Hilâfetin Osmanlılara Geçmesi
Yavuz Sultan Selim Han, sekiz buçuk yıla sığan büyük icraatları, yaptığı azim hizmetler ve muvaffak olduğu gazalar neticesinde İslâm dünyasında vahdeti temin etmiş ve Müslümanların dünyevî ve uhrevî terakkîsine vesile olacak hilafet makamının Osmanlı İmparatorluğu’na geçmesine vesile olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun iki asra yakın devam eden o parlak ve ihtişamlı yükselişi, İslâm dünyasında hilafetin el değiştirmesi lüzumunu da ortaya koymuştur. Çünkü hilafet makamı başlangıçta olduğu gibi kuvvetli ve muktedir bir müessese olmaktan çok uzaktır. Bu bakımdan o makamın yeniden ihyâ edilmesi, eski kudretine kavuşturulması ve bütün Müslüman devletlerini içine alması gerekiyordu. İşte Sultan Selim Han, bu kudsî ve ulvî vazifenin idrakinde olarak bu makamın bütün âlem-i İslâm’ı temsil edecek bir kurum hâline gelmesi için büyük gayret gösterdi. Mısır seferine de bu açıdan bakılması gerekir.
Hz. Peygamber’in (s.a.v) âhirete teşriflerinden sonra başlayan hilâfet müessesesi, İslâm devletinde uhrevî ve dünyevî işlerin yürütülmesinde en yetkili, etkili ve mesuliyetli bir makamdır. Hâlife ise bütün bu işlerin tedbiri ve yürütülmesi için en yetkili memurdur. Hâlife, Hz. Peygamber’in halefi ve İslâm birliğinin sembolüdür. Dünyevî ve uhrevî işlerin tek elden yürütülmesi, âlem-i İslâm’da birlik ve beraberliğin, uhuvvet ve tesânüdün gelişmesine vesile olmuştur. Yaklaşık dört asır boyunca devam eden bu makam, Abbasîlerden sonra mânevî itibarını, nüfuzunu ve siyasî gücünü yitirmeye başlamış, âlem-i İslâm’da tartışılır bir hâle gelmiştir. Hilâfet makamına gerekli desteği Büyük Selçuklu Devleti vermiştir.
Kahire’de bulunan Abbasî Halifesi, mânevî nüfuzunu muhafaza etmesine rağmen, dünyevî işlerin tanzim ve yürütülmesi ile ilgili bütün salâhiyetlerini kendisini bu riyasete getiren Memlük sultanlarına devretti. Böylece hilafet makamı sadece mânevî bir riyaset makamı hâline gelmiş, hilafetin ayrılmaz bir parçası olan dünyevi iktidar ve güç kaybolmuştu. Bu durum Abbasî soyundan gelen on yedi halifenin devirlerinde de hep böyle devam etmiştir.
Sultan Selim Han’ın İran ve Mısır seferlerinden sonra hilafet makamı fiilen Osmanlı’ya geçmiş ve bunun hukuki yanı da İstanbul’da Ayasofya Câmii’nde tertip edilen bir merasimle ilan edilmiştir. İslâm âleminin birçok yerinden ulemâ ve meşâyihin huzurunda yapılan bu merasime, o sırada İstanbul’a gönderilmiş olan Mısır’daki son Abbasî Hâlifesi Üçüncü Mütevekkil-Alellah, amcası Hâlil’in oğulları ve Kansu Gavri’nin oğlu Mehmed de katılmışlardı. Hâlife, üzerinde bulunan hilâfet haklarının tamamını Yavuz Selim’e devretmiş ve sırtındaki hilatini çıkararak Pâdişaha giydirmiştir. Böylece hilâfet makamı, asırlar sonra gerçek hüviyetine yeniden kavuşmuş, bu makamın yapması gereken dünyevî ve uhrevî gücün tek çatı altında toplanması sağlanmıştır. Böylece, İslâm âleminin başkanlığı anlamına gelen ve 767 yıldan beri Abbasîler’de olan hâlifelik makamı, ilk defa bir Türk hânedanına geçmiş oluyordu. Ayrıca “Mukaddes Emanetler” ile Mekke, Medine ve Kudüs gibi mukaddes beldeler de Osmanlıların eline geçmişti.
Hilâfet makamı, dünyevî ve uhrevî bütün konulardaki müeyyidelerin uygulamasını Kur’ân ve sünnet ışığında yapmıştır. Ecdadımızın maddî ve mânevî kudretinin ve ihtişamının altında rıza-i İlâhi ve muhabbet-i Rasûlullah vardır. Bunun içindir ki, İslâm âlemi Osmanlının bu hizmetini asla karşılıksız bırakmamış, onlara her zaman şükran ve minnet duyguları içinde samimi ve sarsılmaz bağlar ile bağlanmıştır. Onlar şanlı ecdadımızı kendilerinin huzur ve sükûnunun, refah ve saadetinin teminatı olarak görmüşlerdir. Bu saadet ve huzur iklimi İslâm âleminde uzun asırlar devam etmiş, hutbelerde pâdişahların ismi zikredilmiş, daha sonra da büyük bir hasret ve iştiyakla yâd edilir olmuştur. Bütün âlem-i İslâm’ın memnun, mesrur ve hayran olduğu ve ittihad-ı İslâm’ın teessüsüne vesilen olan bu makam, Mısır muzafferiyetinin bir mahsulüdür.
Mısır seferi ile Devlet-i Âliye-i Osmaniye’nin toprakları iki mislinden fazla genişlemiş, 6.557.000 kilometrekareye çıkmıştı. Mısır, Cezayir, Sudan, İsrail, Suriye, Lübnan, Ürdün, Yemen ile Suudi Arabistan ve Libya’nın bir kısmı Osmanlının eline geçmiş; böylece İslâm âleminin birliğinin ve dirliğinin temeli atılmış, ticaret ve hac yollarının güvenliği sağlamlaştırılmıştır. Fâtih Sultan Mehmed Han’ın 1473’teki Otlukbeli Zaferi’nde, Akkoyunlu devletini mağlup etmesinden sonra, Doğu Anadolu’nun büyük bir kısmı Osmanlı hâkimiyetine girmişti. Mısır seferinden sonra da Gaziantep, Hatay ve Adana Osmanlılara geçmiştir.
Yavuz Sultan Selim zamanında ferdî ve içtimâî hayatta maddî ve mânevî terakkî, adalet, ihtişam, kudret ve muhabbet hâkim olmuş, devlet, en parlak ve en ihtişamlı devrini yaşamıştır.
Yavuz Sultan Selim Han’ın mâneviyatını ve İslâm dinine olan derinden bağlılığını nazara vermek için şu hakikati nazara vermeyi tarihî bir görev telakkî ettim:
Yavuz Sultan Selim Han, Topkapı Sarayı’nda mukaddes emanetler kısmında kırk hâfızın münâvebeden[1] yirmi dört saat devamlı olarak Kur’ân tilâvetini ihdas etmiştir. Hatta sırası geldiğinde kendisinin de Kur’ân tilavet eylediği tarihî vesikalarla sâbittir.[2]
Bu kudsî ve ulvî hizmet, muvakkaten inkıtâa[3] uğramış olsa da, inşaallah kıyâmete kadar devam edecektir.[4]
[1] Münâvebe: Nöbetleşe iş yapma, nöbetleşme.
[2] İshak Bin İbrahim, Selimnâme, Süleymaniye Kütüphânesi, Aşir Efendi kısmı no: 655; Salih Çelebi, Tarih-i Sultan Selim Han, Süleymaniye Kütüphânesi, Hüsrev Paşa kısmı no: 354.
[3] İnkıtâa uğramak: Arkası gelmemek, kesilmek.
[4] Selahattin Tansel, Yavuz Sultan Selim, İstanbul 1969.

Bu konuda geri bildirim bırakın