle lakırdılardan evvelce; İmam Şâfiî, İmam Mâlik, İmam Ahmed, İmam Numan ne dedi? Onlara bakmalıyız. Kulluk muamelatını bunların dedikleriyle tashih etmeliyiz. Bundan sonra, makulat-ı zaide (nâfile namaz, zikir gibi) ile tefekküh edebilirsiniz. Ebû Hâris ve Ebû Yezid’in sözleriyle bir şey artıp eksilmez.”[4]
Bu mevzuyu tamamlamadan önce önemli bir hususu da izah etmek icab ediyor. Muhyiddin-i Arabî gibi bir kısım evliyânın âyet-i kerimelere, işarî mânâlar sayılabilecek bâtınî mânâlar vermelerini, İran’da teessüs eden ve biz âyetlerin mânâlarına vâkıf olmuşuz” diye bütün zâhirî ibâdetleri terk eden bâtınîlik mezhebiyle karıştırmamak icab eder.
İzmirli İsmail Hakkı Hazretleri bu mevzuda şöyle buyurmaktadır: “Bâtınîyece tasavvufun ancak bâtını maksuddur, bâtını umdedir, bâtını hakikâttir. Zâhiri metruktür. Mutasavvıfça hem zâhirî hem de bâtını maksuddur. Nihayet, zâhirî haktır, bâtını da hakikattir. Nitekim Gazâlî böyle diyor.”[5]
[1] Nursî, Mektubat, s. 307.
[2] Buhârî, İlim, 10; Müslim, İmâre, 175; Tirmizî, İlim, 4.
[3] Nisâ, 4/58.
[4] Bilmen, Ömer Nasuhî, Muvazzah İlm-i Kelâm Dersleri, Evkâf-ı İslâmiye Matbaası, İstanbul 1342, s. 42.
[5] İsmail Hakkı İzmirli, İlm-i Kelâm, c. I, s. 164.

Bu konuda geri bildirim bırakın