Bediuzzaman ve Tasavvuf

Hak tarikatların mümessil ve mürşidlerini kısaca tanıtabilir misiniz?

Hak tarikatların mümessil ve mürşidlerini kısaca tanıtabilir misiniz?

Bu suale cevab vermek için ciltlerle kitap yazmak lâzımdır. İnsanlık âlemine rehberlik eden milyonlarca faziletperver mürşidin hepsini zikretmeye kitabımızın hacmi müsaade etmediğinden, bazı mürşid-i kâmiller hakkında deryadan katre kabilinden kısaca bilgi vermekle yetinelim:

Abdulkadir Geylanî Hazretleri (1077-1166): Cehrî tarikatının pîridir, evliyâullahın en büyüklerindendir, dünyaca mâruf ve meşhurdur. Avam ve havas bütün mü’minler, hatta gayrimüslimler, O’nun nihayetsiz fazilet ve kemâlâtını kabul etmişlerdir. Kendisi esrâr-ı Kur’âniye’ye çok vâkıftı. Sırlar âleminin bir deryası, bir hazinesiydi. Menkıbe ve kerâmetleri hem çoktur, hem meşhurdur, yazmakla bitmez. Zamanının kutbu ve gavsıydı. Aktab-ı Erbaâ’dandı.[1] Feyz ve bereketi Şark’ı ihata etmişti. O’nun hizmeti sadece tarikatla kalmamış, nice evliyânın irşad ve terbiyesine vesile olması yanında, birçok ulemâ ve fukaha da yetiştirmiştir. Çok celâlli ve şecaatliydi. Kendisini gören bir anda havf ve dehşete düşerdi. O’nun feyziyle yüzlerce nasara ve yahudi İslâm’la müşerref olmuştur.

O’nun tarikatını, yüzlerce halife ve binlerce talebesi, İspanya’ya ve Gırnata’nın düşüşü üzerine de Fas’tan başlayarak bütün Afrika’ya yaydılar. Hindistan ve Çin’de İslâm’ın yayılmasında büyük gayret gösterdiler. “Tarikatının şerîata uygun olduğu İbn Teymiye gibi bir münekkid tarafından bile kabul edilmiştir.”[2] Ve yine: “Nevevî, Suyûtî ve İbn Hacer gibi âlimler de onu bu konularda takdir edenlerdendir.”[3] Bu mevzuda, “…Evliyâyı inkâr eden Vehhabînin müfrit kısmı dahi Hazret-i Şeyhi inkâr edemiyorlar. Evliyâ, onun derece-i celâletine yetişmediği bütün ehl-i tarikatça teslim edilmiştir.” diyen Bediüzzaman Hazretleri de Hazreti Şeyhi tasdik ve takdir etmektedir.

Abdulkadir Geylanî Hazretlerinin, oğlu Abdurrezzak’a verdiği son vasiyeti şöyledir: “Ey oğul! Allah bize ve sana Müslümanlara yardım etmeyi nasib etsin. Âmin. Sana Allah’tan korkmayı, O’na ibâdet etmeyi, şerîatına bağlanmayı ve Allah’ın hududunu muhafaza etmeyi tavsiye ederim. Çünkü bizim yolumuz, kitab ve sünnete, gönlün selâmetine, elin cömertliğine, hayrı yaymaya, cefayı defetmeye, eziyete katlanmaya ve ihvanın hatalarını görmemeye dayanmaktadır.”[4]

Şâh-ı Nakşibendî Hazretleri (1318-1389): Zamanında bulunan evliyânın baştacıydı. Bütün ahval ve harekâtı sünnet-i seniyye dairesinde cereyan ederdi. Tarikatını zikr-i hafî üzerine bina etmişti. Beşeriyet kabuğunu aşk ateşiyle yakmıştı. O hakikatin imamı ve din-i İslâm’ın âbide bir şahsiyetiydi. Milyonlarca insanın felah ve necâtına, hidâyet ve saadetine vesile olduğu gibi, sayısız da evliyâ yetiştirmiştir. Hakikaten, bu büyük zâtın feyz-i rûhanîsi nice gönülleri revnektar etmiştir ve hâlen de etmektedir. Tarikatıyla şark ve garbı gülistana çevirmiştir. Kendinden zâhir olan kerâmetler ise saymakla bitmez.

İmam Rabbanî Hazretleri (1563-1624): İkinci Bin’in müceddididir. Kutbu’l-aktab, âlicenab bir gavstır. İslâm dini için bir delil ve bir rehberdi. Ehl-i irfanın alemdarı, ehl-i hidâyetin istinadgâhıydı. En müşkül meseleleri gayet kolayca faslederdi. Zühd ve takvâsı, kerem ve şefkati meşhurdur. Nakşi tarikatının imamıydı. Tarikat ve hakikatin bir esrar hazinesi olan Mektubat’ı meşhurdur. Bugün, Hindistan’daki Müslümanların varlığı O’nun cihadının neticesidir.

Ahmed-i Rifâî Hazretleri (1118-1182): Zamanındaki evliyanın eşrefidir. İrşad ettiği zâtların haddi hesabı yoktur. Sohbeti çok bereketliydi. Konuşmaya başlayınca öyle feyzler tecelli ederdi ki, o sohbetle müşerref olan birinin hidâyete gelmemesi âdeta mümkün değildi. Bazen bir nazarı dahi kömür ruhlu fâsık insanların hidâyete gelmelerine biiznillah vesile olurdu. Aktab-ı Erbaâ’dan biridir. Gayet halim selimdi. İnsanların eziyetlerine karşı tahammül ederdi. Hatta hayvanların hastalıklarına baktığı ve onları yıkadığı olmuştur. Denilmiştir ki; kim iki dünyanın felah ve saadetini isterse, Rifâî Hazretlerinin sohbetine devam etsin.

Ahmed Yesevî (?-1194): Türkistan’ın Yesî şehrinde doğmuş, doğduğu yere nisbetle de Yesevî diye meşhur olmuştur. Orta Asya Türkleri arasında İslâm’ı tebliğ etti. Yetiştirdiği talebelerin her biri bir memlekete giderek, İslâmiyet’i öğretip yaydılar. Dergâhı; fakir, yetim ve çaresizler için sığınak yeriydi. Kendisinin ve talebelerinin ihtiyaçları için sanatla uğraşır ve elinin emeğiyle geçinirdi. Sünnet-i seniyyeyi rehber ittihaz etmişti. Maddî fetihlerin, gönüllerin fethi ile daha da perçinleneceğinin idrakinde olan Yesevî Hazretleri, Fuat Köprülü’nün beyanına göre, Anadolu’ya 99.000 müridini göndererek Anadolu’nun İslâmlaşmasında mühim hizmetler îfâ etmiştir. Bu milletin tekâmül ve terakkisinde olduğu kadar, mazideki ihtişam ve şerefinde de Yesevî Hazretlerinin mühim bir payı vardır.

Ahmed Yesevî Hazretlerinin alperenleri, bu necip milletin huzur ve saadetle ebed müddet yaşamasının istinadı olan îman ve ahlâk gibi âli rükünlerin tahkim edilmesi için büyük gayretler göstermişlerdir. Kur’ân’a hakkıyla bağlı, berrak ve feragatli bir ahlâk anlayışını, Ata Yurt’tan Ana Yurda taşıyan binlerce alperenin himmet ve gayretlerinin istinadı hep Ahmed Yesevî Hazretleri olmuştur. Güzel ahlâk, istikamet, feragat ve fedakârlığı tâlim eden bu veli ve hak dostları sayesinde Anadolu dalâlet ve cehâletin karanlık gecelerinden, medeniyet ve hidâyetin nurlu sabahına ulaşmıştır.

Hacı Bektaş-ı Veli Hazretleri (1281-1338): İmam Mûsâ Kazım Hazretlerinin neslinden ve Horasan erelerindendir. Daha küçük yaşta iken ailesi tarafından ilim öğrenmesi için, Ahmed Yesevî’nin halifesi Lokman-ı Perende’ye teslim edildi. Tahsilini tamamladıktan sonra Anadolu’ya geldi. Halka doğru yolu göstermeye başlayıp kıymetli talebeler yetiştirdi. Dinî, iktisadî, askerî ve sosyal bir teşkilat olan Ahîlik teşkilatının kurucularından biri olarak Anadolu’da mühim hizmetler îfâ eyledi. Osmanlı sultanları tarafından sevilip sayıldı. Bilhassa, Orhan Gazi ile sıkça meşveretleri olmuştur. Birçok Hıristiyan çocuğuna din-i İslâm’ı tâlim ve tebliğ ederek onları İslâm mücahidi olarak yetiştirmiş, Yeniçeri ocağını mânevî himayesine alarak tarihimizde pek mühim bir mevkii ihraz etmiştir.

Büyük evliya Hacı Bektaş-ı Velî’nin derslerini dinleyen, sohbetlerine katılan ve ondan feyz alanlara tasavvuftaki usûle uyularak Bektaşî, bu yola da Bektaşîye veya Bektaşîlik adı verildi. Hacı Bektaşî Veli Hazretlerinin mânevî himmetiyle birçok faziletperver necib sîmâlar yetişmişti. Ne çare ki, O Hazretten kısa bir zaman sonra bu tekkeler ehliyetsiz ellere geçti, buralardan irfan şulesi söndü. Timur Han’ın önünden kaçan Hurufîler de kendilerini kurtarmak için Bektaşî tekkelerine sığındılar. Kendilerini Bektaşî gibi göstererek bu tarikatı kendilerine siper ettiler. Anadolu’ya sığınan Hurufîler Bektaşî tekkelerini kendi menfur emel ve maksatlarına âlet ettiler. Zayıf itikadlı insanları celbederek birçok rezaletleri onlara fazilet diye takdim ettiler. Haramlara helâl, nefsin arzu ettiği kötü isteklere serbest demekle bozuk ruhlu insanlar arasında yayıldılar. Halk arasında anlatılan Bektaşî fıkraları hep bu sahte Bektaşî olan hurufîlere aittir.[5]

Bektaşilerin Caferî mezhebine mensubiyetleri de yalnızca lafızdan ibarettir ve Şîa’nın avam kısmını saflarına çekmek içindir. Hâlbuki Şîalar ehl-i Sünnete muhalif olsalar bile namazlarını kılar, oruçlarını tutar, zinayı, işreti haram kabul ederler. Bektaşîler ise Hazret-i Ali ve evlatlarının uluhiyyetine inanırlar. Bâtınîler gibi onlar da emir ve nehye dair ne kadar dinî teklifler varsa hepsini tevil ederler.

Kadın erkek hepsi Bektaşî şeyhinin huzurunda O’nun helâl ettiği, hatta takdis ettiği müskirattan içerler, çalgı çalarlar, menhiyatta bulurlardı. Sefâhat ve işreti ibâdet mertebesine çıkarırlardı. Ne yazık ki, bunlar nefislerine mahkûm olarak; bu gibi hurafeleri, İslâmiyet’in ulvî ve sade ahkâmına tercih ettiler. Onların İslâm’ın sinesinde açtıkları yaralar, maalesef, hâlâ iltiyam bulmamış ve kapanmamıştır.

Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri (1352-1429): Anadolu’nun mânevî hâmisi olan Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri, Kayseri’de Somuncu Baba ismiyle mâruf Hamîdeddin-i Velî Hazretlerinin himayesinde talebeliğe başladı. Din ve fen ilimlerinde yüksek derecelere nâil oldu. Hocasının vefatından sonra Ankara’ya gelerek talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Kendine intisab eden mürîdlerini istidatlarına göre bir mesleğe sevk ve teşvik ediyor, irşad ve nasihatleriyle de onları gafletten kurtarıp, insan-ı kâmil olma yolunda terakki ettiriyordu. Devrin padişahı Sultan II. Murad Han ile de görüşmüş, O’na, İstanbul’un fethini, “Şu beşikte yatan körpe ile (Fatih Sultan Mehmed) şu bizim köseye (Akşemseddin Hazretleri) müyesser olacaktır.” diyerek müjdelemiştir.

Hacı Bayramı Veli, hayatı müddetince İslâmiyet’in neşr ve terakkisi için çalıştı. Devlete ait vazifeler derûhte eden me’murların da, adalet ve istikamet çizgisinde kalmalarına vesile oldu, onların nazarına, ‘Halka hizmet Hakk’a hizmettir.’ düstûrunu yerleştirdi ve onların aşk ve şevklerini teşci’ etti. Bu gibi mürşid-i kâmiller, mü’minler arasında tesanüd, muhabbet, uhuvvet râbıtalarını te’yid ve tahkim ederek, medeniyet sahasında memleketin teâlî ve terakkisi için feyyaz bir yol takip etmişlerdir.

Ahî Evran Hazretleri (1171-1262): Zamanındaki Moğol tehlikesine karşı Müslümanları teşkilatlandırmaya çalıştı. Vaazlarında, özellikle esnafa İslâmiyet’i anlatarak dünya ve âhiret işlerini düzenli hâle getirmeleri için nasihatlerde bulundu. Kurduğu tarikat, aynı zamanda gençlerin bir meslekte maharet kesp etmelerine çalışan ve onların enerjilerini, içtimaî hayat için zarurî olan mesleklere, bir ibâdet neşvesi içinde kanalize eden bir esnaf tarikatıdır. Selçuklu Devleti’nin zayıflamasıyla uçlara, yani serhatlara yerleşip tekke ve zaviyeler kurarak, Osmanlı devletinin kurulmasında mühim hizmetler gördüler. Örnek ahlâklarıyla çok sayıda gayrimüslimin Müslüman olmasına vesile oldular. Osman Gazi’nin kayınpederi olan Şeyh Edebali, bir Ahî şeyhiydi. Talebeleri O’nun yolunu devam ettirerek Allahu Teâlâ’nın rızasını kazanmak ve O’nun dinini yaymak aşkıyla cihat eden sayısız alperenleri ve gazileri yetiştirdiler.

Mevlânâ Celâleddin-i Rumî Hazretleri (1207-1273): Yeryüzünde Peygamberî ahlâkın mücessem bir misaliydi. Kendi asrının kutbuydu. Mâsivadan geçmiş, Hakk’a vâsıl olmuştu. O zâhiren halk içinde, bâtınen Hak ile beraberdi. Ulûm-u diniye ve maârif-i İlâhîyede bir nâziri yoktu. Şems-i Tebrizî Hazretleri buyurmuştur ki: “Peygamberimizin ahlâkına muttali olmak isteyen, Mevlâna’ya nazar etsin.” Kalbi bir feyz membaı, lisanı bir hikmet mecraıydı ki, Mesnevi o membâdan nebean etmiştir. Kâmil bir mürşid olarak yazmış olduğu mesnevisi ile yakmış olduğu meşale, insanlık âlemine hâlâ ışık tutmaktadır. Mevlânâ Câmî Hazretlerinin, O’nun hakkındaki şu sözü meşhurdur: “Peygamber değildir ama kitap sâhibidir.”

Hazreti Mevlânâ, tasavvufun bir dehâsı ve Anadolu’nun coşkun bir şairidir. Selçuklu hükümdarları, ona mütevazı bir mürîd olmakla iftihar ediyorlardı. Mevlânâ Hazretleri aynı zamanda bir medeniyet müessisidir. Öyle ki, topsuz, tüfeksiz olarak yaptığı cihadında gönüller fethederek birçok irfan merkezi vücuda getirmiştir. Onun bu cihadı sayesinde birçok Hıristiyan İslâm ile müşerref olmuştur. Evet, Allahu Teâlâ Hazretleri, o veliye asrını tesiri altına alan bir nüfuz, bir feyz bahsetmiştir. Ümidi kaybolmuş, temelleri çökmüş, istinadgâhları tahrip edilmiş bir milletin fertlerinden taze ve sağlam bir terkiple yeni bir cemaat meydana getirmeye çalışmış ve bu gayesinde de bilfiil muvaffak olmuştur. Mürîdlerine, berrak bir îmanın, İlâhî heyecanın, Rabbanî bir aşkın kapılarını açmıştır. Onların ruhlarını hikmet, fazilet ve irfan ile yoğurmakla içtimâî nizamın hem esaslarını te’sis etmiş, hem de muhafaza etmiştir.

Semâ ve raksını aşkına kisve yapan Mevlâna, şiir ve mûsikî ile de cemiyet rûhunun karanlıklarını yarıp, insana îmanî tefekkürün ufuklarını açmıştır. Mevlânâ, aşk ve şevkinin hissiyle, gaflet perdesi altında uyuyan gönülleri cevval hâle, uyuşan ruhları heyecana getirmiştir.

Şu bedihî bir hakikattir ki; Selçuklunun buhranlı günlerinde Mevlânâ, Yunus ve Edebâli gibi rehberler olmasaydı, cihanı şereflendiren Âl-i Osman belki doğmayacak ve tarih, karanlığını yaşamaya devam edecekti.

Ebû İshak (Kazerunî) Hazretleri (963-1034): Tarikatların içerisinde Ebû İshak Hazretlerinin te’sis ettiği Kazerunî tarikatının ayrı bir hususiyeti, ayrı bir makamı vardır. Bu zümre-i mücâhidin kendilerine, Asr-ı Saadetteki Ashab-ı Suffa’yı örnek almışlardır. Onlar bir taraftan İslâm dininin ihyâsı için gayret gösterirken, diğer taraftan da mukaddes vatanlarını düşmanlara karşı muhafazaya hayatlarını fedâ ve vakf etmişlerdi. Bu tarikatın serhadlerde te’sis ettiği ribatlar (han, konak, bağ) hem tekâmül etmiş birer tekke, hem de intizamlı birer kışla vazifesini derûhte ediyordu. Öyle ki; ‘Çin’den Balkanlar’a kadar uzanan geniş bir alana bu tarikatın zaviyeleri kurulup hizmet vermiştir.’[6] Aynı zamanda bu tarikat, XI. ve XII. yüzyıllarda İslâm dünyasının en meşhur tarikatlarındandı. Zamanın mânevî sultanı Ebû İshak Hazretlerinin nasihatlerinden istifade ederdi. Gayret ve irşadlarıyla birçok putperest ve ateşperest, Müslüman olmuştur.

Elhâsıl; yukarıda sadece bir kısmından bahsettiğimiz mürşid-i kâmiller, İslâmî hakikatleri fertler arasında sevdirerek yaymış, ehl-i sünnet akidesini muhafaza etmiş ve tasavvuf perdesi altında Din-i Hakk’a büyük hizmetler yapmışlardır.

Bu hamiyetperver mürşidlerin bir kısmı aynı zamanda hükümdarların etrafını çeviren birer i’tidal çemberiydiler. Fikir ve hislerini, samimiyetlerinin sadeliği içinde ifade eden ve onlara yol gösteren birer ışık mihrakıydılar. Fatih’in Akşemseddin’i, Selim’in Zembilli ve İbni Kemal’i gibi zâtların milletin terbiye ve irfanındaki büyük tesirleri ve bereketli hizmetleri olmuştur. Evet, Fatih Sultan’a gemileri karadan yürüten, Sultan Selim’e ordusunu geçit vermez yollardan, kervan geçmez çöllerden geçiren, hep o büyük mürşidlerden süzülüp gelen îman şuuru ve cihad rûhudur. Bu ruh ve bu şuur onlarda müşterek bir ideal hâlinde yaşamıştır. Her fâni gibi bu şahsiyetler de cismen dünyadan ayrılmışlardır. Fakat ideâl ve fikirleri zinde ve hayattardır. Elbette ki, tasavvufun zevkini alan ve onu yaşayanlar her devirde olduğu gibi zamanımızda da mevcuttur. Asırlardan bu yana, ruh ve kalplere sinen bu neşe ve bu neşve kolay kolay silinemez, perdelenemez, perdelense bile koparılıp atılamaz.


[1]      Aktab-ı Erbaâ diye bilinen dört büyük kutup şunlardır: Abdulkadir Geylanî Hazretleri, Ahmed-i Rifâî Hazretleri, Ahmed-i Bedevî Hazretleri, İbrâhîm Desukî Hazretleri.

[2]      Kara, Mustafa, Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler 1, Uludağ Üniv. Yayınları, 1990, s. 20.

[3]      İslâm Ansiklopedisi, c. I, s. 235.

[4]      Vassaf, Hüseyin, Sefîne-i Evliya, s. 69.

[5]      Vassaf, Hüseyin, a.g.e., c. VIII, s. 199.

[6]      Köprülü, M. Fuat, Belleten, XXXIII, s. 228.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X