Sonuç-Halil Ahmet Kırkkılıç

Sosyolojik olarak her dinde çeşitli mezhepler ve tarikatlar bulunur. Dinler genellikle bazı kutsal metinlere dayanmakta olup her zaman bunların farklı anlaşılması ve yorumlanması söz konusudur. Fakat yorumun da bir sonu vardır. Açık ve net kavramlarla ifade edilmiş olan iman, ibadet ve ahlak esaslarında değişme olmaz. Bununla birlikte gerek zahirî gerekse batıni yorum açısından zaman zaman bazı aşırılıklara gidilmiş ve aşırılıklar Kur’an’ın özüne uygun düşmeyen bazı inanç ve düşünce sistemlerinin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. İtikadi alanda İslam tarihinde günümüze kadar gelebilmiş iki akım vardır: Ehl-i Sünnet ve Şia. Ehl-i Sünnet genel olarak her konuda orta yolu temsil eden şemsiye mezheptir. Şia ise Hz. Peygamber’in vefatından sonra devlet yönetiminin Hz. Ali’ye ve onun soyundan gelenlere ait olduğu düşüncesi etrafında birleşen çeşitli grupların ortak adıdır. İki mezhep arasında birbirini tekfir etmeyi gerektirecek ölçüde önemli bir ayrılık yoktur. Bununla birlikte siyaset âleminde her zaman biri kayırılmış, diğeri baskılanmıştır. Kanaatimizce her iki mezhep arasındaki çözüm, siyaset aracılığıyla değil, her iki mezhep âlimlerin çıkar gözetmeden ve baskı altında kalmadan ortaya koyacakları önerilerle olacaktır. Ancak burada çözüm derken, âlimler her konuda birleşeceklerdir şeklinde bir düşünce akla gelmemelidir. Görüşmeler sonucunda sadece aşırılıklarla ilgili düşünceler ortadan kalkacak, geri kalan konularda herkesin kendince bir delili olduğu mezhepler yine farklı görüşleri savunmaya devam edeceklerdir. Fakat “Benim görüşüm haktır; fakat hak olan sadece benim görüşüm değildir, karşı görüşün de haklı olma ihtimali vardır.” sonucuna ulaşıldığında mezhepler arası kavga ve mücadele bitmiş olacaktır.
Geçmişte Hz. Ali’nin ulûhiyetine veya peygamber olduğuna inananlar olmuşsa da günümüzde bu tür inanışların ortadan kalkmış olduğunu söyleyebiliriz. Şehit edildikten sonra göğe yükseltilip dünyayı adaletle doldurmak için tekrar yeryüzüne ineceği inancını günümüzde de savunanlar vardır. Hz. Ali’nin kendisini sevenlerin namazını kıldığı, Hz. Ali ve Âl-i Beyt’i seven bir Müslüman’ın ibadet mükellefiyetinin düşeceği, Hz. Ali’nin camide şehit edilmiş olması sebebiyle camide namaz kılmanın gerekli olmadığı, orucun aslında üç gün olarak farz kılındığı, Kur’an’dan bazı ayetlerin çıkarıldığı gibi iddialar ise ancak avam-ı nâs denilen sıradan insanlar arasında yaygın olan görüşlerdir. Şer’î delillerle bunları yan yana getirmek mümkün değildir. Hz. Ali’nin halifeliğini hem Sünniler hem de Şia ve Aleviler kabul etmektedirler. Ancak Sünniler Hz. Ali’nin yanı sıra Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın da meşru halifeler oldukları kanaatindedirler. Bu konuda Sünni ve Şii âlimlerin anlaşmaları mümkün görünmemekle birlikte konunu itikadi bir mesele olmayıp tarihî bir olay olması sebebiyle bu hususu aralarında bir niza meselesi yapmayabilirler ve yapmamalıdırlar da. Meselenin ilmî olarak tartışılması yeterlidir.
İslam düşmanlarının her zaman Müslümanların arasındaki görüş ayrılıkları bahane ederek onları parçalayıp yutmak peşinde olduğu açıktır.
Müslümanların her türlü görüş ayrılıklarını bilimsel çerçevede tartışmasını öğrenmek ve görüş ayrılıklarını ayrılıkçılığa dönüştürmemek gibi bir mecburiyetleri vardır. Müslüman olmak tevhid inancı çerçevesinde birlik, dirlik ve bütünlük içinde olmayı gerektirir. Tefrika; birliği, bütünlüğü ve vahdeti bozucu her tür eylem sosyal şirk kapsamında değerlendirilebilir. Çeşitlilik ve farklılıklara rağmen birlik, bütünlük, kardeşlik ve hoşgörü ile sosyal vahdet içinde yaşamak iman sahibi birey için bir niteliktir. Bunun dışından hiçbir unsur Müslümanlar için bir kavga, bölünme ve tahkir sebebi olmamalıdır. Aradan 1400 yıl geçmiş olmasına rağmen Cemel, Sıffin, Hakem, Nehrevan ve Kerbela vb. olayların acıları hâlâ dinmemiştir. Müslümanların en çok dikkat etmesi gereken hususlardan birisi bunların üstüne yeni acılar eklememek, tarihten ders ve ibret almak, vahdet içinde yaşamak için ilke ve hikmetler çıkarmaktır. Mezhepler din değildir, fakat din ve dini kültürden doğmuşlardır. Mezheplerin farklılığı insani tavır ve tutum olan ictihad farklılıklarına dayanır. “Müçtehit içtihat eder; isabet ederse kenddss için iki se vap, hhta ederse bir se vap vardır.” (Buhârî, İ’tisâm, 21; Müslim, Akdıye, 15; Ebû Dâvûd, Akdıye, 2; Tirmizî, Ahkâm, 2; İbn Mâce, Ahkâm, 3) hadisinde açıkça ifade edildiği üzere müçtehit hata da etse sevabını alır. Onun sevap kazanması doğruyu bulmak için yaptığı çalışmasından dolayıdır. Müçtehid’in hata edip etmediğini ise ancak Allah bilir. Gerçekte tam olarak kimin isabet kimin hata ettiği bilinmeyen bir konuda, insanların sadece hak bir taraftaymış gibi körü körüne bir tarafı tutup diğer tarafı inkâr etmeleri doğru olmaz. Geçmişte uzun asırlar Sünnilerle Aleviler birlikte huzur içinde yaşamışlardır, yine aynı şekilde yaşamaya çalışmalıdırlar.
Prof. Dr. Halil Ahmet Kırkkılıç, Sünni-Alevi Beraberliğini Zedeleyen Dinî Nitelikli Bazı Asılsız İddialar Hakkında Mehmet Kırkıncı’nın Görüşleri

Bu konuda geri bildirim bırakın