Hakkındaki Tezler

Hilafet Konusunda Hz. Ali’nin Hakkının Gasbedildiği İddiası-Halil Ahmet Kırkkılıç

Hilafet Konusunda Hz. Ali’nin Hakkının Gasbedildiği İddiası-Halil Ahmet Kırkkılıç

Hz. Peygamber (sav) vefat etmeden önce devlet başkanı olarak yerine kimin geçeceği hususunda bir açıklamada bulunmamıştı. Ensâr, aceleci davranarak İslam’a olan hizmetleri sebebiyle halifenin kendilerinden seçilmesi gerektiği kanaatinde oldukları için henüz Hz. Peygamber’in naaşı toprağa verilmeden önce Benî Sâide gölgeliğinde toplanıp Sa’d b. Ubâde’yi (ö. 14/635) halife seçme teşebbüsünde bulundular. Durumdan haberdar olan Hz. Ebû Bekir (ö. 13/634), Hz. Ömer (ö. 23/644) ve Ebu Ubeyde b. el-Cerrâh (ö. 18/639) hemen buraya gidip halifenin kendilerinden seçilmesi hâlinde diğer Arapların kendilerine itaat etmeyeceklerini hatırlattılar ve diğer kabileler üzerindeki nüfuz ve otoritesi sebebiyle halifenin Kureyş kabilesinden seçilmesi gerektiğini ileri sürdüler. Sonuçta Hz. Ömer’in Hz. Ebu Bekir’i aday göstermesi üzerine o toplantıda Ensâr’dan birkaç kişinin haricinde herkes Hz. Ebu Bekir’e biat etti. Belli sayıdaki sahabinin katıldığı bu biata sonradan “el-bey’atü’l-hâssa” denilmiştir. Sonra Mescid-i Nebî’ye gelinip burada genel biat alındı. Buna da “el-bey’tü’l-‘âmme” denilmiştir. Durumdan haberdar olan Hz. Ali, Hz. Ebû Bekir’in halife seçilmesine bir itirazı olmamakla birlikte bu hususta acele edilip kendilerine danışılmaması sebebiyle biatını bir süre geciktirdi. Daha sonra o da Hz. Ebû Bekir’e biat etti ve halifeliği boyunca ona yardımcı oldu. Hz. Ebû Bekir kendisinden sonra Hz. Ömer’e biat edilmesini vasiyet etti; Hz. Ali de dâhil olmak üzere herkes ona biat etti. Bu sırada Hz. Ali’nin halifelik talebi olmadı. Hz. Ömer, kendisinden sonra halife tayininin içinde Hz. Ali’nin de bulunduğu altı kişilik heyete havale etti. Bu heyet Hz. Osman’ı seçti ve sonrasında yine Hz. Ali de dâhil olmak üzere herkes ona biat etti. Hz. Osman’ın şehîd edilmesinden sonra isyancıların ısrarı üzerine Hz. Ali’ye biat edildi. Hilafet heyetinden bulunan Hz. Talha ve Hz. Zübeyr (ö. 36/656) , Hz. Ali’nin kendilerini zorlaması sebebiyle kendisine biat etmişlerdi. Muaviye ise Hz. Osman’ın kanını bahane ederek hiçbir zaman Hz. Ali’ye biat etmedi. Sonuçta Cemel Vak’ası ve Sıffîn Savaşı gibi olaylar yaşandı. Avcı, 1998).

Abdullah b. Sebe, her peygamberin bir vasîsinin olduğunu, Hz. Peygamber’in vasîsinin de Hz. Ali olduğu, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in, Hz. Peygamber’in hilafet hakkındaki vasiyetini çiğneyerek başa geçmek suretiyle büyük zulüm işlediklerini, Hz. Osman’ın da onlar gibi olduğunu ileri sürdü ve bu görüşün propagandasını yaptı (Fığlalı, 1988). Sonradan Şia arasında bu görüş yaygınlaştı. O zamandan beri Şia nass yoluyla hilafetin Hz. Ali’nin hakkı olduğunu ileri sürmeye devam etmişlerdir. Türkiye’deki Alevilerin de kanaati bu yöndedir. Bu husus Mehmet Kırkıncı’ya “Hilafetin, öncelikle Hz. Ali’nin hakkı olduğu hâlde, bu hakkın gasbedildiği iddiasına ne dersiniz?” şeklinde sorulmuş, o da bunun “İbn-i Sebe tarafından ortaya atılan bir fitne olduğunu” belirtmiş ve konuyu geniş bir perspektifle ele alıp izah etmiştir. Özet olarak şunları dile getirmiştir (Kırkıncı, 2008).

İbn-i Sebe İran taraflarında yeni Müslüman olmuş kimselere, “Hilafet Ali’nin hakkı idi. Bu hak ondan gasbedildi.” diye telkinlerde bulunur hatta ilahın insana özellikle Hz. Ali’ye sonra da onun soyundan gelenlere sirayet ettiğini söylemeye başlamıştır (Kırkıncı, 2008). Şia ulemasına göre imâmın nübüvvet gibi Allâh tarafından nassla veya Rasülünün ta’yiniyle (Oral, 2015) gerçekleşeceğini ileri sürmüşlerdir.

Sahabe-i Kirâm, Peygamber Efendimizin (sav) en büyük mucizesi olan Kur’an’ın feyzine mazhar olan ve onun sünnetini yaşamaya gayret göstermiş, her meselede onu kendilerine rehber edip ziyadesiyle ondan istifade etmişler ve bilgi ve faziletleriyle bütün dünyaya muallim ve üstat olmuşlardır. Onlar Bediüzzaman’ın “Sahabelerin kurbiyet-i İlahiye noktasındaki makamlarına velayet ayağıyla yetişilmez.” (Nursî, 1996: 453) dediği gibi Hz. Peygamber’in sohbetinde bulunmak suretiyle ondan aldıkları feyzle en yüce makamlara erişmişlerdir.

“İşte daire-i nübüvvet, daire-i velayetten ne kadar yüksek ise, daire-i nübüvvetin hademeleri ve o güneşin yıldızları olan sahabeler dahi, daire-i velayetteki sulehaya o derece tefevvuku olmak lazım geliyor. Hatta velayet-i kübra olan veraset-i nübüvvet ve sıddıkıyet ki, sahabelerin velayetidir; bir veli kazansa, yine saff-ı evvel olan sahabelerin makamına yetişmez.” (Nursî, 1996: 453).

Bu yüceliklerine rağmen sahabiler de ismet sıfatıyla muttasıf olmadıklarından yüzde yüz hatadan azade oldukları söylenemez. Ancak şu var ki, herhangi bir Müslüman hata işlemekle İslam dairesinden çıkmadığı gibi bir sahabe de hata işlemekle sahabelik şerefinden çıkmaz. Dört hak mezhebin bütün müçtehitleri sahabe-i kiram arasında geçen ihtilafları şöyle değerlendirmişlerdir: Sahabe-i kiramın her biri kendi başına birer müçtehittir. Kur’an ve hadiste açıkça beyan edilmeyen meselelerde içtihat yapma, en evvel onların hakkıdır. Usul-ü fıkıhta mukarrer kaidedir ki, bir kimsede içtihat rütbesi varsa, o kimse, başkasının içtihadına uymaya mecbur değildir. Ashap arasında çıkan muhalefetler, münakaşa ve muharebeler içtihat farklılığından doğmuştur. Haşa, nefsani arzuların, isteklerin bu ihtilaflarda payı yoktur. Çünkü onlar sohbet-i Nebevi ile kin, adavet, buğz gibi kötü sıfatlardan arınmışlardır. Nefisleri böyle süfli şeylerden temizlenip pak olmuş, ulviyet kazanmıştır (Kırkıncı, 2008).

Bazı kimseler, “Hz. Ali Efendimiz, Müslümanların birlik ve beraberliğini dikkate alarak kendi hakkını bilerek feda etti .” diyorlar. O zaman şöyle düşünmek lazım gelmez mi ?: “Hz. Ali Efendimiz İslam’ın ittifak ve ittihadını bu derece düşündüğü hâlde, biz hangi akılla onun yolunu terk ederek niza ve ihtilaf yolunu açıyoruz?” (Kırkıncı, 2008).

Hz. Ebû Bekir hilafet için nazlandı, hilafet ona meftun oldu. O, hilafetten kaçındı, hilafet ona sarıldı. Bu, Allah’ın bir inayeti ve lütfu idi. O büyük bir nimetti, şükrünü Allah Tealâ ona vacip kıldı. O da onu, bihakkın yerine getirdi ve Allah’ın bu nimetine layıkıyla mazhar oldu. Bu talih kuşu Resulullah’ın saadetli günlerinde de daima onun başında dolanmaktaydı. Lakin o, bunlara iltifat etmez ve vaktini gözetmezdi. O Resûl-i Ekrem’in süveydâ-yı kalbi ve mahrem-i esrarı, musibetlerinde ise kader arkadaşıydı. Hz. Ali karabetçe Peygamber’e daha yakın. Hz. Ebu Bekir ise mertebece ona yakındır. Karabet et ile kandır, mertebe ise ruh ile nefistir. Bu bakımdan dindeki karabet, nesepteki karabetin üstündedir (Kırkıncı, 2008).

Şia uleması bazı ayet ve hadislerin özel yorumundan hareketle hilâfetin Hz. Ali’nin hakkı olduğunu ileri sürmüşlerdir:

1. Tebliğ ayeti: “Ey peygamber (resül) ! Rabbin tarafından sana indirileni tebliğ et. Şayet bunu yapmazsan elçilik görevim (risâlet) yapmamış olursun. Allah seni insanlara karşı koruyacaktır. Allah kâfirler topluluğlunu istedikleri şeyi yapmada başarıya ulaştırmaz.” (el-Mâide 5/67). Şia’ya göre bu ayette Allah’ın Hz. Peygamber’den tebliğ etmesini emrettiği şey Hz. Ali’nin imametidir. Bu ayet nazil olmadan önce Allah Tealâ Hz. Peygamber’e Hz. Ali’nin imametini ilan etmesini emretmişti. İmam Muhammed el-Bâkır’a nispet edilen bir rivâyete göre sahâbîlerin dinden dönmeleri ve bu emri yalanlamaları endişesiyle Hz. Peygamber (sav) bu emri tebliğ etmeyi geciktirmiş ve konu hakkında Allah’tan yeni bir vahiy beklemişti. Bu beklendi üzerine Allah bu ayeti indirmiş, Allah’ın emrine uyarak Gadîr-i Hûm gününde Hz. Ali’nin imamlığını ilan etmiş, ayrıca huzurunda toplanan insanlardan, bu haberi orada bulunmayanlara ulaştırmalarını emretmiştir (Gümüş, 2020). “Gerek Ahbârî müfessirler gerekse Usûlî müfessirlerin, tebliğ âyetini fasılasız olarak Hz. Ali’nin halîfeliğine delil olarak öne sürdükleri ve bu âyetin buna dönük açıklanmasında İsnâaşeriyye rivâyetlerinin etkili olduğu görülmektedir.” (Gümüş, 2020: 94). İmamiyye müfessirlerinin bu ısrarına rağmen Ehl-i Sünnet uleması ayetin Hz. Ali’nin imametine delil teşkil etmeyeceğini belirtmişlerdir. Bu konuda onların açıklamalarını da dikkate alarak ayetin böyle bir delâletinin olmadığını şu şekilde ifade edebiliriz:

a. Şia müfessirleri ayeti Hz. Peygamber’in (sav) Gadîr-i Hum açıklamasıyla ilişkilendirmişlerdir. Oysa ne ayette, ne de Hz. Peygamber’in (sav) Gadîr-i Hum açıklamasında bunların birbiriyle ilişkili olduğunu gösteren herhangi bir beyan ve delil yoktur. Birbiriyle ilişkisiz iki söz bir araya getirildiğinde dünyada ortaya konmayacak hüküm yoktur.

b. el-Mâide 58-70. ayet grubunun ana konusu Yahudi ve Hıristiyanlara, Tevrat’a, İncil’e ve kendilerine indirilen (diğer) vahiylere uymaları gerektiği
emredildiği halde kendilerinin azgınlık etmeleri, kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlamaları, hatta bunlardan bazılarını öldürmeleri gibi
meselelerdir. Mâide suresi tamamen Medine’de nazil olmuştur. Hz. Peygamber düşmanlarından korunmak için bazı tedbirler alıyordu. Bununla birlikte Medine konmuştur (Bakkal, 2020). Hz. Peygamberi öldürme teşebbüslerinin çokluğu dikkate alındığında Hz. Peygamber’in tedbir kabilinden kendince uygun bir zamanı kollamak için kendisine indirilen bazı âyetleri tebliğ etmede gecikmiş olabileceği düşünülebilir. Bu durumda Allah Tealâ’nın kendisini ikaz etmesi son derece normaldir. Bağlamı itibariyle hiçbir şekilde Hz. Peygamber’den tebliğ etmesi istenen şeyin Hz. Ali’nin imameti meselesi olduğu anlaşılmamaktadır.

c. Fahreddin er-Râzî (ö. 606/1210) ayetin nüzul sebebi hakkında on görüş nakletmiş olup bunlardan onuncusu Hz. Ali’nin faziletiyle ilgili olanıdır (Gümüş, 2020). Nüzul sebebi dikkate alındığında ayeti Hz. Ali’ye tahsis etmek mümkün değildir. Ayrıca Hz. Ali hakkındaki rivayet de imametiyle değil, faziletiyle ilgilidir.

d. Müfessir el-Âlûsî (ö. 1270/1854), İmâmiyye kaynaklarında mevcut olan Hz. Ali’nin halîfe tayin edildiği belirten rivâyeti Ehl-i sünnet hadisçilerince sahih olmadığını, Hz. Ali’nin imamlığını delillendirmek için İsnâaşeriyye mensuplarının rivayete bazı kelimeler ve bilgiler eklediklerini belirtmektedir (Gümüş, 2020).

Bütün bunlar dikkate alındığında ayetin Hz. Ali’nin imametine delâlet ettiğini söylemek mümkün değildir.

2. Dinin İkmâli Ayeti: “Bugün, kâfirler dininiz hususunda ümitlerini yitirmişlerdir. Öyleyye onlardan değil, bennen korkuu. BBugüü sszin dininizi
kkmâll erdirdim, size nimetimi tamamladım ve sszin için din olmak İslam’ı seçtim.” (el-Mâide 5/3). Küleynî’nin (ö. 329/941) naklettiği bir rivâyete göre
İmam Muhammed el-Bâkır, farzların peşpeşe indiğini, velâyetin/hilâfetin inen en son farz olduğunu, dinin ikmâli âyetinin ise Hz. Ali’nin halîfeliğe tâyin edilmesiyle dinin kemâle erdirildiğini belirtmektedir (Gümüş, 2020). “İmâmiyye rivâyetleri, ilgili âyetin tebliğ âyetiyle beraber veda haccında indiğini göstermektedir” (Gümüş, 2020: 104).

Ayeti yorumlarken baş kısmını da dikkate almak gerekir. Bu kısımda onbir şeyin haram kılındığı belirtilmektedir: 1. Leş, kesilmeden ölen hayvan. 2. Kan. 3. Domuz eti. 4. Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlar. 5. Boğularak ölen hayvan. 6. Darbe ile vurularak ölen hayvan. 7. Yüksekten düşerek ölen hayvan. 8. Başka bir hayvan tarafından süsülerek ölen hayvan. 9. Yırtıcı hayvanların öldürdüğü hayvan. 10. Dikili taşlar, yani putlar adına kesilen hayvan. 11. Fal oklarıyla kısmet tayin etmek.

Yazır ayetteki “bugün sizin dininizi kemale erdirdim” ifadesini, “size bütün iman, akaid ve ahlak kurallarını koydum ve en mükemmel teşrî usulü ve içtihat kanunlarını öğrettim, bundan sonra bu ahkâmın, bu helal ve haramın nesholunması ihtimali kalmadı” (Yazır, ts: 3/158) şeklinde yorumlamaktadır. Bağlam açısından bakıldığında ayetin Hz. Ali’nin hilafetiyle hiçbir ilgisinin olmadığı anlaşılır. Gümüş’ün dediği gibi “Allah Teâla bu âyetten Hz. Ali’nin imametini amaçlamış olsaydı bunu ihtilafa götürmeyecek derecede açık bir şekilde ifâde ederdi.” (Gümüş, 2020: 107).

3. Velâyet Ayeti: “Sizin veliniz, sadece Allah, Resûlü ve namazı dosdoğru kılıp rükû hâlinde iken zekât (sadaka) veren müminlerdir (el-Mâide 5/55).

Küleynî’nin (ö. 329/941) naklettiği bir rivâyete göre İmam Câfer es-Sâdık ayette geçen “İnnemâ veliyyükümü’llâhü ve resûlühû ve’l-lezîne âmenû: SSzin veliniz Allah, Resûlü ve iman edenlerdir” ifadesini “Kıyâmete kadar nefisleriniz, işleriniz ve mallarınız hususunda yetkili olmaya en lâyık olanlar Allah, Resûlü, Ali ve onun imam olan evlatlarıdır.” şeklinde yorumlamıştır (Gümüş, 2020: 107). Geçit’in ifade ettiği gibi Şia’ya göre velî kavramı sadece “tasarruf eden” manasında kullanıldığından bu ayetin içeriğine göre mezkûr sıfatlarla tavsif edilmiş müminlerin (imamlar) ümmet üzerinde tasarruf etme hakkı bulunmaktadır. Aynı zamanda “imam” kelimesi de bütün ümmete “tasarruf eden” anlamındadır. Bundan dolayı, bu ayette vasıfları zikredilen şahısların ümmetin imamı olması gerekir (Geçit, 82).” Ve’Hezîne âmenû: iman edenler ifadesi çoğul olduğundan imam olan kişi yalnız Hz. Ali değil, on iki imamdır.

Ancak şu hususlar ayette geçen velî kavramının “tasarruf eden” anlamına değil, “dost ve yardımcı anlamına geldiğini gösterdiğinden ayetin Hz. Ali’nin ve on iki imamın imamlığına işaret etmesi mümkün görünmemektedir.

a.  Arapçada “vely”, “yakın olmak” manasına gelir. Bu kökten türeyen “velâyet” ise “sevmek; yönelmek, yardım etmek; bir işin sorumluluğu kendi
üstünde olmak” anlamlarında kullanılır. Velâyet sahibi olan kişi de “velî” denir. “Veliye” fiilinin biri “velâyet”, diğeri “vilâyet” şeklinde olmak üzere iki masdarı vardır. Arap dilcilerin bazıları bu iki kelimenin birbirinin yerine kullanılabileceklerini söylerken, diğerleri “velâyet”in daha çok “yardım etme”,
“vilâyet”in ise “otorite” (sultan) anlamında kullanıldığını ileri sürmüşlerdir. İkinci görüş sahiplerine göre “velâyet” masdarından “velî”, “vilâyet”
masdarından daha çok “vâlî” ismi türetilir. “Vâlî” şeklinde kullanıldığı zaman “her şeye sahip olan ve her şey üzerinde tasarrufta bulunan” anlamında kullanılır (Apaydın, 2013). Kur’an-ı Kerim’de velî-evliyâ kelimesi 64 âyette “dost, yardımcı, koruyucu” anlamında, sadece üç âyette (el-Bakara 2/282; el-İsrâ 17/33; en-Neml 27/49) ise tasarruf ehliyetine sahip olmayan kişi adına “tasarrufta bulunma yetkisine sahip olan kişi” anlamında kullanılmıştır
(Abdülbâki, el-Mu’cem, “vly” maddesi). Ayetlerin geneli açısından değerlendirildiğinde bu ayette geçen velî kavramının “dost ve yardımcı”
anlamına geldiği söylenebilir.

b. Kur’an’a göre Allah’ın evliyası olduğu gibi şeytanın da evliyası vardır (Yûnus 10/62; Âl-i İmrân 3/175). Allah müminlerin, müminler Allah’ın; şeytan
inkârcıların ve zalimlerin, inkârcılar ve zalimler de şeytanın velisidir (el-Bakara 2/257; Âl-i İmrân 3/68; el-Mâide 5/55; el-A’râf 7/196; eş-Şûrâ 42/9). Ayrıca müminler müminlerin ve kâfirler de kâfirlerin evliyasıdır (et-Tevbe 9/71; el-Enfâl 8/73). Bu âyetlerde velî ve evliyâ kelimelerinin dost ve yardımcı anlamında kullanıldığı açıktır. Dolayasıyla velî kelimesine mutlak anlamda “tasarruf eden” anlamını vermek doğru değildir.

c. Mâide 51-59. ayet grubunun ana konusu müminlerin Yahudi ve Hıristiyanlarla dost olmaması gereğidir. Bu bağlamda ayette müminlerin asıl
dostunun Allah, O’nun Resûlü ve namazını kılan, zekâtını veren müminler olduğu vurgulanmıştır. Konunun Hz. Ali’nin imameti ile hiçbir ilgisi yoktur.

d. Bu ayetin ayrı ayrı olaylar sebebiyle Ubâde b. Sâmit, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali hakkında nazil olduğuna dair üç farklı rivayet vardır (Yazır, ts). Hz. Ali
hakkında nazil olduğunu ifade eden Ebû Zer el-Gıfarî’den gelen rivayet ise şöyledir: Ebû Zer diyor ki: “Bir gün öğle namazını Hz. Resûlullah (sav) ile kıldım. Bir dilenci mescitte bir şey istedi de kimse vermedi. Derken dilenci ellerini semaya açıp şöyle dua etti: “Allah’ım sen şahit ol ki, Nebin Muhammed’in Mescidinde dilendim, kimse bana bir şey vermedi.” O sırada Hz. Ali namazda rükû hâlindeydi. Hz. Ali, dilenciye yüzüğün bulunduğu sağ elin serçe parmağıyla işaret etti. Dilenci Ona yönelip serçe parmağından yüzüğü çıkarıp aldı (Yazır, ts; Geçit, 80-81). Şia kaynaklarında yer alan bazı rivayetlere göre bu dilenci bir insan, bazılarına göre ise bir melekti (Gümüş, 2020).

Nüzul sebebi açısından yorumlandığı zaman da ortaya üç ayrı problem çıkmaktadır:

Öncelikle nüzul sebebi olarak üç ayrı rivayet bulunduğu için bunlardan hangisinin doğru olduğu hususunda kesin bilgi yoktur. Bu rivayetler dikkate alındığında ayetin kesin olarak Hz. Ali hakkında nazil nu söylemek mümkün değildir.

İkinci olarak lafzın yorumunda en genel kurallardan birisi “Sebebin hususiliği lafzın umûmiliğine mani değildir” şeklindedir. “Âmmın özel bir sebebe binaen gelmiş olması onu umûmundan çıkarmaz ve sırf bu sebebe hâss kılmaz. Gerek o sebebe gerekse kendi manasına katılabilen diğer durumlara şamil olarak kalır. Zira Kur’an’daki ve Sünnetteki nassların çoğunluğu özel sebeplere binaen gelmiştir. Böyle olmakla beraber, Sahâbe bunların umumuna göre amel etmiş, onları nüzul veya vürud sebeplerine hasretmemiştir.” (Zekiyyüddin Şaban, 1990: 305). Tefsirde en büyük tehlikelerden birisi genel lafızları özel olan nüzul sebepleriyle sınırlamaktır. Bu ayetin nüzul sebebi Hz. Ali olsa bile hüküm bakımından ayet ona tahsis edilemez.

Üçüncü olarak nüzul sebebi dikkate alınarak ayet Hz. Ali’yi tahsis edilse bile ayetin manası Hz. Ali’nin rükû halinde iken zekât verdiğine delâlet eder. Ayetin lafzıyla nüzul sebebi birleştirilse bile buradan Hz. Ali’nin imametine dair bir anlam çıkmaz.

Dördüncü olarak ” Ve’-lezîne âmenû: iman edenler ifadesi çoğuldur ve âmdır. Bir ferde (burada Hz. Ali) veya manasının belli bir kısmına (burada 12 imama) delâlet ettiğine dair bir tahsis delili bulunmadıkça lafız umum anlamında ele alınır, tahsis edilemez (Z. Şaban, 1990). Ayrıca nüzul sebepleri tahsis delili olarak kabul edilmez. Dolayısıyla âyet ne Hz. Ali’ye ne de 12 imama tahsis edilemez. Bazı Şia âlimleri “Ve’l-lezîne âmenû terkibinden Hz. Ali’nin amaçlandığının garipsenmemesi gerektiğini, çünkü çoğul ifâdelerden bir kişinin kastedilebilebildiğini, nitekim kimi âyetlerde bu durumun görüldüğünü dile getirmektedirler.” (Gümüş, 2020: 110). Bu durum ancak tahsis delili olan âyetler için geçerli olabilir. Burada ise bir tahsis delili yoktur.

e. Ayetin imamete işaret ettiği kabul edilse bile Hz. Ali’ye tahsisi mümkün değildir. Ayete göre müminlerin velisi, Allah ve O’nun resulünün yanı sıra namaz kılan, zekât veren diğer müminlerdir. Bunların sayısı da milyarlarca insandır.

Bütün bu durumlar dikkate alındığında âyetin Hz. Ali’nin imametiyle alakalı olduğunu söylemek mümkün değildir.

4. İtaat Ayeti: “Ey iman edenler! Allah ‘a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ulü’l-emre (yetki sahipleri) itaat edin. Şayet herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, – Allah’a ve âhirete gerçekten iman ediyorsanız- onu, Allah’a ve Resûlüne arzediniz. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.” (en-Nisâ 4/59).

Küleynî’nin (ö. 329/941) naklettiği rivâyetlere göre ayette geçen “ulü’l-emr”den maksat on iki imamdır. Buna göre ayette Allah’a ve Hz. Peygamber’e itaatin yanı sıra kıyamete kadar tüm müminlerin imamlara itaat etmeleri emredilmiştir (Gümüş, 2020). İmâmiyye âlimleri iki argümanı kullanarak ayette geçen “ulü’l-emr”in imamlar olduğunu ileri sürmüşlerdir. Birinci argüman her zaman olduğu gibi rivayetlerdir. Şiî müfessir “el-‘Ayyâşî’nin (ö. 320/932) naklettiği bir rivâyete göre Hz. Peygamber’in Hz. Ali’ye Allah’ın, kendisi ve kendisinden sonraki ortakları hakkında duâsının kabul ettiğini söylemesi üzerine Hz. Ali, ortaklarının kimler olduğunu ona sormuş, Allah Resûlü de imamları kastederek, “Allah’ın, kendilerini, onun ismi ve benim ismimle bir araya getirdiği kimselerdir.” deyip İtaat âyetini okumuştur.” (Gümüş, 2020: 115).

Öncelikle ne âyetin zahirinden ne de rivayetten “ulü’l-emr”in imamlar olduğuna dair bir anlam çıkarmak mümkün değildir. Tamlama (izafe) yoluyla belirli (muarref) hale getirilmiş olan lafızlar umum ifade ederler. “Ulü’l-emr” lafzı da bu özellikte olduğundan umum ifade eder. Bu ifadeyi tahsis edici bir delil bulunmadığı müddetçe her zaman umum anlamıyla ele alınmalıdır. Ne ayetin kendisinde ne de söz konusu rivayette “ulü’l-emr” ifadesiyle imamların kastedildiğini gösteren açık bir ifade bulunmamaktadır. Dolayısıyla söz konusu rivayetle tahsisi söz konusu olamaz. Şia imamlarının ikinci argümanı itaat edilecek “ulü’l-emr”in masum olmasının gerekli oluşudur. Masum olan “ulü’l-emr” ise imamlardan başkası değildir (Gümüş, 2020). Yazır’ın da belirttiği gibi “Allah ve Resulü hakkında ‘etîû etîû’ diye mutlak itaat açıkça söylendiği halde, emir sahipleri (idareciler) hakkında ‘ve etîû ile’l-emri’ buyurulmayıp bunlara itaat etmek Peygamber’e itaate atfedilmiş ve yalnız Peygamber’e itaat etmeye tabi olarak emredilmiş ve bu şekilde tabi olma altında itaat etmenin hem aynı kuvvetle kayıtsız olarak gerektiği gösterilmiş, hem de isyan edilen şeyler de bu hükmün dışında bırakılmıştır. ‘Allah ‘a isyan hhsssunna hiçbir mahluka itaat edilmez. Aynı şekilde ‘İyi ve faydalı şeylerde itaat eddlir.” (Buhârî, “Ahkâm” 4; Müslim, “İmâre”, 19, 40; Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 87) hadis-i şerifleri de bunu açıklıyor.” (Yazır, ts: 3/14). Ayette bir tahsis var. Ancak bu tahsis ulü’l-emrin kim olduğuyla ilgili bir tahsis değil, hangi emirlerine uyulacağıyla ilgili bir tahsistir.

Şia bu ayetlerin dışında Ehl-i Beyt’in fazileti ile ilişkilendirilen tathîr (el-Ahzâb 33/28-34), mübâhele (Âl-i İmrân 3/61), meveddet (eş-Şûrâ 42/23), Hz. Ali’nin faziletiyle ilişkilendirilen (er-Rahmân 55/19, 20, 22; el-Bakara 2/207, 269; el-A’râf 7/44; el-Enfâl 8/62; et-Tevbe 9/3, 19-22, 100; er-Rad 13/7, 43; Meryem 19/96; ez-Zümer 39/32-34; el-Vâkıa 56/10-12; et-Tahrîm 66/4; el-Hâkka 69/12 ve el-Beyyine 98/7-8) ve mehdi ile ilişkilendirilen (Âl-i İmrân 3/81; el-Hac 22/39-41; Hûd 11/8; el-Enbiyâ 21/105, en-Neml 27/62; eş-Şûrâ 42/41, Kâf 50/41-42; el-Kamer 54/6-8; es-Saffât 37/177-179; al-Mü’min 40/51; el-Müddessir 74/2; Abese 80/21 ve 22; Kasas 28/85; Tevbe 9/33, 78; en-Nûr 24/55; Fetih 48/28 ve es-Saf 61/9) ayetlerini de dolaylı olarak imamlara delâlet ettiğini ileri sürmektedirler (Gümüş, 2020).

Sekaleyn Hadisi: Şia uleması Hz. Ali’nin halifeliği konusunda birçok ayeti delil olarak göstermekle birlikte onların en çok önem verdikleri delilin Sekaleyn Hadisi olduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki bu hadis imamlar hakkında delil olarak kullandıkları bütün ayetleri bu hadisle irtibatlandırmışlardır. Bu hadis olmasa neredeyse ayetlerin de bir anlamı kalmayacak gibidir.

Şia gruplarına göre “Hz. Peygamber Veda haccı dönüşü (18 Zilhicce 10 / 17 Mart 632), aslında dinlenmeye elverişli bir yer olmadığı hâlde önemli bir hususu bildirmek maksadıyla burada konaklamış, bu sırada, kendisine indirilen her vahyi tebliğ etmesini emreden, bunu yapmadığı takdirde elçilik görevini yerine getirmiş sayılmayacağını belirten ayet (el-Mâide 5/67) nazil olmuştur. Resûl-i Ekrem, kafilenin önde giden ve geride kalan bütün fertlerinin toplanmasını istemiş, herkes geldikten sonra öğle namazını kıldırmış ve arkasından yeni gelen ayeti tebliğ ederek bir konuşma yapmıştır. Hz. Peygamber bu konuşmasında dünyaya veda etme zamanının yaklaştığına işaret ederek risalet görevini yerine getirip getirmediği hakkındaki kanaatlerini ashabına sormuş, olumlu cevap aldıktan sonra ashabının Allah’a ve ahiret gününe olan imanını yeniden ikrar ettirmiş ve ardından sekaleyn hadisi”[1] diye meşhur olan sözlerini söylemiştir: “Size paha biçilmez iki şey bırakıyorum: Allah’ın kitabını ve Ehl-i beytimi.. Benden sonra bunlara sarılırsanız asla sapıklığa düşmezsiniz.” Resûl-i Ekrem konuşmasını bitirdikten sonra Hz. Ali’yi sağ tarafına almış, elini tutup kaldırmış ve şöyle demiş: “Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır. Allah’ım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol!’ Hz. Peygamber’in bu açıklamalarından sonra orada bulunanlar sırasıyla gelip Hz. Ali’yi tebrik etmişler. Bunların arasında Hz. Ebu Bekir, Ömer ve o anda Ali’nin imameti hakkında bir şiir söyleyen Hassân b. Sâbit (ö. 60/680) de varmış. Medine’ye hareket edilince yolda, hatta bazılarına göre daha orada, “…Bugün sizin için dininizi ikmal ettim, üzerinize olan nimetimi tamamladım, din olarak sizin için İslam’ı beğendim…” (el-Mâide, 5/3) mealindeki ayet nazil olmuş” (Fığlalı, 1996). Gadîr-i Hum olayı Ahmed b. Hanbel (^Müsned, I, 84, 118, 119, 152; III, 14, 17, 26, 59; IV, 281, 367, 370, 371), Müslim (Fezâ’ilü’ş-şahâbe, 36, 37), Tirmizî (Menâkıb, 19, 20), İbn Mâce (Mukaddime, 11) ve Hâkim en-Nîsâbûrî (el-Müstedrek 3 / 160­161) gibi Sünni muhaddislerin naklettikleri hadislerde de geçmektedir.

Şii geleneğinin zengin ve geniş rivayetlerle ayrıntılı bir şekilde anlattığı Gadîr-i Hum olayı İbn Hişâm (ö. 218/833), İbn Sa’d (ö. 230/845) , Taberî (ö. 310/923) gibi ilk devir müelliflerince ya hiç zikredilmemiş yahut da Resûl-i Ekrem’in konuşmasına yer verilmeden sadece orada konakladığından söz edilmiştir. Ayrıca bunların hiçbiri Resûl-i Ekrem’in sözlerini, Şiîler’in anladığı gibi Hz. Ali’nin imameti ve hilafeti için bir delil olarak değerlendirmemiştir. Aslında Şiî geleneğinin bu olay münasebetiyle indirildiğini söylediği ayet (el-Mâide 5/67) müfessirlerin büyük çoğunluğuna göre çok önce nazil olmuştur. Esasen bu ayetin, içinde yer aldığı diğer ayetlerle birlikte ele alındığında Müslümanlar hakkında değil Yahudi ve Hıristiyanlar hakkında nazil olduğu ve onların Hz. Peygamber’e bir kötülük yapamayacaklarını ifade ettiği anlaşılır (Fığlalı, 1996).

Resulullah’ın (sav), “Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır sözlerinin arka planını Yusuf Açıkel şöyle açıklamaktadır: “Hz. Peygamber aslında, Hz. Ali ile askerleri arasında Yemen’de geçen anlaşmazlığı Medine’ye dönmelerinden sonra çözmüş, ancak olay, Veda Haccı dönüşü Medine’ye doğru yol alırken tekrar gündeme gelmiş ve konaklama yeri olan Gadîr-i Hum’da durum Hz. Peygamber’e haber verilmiştir. Hz. Ali’nin bu şekilde tenkit edilmesi, vefatının yaklaştığını hisseden Hz. Peygamber’e yakınlarıyla ilgili bir şeyler söyleme ihtiyacı da hissettirmiş olabilir. Bundan dolayı Hz. Peygamber Hz. Ali’yi övücü bazı sözler söyleyerek onun haklılığını belirtmiş, aynı zamanda kendisinden sonra Ehl-i Beyt’ini de Müslümanlara emanet ettiğini, onları korumaları gerektiğini hatırlatmıştır. Ancak Hz. Peygamber’in (sav) bu konuşmasını hutbe olarak beraberinde bulunan herkese söylemiş olduğu konusu açık değildir. Hz. Peygamber’in bu sözleri Hz. Ali ve ihtilaf hâlinde olduğu kişiler ile yanındakilere söylemiş olması muhtemeldir.” (Açıkel, 2009). Çünkü, Gadîr-i Hum denilen mevki, Şiânın dediği gibi binlerce kişiyi barındıracak bir yer değildir.

Kur’an’da geçen “mevla” ve “velî” büyük oranda “halife” veya “imam” değil, “dost, efendi, arkadaş” anlamında kullanıldığı gibi sekaleyn hadislerinde yer alan mevla kelimesi de dost manasında anlaşılmalıdır (Fığlalı, 1996). Bazı âlimler ayet ve hadislere bakıldığında işari anlamda dört halifeden sırayla söz edildiğini ifade etmişlerdir. Mesela, Ömer Nasuhi Bilmen (1883-1971) “Kim Allah’a ve Resûl’e itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği, nebiler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdirler. Onlar ne eyi arkadaştırlar!’ (en-Nisa, 4/69) ayetindeki “sıddıklar” sözünü sözlerinde, özlerinde, inançlarında tam bir sadakata sahip, yüce peygamberleri herkesten evvel tasdik eden Hz. Ebu Bekir-i  Sıddık gibi  ümmetin  seçkinleri ” (Bilmen,  1963-1966)  şeklinde yorumlamıştır. Bediüzzaman Said Nursi de mezkûr ayetteki bazı ifadeleri şöyle tefsir etmiştir: “Kur’an, “sıddıkîn” lafzıyla Ebu Bekir-i Sıddık’a, “ve’ş-şüheda” lafzıyla Ömer ve Osman ve Ali Radıyallahü Anhüm’e işaret edip; Peygamber’den (sav) sonra bu zevatın halife olacaklarına, Ömer (ra.), Osman (ra.) ve Ali’nin (ra.) ise hem şehit hem halife olacaklarına gaybi bir ihbarla delalet etmektedir (Nursi, 2012).

Uhud Gazvesinin sonundaki mağlubiyetten sonra Hz. Peygamber (sav), Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’la birlikte Uhud dağının yukarılarına doğru çıkmışlar, bu esnada Uhud dağı sallanmış, Hz. Peygamber de dağa şöyle seslenmiştir: “Ey Uhud! Sakin ol! Senin üzerinde bir peygamber, bir sıddık ve iki şehit var.” (Buhârî, “Aşhabü’n-nebî”, 5; Tirmizî, “Menâkıb”, 18; Müsned, 3/112) buyurur.” Bu hadiste önce sıddıkin, sonra iki şehidin zikredilmesi, halifelik makamına sırasıyla önce Hz. Ebu Bekir’in, sonra da Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın geçecekleri şeklinde yorumlanabilir.

Kur’an’da sıfatlarıyla, hadiste hem sıfatları hem isimleriyle övülen büyük sahâbilerin kasten ve bilerek büyük haksızlık yapacaklarını düşünmek doğru olmaz. Hadis âlimlerinin büyük çoğunluğu Kur’an ve Sünnet naslarına dayanarak sahâbenin tamamını âdil saymışlar ve naklettikleri hadislerin araştırılmadan kabul edilmesi gerektiği görüşüne varmıştır (Efendioğlu, 2008). Sahâbe hata yapabilir, fakat bilerek yalan söylemez. Hakperestliği ve cesaretiyle önce çıkan Hz. Ali de hakkı olan çok önemli bir şey hususunda susmaz, hele hele onun elinden bu hakkı almış olan kişilere yardımcı olmaz, onların verdikleri görevleri kabul etmez, istişarelerine katılmaz. Hilafet konusunda Hz. Ali’nin hakkının yenildiğini düşünmek öncelikle Hz. Ali’ye büyük haksızlıktır.

Sonuç itibariyle diyebiliriz ki, Şîa’nın Hz. Ali’nin imâmetine nass bâbında delil olarak getirdiği, ayet, hadîs ve tarihî hâdiselerin tartışmasız açık bir nas şeklinde değerlendirmek pek de kolay değildir (Öz, 2009).

Prof. Dr. Halil Ahmet Kırkkılıç, Sünni-Alevi Beraberliğini Zedeleyen Dinî Nitelikli Bazı Asılsız İddialar Hakkında Mehmet Kırkıncı’nın Görüşleri


[1] Sekaleyn hadisi hakkında geniş bilgi için bk. Adem Dölek, “Sekaleyn Hadisi ve Değerlendirilmesi”. Marife 4/3 (2004), 145-168.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X