Mısır Seferi
Safevîlerle Memlüklerin ittifak etmelerinin Osmanlı devleti için büyük bir sıkıntı olacağını çok iyi bilen Yavuz Sultan Selim, akıllı, devlet idaresinde çok tecrübeli bir kişi ve örnek bir lider olan Memlük Sultanı Gavri’ye[1] dostluğunu bildiren nâmeler yazmış, hâlife ile Memlük beylerine en kıymetli hediyeler göndermiş ve böylece onların Safevîlerle ittifak etmelerine bir süre de olsa engel olmuştu. Ancak, daha sonra Kansu Gavri Halep’e gelerek Şah İsmail ile anlaşma yapmış ve Osmanlı devletine karşı ittifak etmişlerdir.
Haberi alan Yavuz Selim, Mısır Sultanına mektup göndererek Şah İsmail’in üzerine gideceğini bildirmiştir. Kendisinden Halep’ten Mısır’a geri dönmesini rica etti ise de Gavri, Yavuz’un bu teklifini reddetti. Zaten Mısır Sultanları eskiden beri Osmanlı devletine karşı düşmanca bir tavır sergiliyorlardı. Cem Sultan meselesi ortaya çıktığında da, Papa’ya defalarca müracaat ederek Osmanlılara karşı ittifak teklifinde bulunmuşlardı.
Yavuz, ittihad-ı İslâm yolunda kendisine mani olmak isteyen bir İslâm hükümdarına karşı ne yapmak lazım geldiğini ulemâdan sorar. Başta Zenbilli Ali Efendi[2] olmak üzere bütün ulemânın: “Şah İsmail ile hareket ederek Peygamber hükmüne ve şeriata düşmanlık eden Memlükler üzerine yürümek farz olmuştur.” fetvasıyla, Sünnî bir İslâm devleti olan ve aynı zamanda Abbasî hâlifesini himaye eden Memlüklere karşı Mısır Seferi’ne çıkmaya karar verir ve hareket için askerin Kayseri’de toplanmasını emreder. Fâtih Sultan Mehmed Han da Mısır’a sefer yapmak üzere iken Gebze yakınlarında hastalanıp vefat etmiş ve sefer yapılamamıştır.
Memlük Sultanı, Yavuz’un kardeşi Şehzâde Ahmed’in oğlu Kasım Çelebi’yi kendi tarafına almıştı. Kasım Çelebi, Mercidabık’ta maiyetiyle beraber Memlük ordugâhında bulunmuş, Kahire’ye gelerek yeni hükümdar Tomanbay’ın[3] hizmetine girmiş ve daha sonra da Memlüklerle beraber Kahire’de bulunan Osmanlı askerlerinin öldürülmesine iştirak etmişti.
Sultan Selim Şam’dan Kudüs-i Şerif’e geldi, şehir sultanın gelişini tes’id[4] için kandillerle donatılmıştı. Mescid-i Aksa’yı ve mübârek makamları ziyaret eden pâdişah, mescitte şükür namazı edâ etti ve bu mukaddes beldedeki peygamber kabirlerini ziyaret ederek, bu mübârek mekânlarda dua ve niyazlarda bulundu. Buradan Gazze’ye geçen Selim Han, orada bulunan ve şehri fetheden vezîriâzam Sinan Paşa[5] tarafından istikbâl edildi. Gazze’nin alınmasından dolayı orduyu tebrik eden pâdişah, çölü geçmek için gereken hazırlıkların yapılmasını ve öncü kuvvetlerin bu geçişte ehemmiyeti olan noktaları tutmasını irade etti. Bir gece birkaç mahremi ile birlikte Hâlilü’r-Rahman’a giderek Hz. İbrahim’in (a.s) kabrini ziyaret etti.
İslâm’ı tek bir bayrak altında toplamak gayesiyle Mısır seferine giderken Gebze yakınlarındaki bağlık bahçelik bir arazide mola verdiğinde, Yavuz Sultan Selim’in bütün askerlerin heybelerini arattığını ve hiçbirinde meyve cinsinden bir şey çıkmaması üzerine ellerini ulu dergâha kaldırarak:
“Allah’ım, sonsuz şükürler olsun. Bana haram yemeyen bir ordu lütfettin. Eğer askerimin içinden tek bir kişi, sâhibinden izinsiz bir meyve yeseydi ve ben bunu haber alsaydım, Mısır seferinden vazgeçerdim.” der.
Sonra Yeniçeri Ağası’na dönerek şöyle der: “Çünkü ağa! Haram yiyen bir ordu ile fetih mümkün olmaz.”
İşte Yavuz Selim’in îmanlı, bahtiyar, âlicenap, hamiyetli ve kahraman askerleri… Yavuz Selim, daha tahta çıkmadan evvel, genç ve aydın bir rahip olan ve Katolik Kilisesi aleyhine çalışmalar yürüten Luther’i büyük bir hassasiyetle takip ediyordu. Luther, kiliselerdeki âyinlerin kadim putperestlikten izler taşıdığı ve bunun dine ihanet ve hakaret olduğunu iddia ediyordu. Rahibin bu faaliyetleri uzun vadede kilisenin bölünmesine sebep olacağından, onun maddî ve mânevî yönden desteklenmesini istiyordu.
Memlük Sultanı Kansu Gavri, ordusuyla Halep’ten çıkarak Mercidabık’a gelmiş ve karargâhını kurmuştu. Kansu, Yavuz Selim’e gönderdiği son mektubunda, Halep’e gelmesinin kendi elinde olmayıp ümerâsının ısrarıyla olduğunu beyan edip özür diliyordu. Ancak artık çok geçti. Yavuz Selim daha önce de Dulkadıroğlu Beyi Alâüddevle’nin[6] yaklaşık elli yıldan beri devam eden hile ve gaddarlıklarına son vermiş, böylece Türkmen ocaklarının aşına zehir katanları perişan etmişti.
Denizlerin ve karaların hakanı olan pâdişah, muhabbet ve dostluk iddiasında bulunan, ancak bazı “zındık taifesinin” gerçek dışı haberlerine aldanarak kendisine başkaldıran Çerkeslerin lideri Sultan Kansu Gavri’nin hükümdarlığına son vermek için sefere çıkmıştı.
24 Ağustos 1516 tarihinde vuku bulan ve Mercidabık Muharebesi olarak bilinen savaşta Kansu Gavri’nin ordusu mağlup olmuş ve Abbasî Hâlifesi Üçüncü Mütevekkil[7] de esir olmuştu. Yavuz Sultan Selim, halifelik makamına vermiş olduğu ehemmiyetten dolayı kendisini mahcup etmemek için ona, Kansu Gavri’nin yanında harbe niçin iştirak ettiğini sormamış, son derece hürmetkâr davranmış ve kendisini himaye ederek Mısır’a göndermiştir.
Üçüncü Mütevekkil’in; “Hilâfet Kureyş’tedir.”[8] hadisini hatırlatması üzerine Yavuz Selim: “Tarihî şartların gerektirdiği durumlarda, hilâfete ehil bir Kureyşlinin bulunmadığı zamanlarda, başka milletlerden ehil olan kimselerin, onlara vekâleten hilâfeti üstlenebileceklerini…” söyler. Halife, Yavuz’un bu fikrine karşı çıkamaz, hâlifeliği derhâl Yavuz’a devreder ve 29 Ağustos 1516 günü Cuma namazından önce hâlifeliğin Osmanlılara geçtiğini resmen ilan eder. Artık hilâfet bayrağı Osmanlılara geçmiştir. Bundan sonra Yavuz Sultan Selim’in bir unvanı da hâlife-i ruy-ı zemin, yani “yeryüzünün halifesi” olacaktır.
Yavuz Selim 4 Mart 1193 tarihinde vefat eden büyük fâtih Selahaddin Eyyubi’nin Şam’daki medresetü’l-Aziziye’de bulunan türbesini ziyaret ederek gözyaşları içinde dua eder ve türbesini yeniletme kararı alır. Bu durum maiyeti üzerinde derin bir tesir bırakır.[9]
Sina Çölü
Yavuz Sultan Selim Han, İslâmiyet’i tek bir bayrak altında toplamak gayesi ile çıkmış olduğu Mısır seferi sırasında, daha önceleri Cengiz ve Timur’un geçemeyip defalarca gidip geri döndükleri korkunç Tih (Sina) çölünü çok kısa bir zamanda geçmiştir.
Dünya tarihinde ordusuyla beraber Sina Çölü’nü geçen iki hükümdar vardır. Birisi MÖ 525 senesinde İran Şâhı Kambises, diğeri ise, yine MÖ Makedonya Kralı İskender’dir.
Yavuz Sultan Selim bu imkânsız işi hiçbir zayiat vermeden ve herhangi bir ikmal sıkıntısı çekmeden, kısa bir zamanda geçmeyi başarmıştır. Büyük bir askerî dehâ sayılan Napolyon bile Yavuz’dan üç yüz yıl sonra bu işi başaramamış ve Fransız askerleri susuzluktan çıldırarak birbirlerini vurmuşlardır. Birinci Cihan Harbi’nde yeni tekniğin verdiği imkânlar ve tanklarla bile bu çöl, ancak on bir günde geçilebilmiştir.
Gazze ile Mısır toprakları arasında Tih, Sina ve Katya adlarıyla anılan üç büyük çöl vardı ve bu çöller geçilmeden Mısır’a karadan vâsıl olmak mümkün değildi. Daha önce buralara gelmeyi düşünen Hülâgû[10] ve Timur[11] bu çölleri geçmeyi göze alamadıkları için, Mısır arazisi onların istilasından masun kalmıştı.
Bu amansız çöl gündüz sanki bir cehennem, gece ise âdeta bir buz diyarı idi. 0 ile -40 derece arasında değişen bir iklime sâhipti.
Sina Çölü sanki kumdan bir denizdi. Yavuz’un inanılmaz azmi ve kesin kararı ile çöle girildi. Bir müddet sonra Yavuz Sultan Selim atından indi ve askerinin önünde mütevazı bir şekilde iki büklüm olarak yürümeye başladı.
Askerî erkân hayret ve şaşkınlık içindeydi. “Atların bile kanının kaynadığı ve çok zor gittiği bu çölde, sultan acaba niçin atından inip yürümeye başladı?” diye kendi aralarında konuşmaya başladılar. Askerler de atlarından inip yürümeye başladılar. Paşalar, Yavuz Selim Han’ın can ciğer arkadaşı olan Hasan Can’a: “Hünkâr’a sorsanız, acep bu ne iştir?” dediler. Hasan Can, Yavuz Selim’e merakla niçin atından inip yürüdüğünü sorunca, Yavuz şöyle der:
“Görmüyor musun Hasan, önümüzde Allah’ın (c.c) Rasûlü Fahr-i Kâinat (s.a.v) yürüyor. O âlemler sultanı yaya yürürken, biz nasıl at üstünde olabiliriz!”
İşte Hz. Peygamber’e (s.a.v) bu büyük muhabbetin ve benzersiz hürmetin bir bereketidir ki, Yavuz ve askerleri o korkunç Sina Çölü’nü bir bulutun altında Allah’ın inâyeti ve Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v) rûhaniyetiyle kısa bir zamanda geçmiş ve Mısır’ı fethetmişlerdir.
Bu amansız çöl geçilirken, daha önce hazırlanan binlerce deve, su kırbaları ve erzakla yüklenmiş, böylece asker su ve erzak sıkıntısı çekmemiştir. Ayrıca, çölü geçiş sırasında Cenâb-ı Hakk’ın büyük bir inayeti olarak senelerden beri yağmur yüzü görmeyen bu çöle yağmurun yağması orduyu rahatlatmış ve ruhlara yeni bir hayat bahşetmiştir.
Benzer bir hâdise de Kosova Savaşı’nda vuku bulmuştur. Savaş öncesinde arazinin çok tozlu olması ve rüzgârın düşman yönünden esmesi karşısında gece hiç uyumayan Murad Hüdavendigâr,[12] gözyaşları içinde şöyle niyazda bulunmuştur:
“Yâ İlâhi! Bu zamana kadar dualarımı kabul ettin. Beni mahrum etmedin. Yâ Rabbi! Ne olur gene dualarımı kabul eyle! Bir yağmur verip, bu karanlığı ve tozu def edip âlemi berrak eyle, taa ki düşman askerini rahat görüp, yüz yüze cenk edeyim. Yâ İlâhi! Mülk ve kul senindir. Sen kime istersen verirsin. Ben dahi bir âciz kulunum. Benim fikrimi ve sırlarımı muhakkak sen bilirsin. Mülk ve mal benim maksadım değildir. Ben, sadece ve sadece senin rızanı isterim.
Yâ Rabbi! Beni bu Müslümanlara kurban eyle! Tek bu mü’minleri düşman elinde mağlup edip helak eyleme! Yâ İlâhi! Bunca insanın katline beni sebep eyleme! Bunları gâlip eyle! Bunlar için ben canımı kurban ederim. Yeter ki sen bunu kabul eyle! İslâm askeri için rûhumu teslim etmeye razıyım. Yeter ki bu mü’minlerin rûhuna benim rûhumu feda kıl! Önce beni gazi ettin, şimdi bu son anda da şehitliği nasip eyle! Âmin!”
Nitekim bu çetin savaş esnasında hafiften bir yağmur yağarak toz bulutlarını dağıtmış ve akşama kadar devam eden savaşı fazla zayiat vermeden Osmanlılar kazanmışlar, Murad Hüdavendigâr ise şehâdet şerbetini içmiştir.
Mısır’ın Fethi ve Yavuz Sultan Selim Han’ın Tomanbay’ın Cenazesine Gösterdiği İhtiram[13]
Tomanbay; ağır zırhlı süvari tümenleri ile Osmanlı merkezine yüklenmişti. O, Yavuz Selim’i öldürüp işi kökünden hâlletmek istiyordu. Çok zeki, harp hilelerini iyi bilen ve askerî bir dehâ olan Yavuz Selim, Tomanbay’ın muhtemel bir planına karşı araziyi tetkik ettirir ve ona göre tertibat aldırır. Daha sonra Ordu-yu Hümayun her iki cihetten hücuma geçer.
Yavuz Sultan Selim askerlerinin mânevî gücünü ve kuvve-i mâneviyelerini artırmak için onlara şöyle hitap eder:
“Kahramanlarım! Küfre destek olan, onun ortağıdır ve fesat, ortadan kaldırılması gereken bir münkerdir. Karşınızdaki ordu, Hazret-i Ebû Bekir’e, Hz. Ömer’e ve mü’minlerin anası olan Âişe validemize hakaret edenleri muhafaza edenlerdir. Fitne, onların ruhlarını ve kalplerini sarmıştır. Nice kardeşimizin mübârek kanı, Memlüklerin, Safevîlere verdiği destekten dolayı dökülmüştür. Bugün Hz. Peygamber’in gözyaşlarını silme, kırık gönlünü mamur etme günüdür… Bugün erlerin ispat günüdür… Şehit olursak âhirette saadet bizimdir.”
Yavuz Selim’in bu konuşması, askerin rûhuna öyle bir coşku verdi ki, biraz sonra ölme ihtimalini bile düşünemez oldular ve nihayet bir kısmı o uğurda hayatlarını seve seve feda ettiler.
22 Ocak 1516 tarihinde meydana gelen ve Ridaniye olarak bilinen bu savaşta da, Osmanlı askerleri ve topları karşısında Tomanbay ve askerleri fazla bir varlık gösteremezler. İkindi vaktine kadar devam eden savaşta Memlükler tam mânâsı ile çöker, ağır zayiat vererek geri çekilirler ve böylece Mısır fethedilir.
Yavuz Sultan Selim Han, kendisine karşı savaşan, fakat yakalanıp idam edilen bu genç Memlük Sultanının cenazesine katılmış ve naaşını omuzlarında taşıyarak büyük bir fazilet örneği sergilemiş, daha sonra da onun için hayır ve hasenatta bulunmuştur.
Çetin ve meşakkatli bir yolculuğun ardından Mısır fethedilmiş, fakat iş henüz bitmemiştir. Zira Memlük askerleri dehşet saçan sokak muharebeleriyle mukavemet ediyorlardı. Onlar, “Eğer Osmanlı pâdişahını öldürürsek, Mısır’ı tekrar geri alırız.” inancındaydılar.
Bu durumdan haberdar olan Sinan Paşa, vaziyeti Yavuz Selim’e arz etti. Yavuz’un elbiselerini giydi ve fedaileri kendi üzerine çekti, onları bertaraf edinceye kadar çarpıştı ve sonunda şehit oldu. Mısır artık kesin olarak fethedilmişti, ancak Yavuz Selim Mısır’a girerken fevkalade üzüntülü idi. Zira o, en çok sevdiği veziri Sinan Paşa’yı şehit vermişti. Yavuz, asıl adı Sinanüddin Yusuf olan Sinan Paşa’nın şehâdet haberini alınca, “Mısır’ı aldık amma Yusuf’u kaybettik.” diyerek üzüntüsünü ifade etmiştir. Yavuz Selim, daha sonra vezîriazam Sinan Paşa ve onunla birlikte şehâdet şerbetini içen rical için hususi bir cenaze merasimi yaptırdı.
Yahya Kemal de bir şiirinde Sinan Paşa için, “On Mısr’a bir Sinan bedel olmazdı ey kazâ.” der.
Yavuz Sultan Selim Han muzaffer bir komutan olarak Kahire’ye girer. 20 Şubat’ta ilk Cuma namazını edâ etmek üzere şehrin en mühim câmilerinden biri olan Melik Müeyyed Câmii’ne gelir. Rivâyete göre hatibin hutbe okurken kendisini “Hâkimü’l Haremeyni’ş Şerifeyn” yani “iki şerefli belde olan Mekke ve Medine’nin hâkimi” diye zikretmesi üzerine Yavuz, hemen hatibe müdahale eder ve ağlayarak: “Hayır, hayır! Bilakis, Hadim’ül-Haremeyn-i Şerifeyn”, (iki şerefli belde olan Mekke ve Medine’nin hizmetçisi) der, “Hâkim” kelimesini “Hadim” şeklinde tashih ettirir. Hatibin “Hadimü’l-haremeyni’ş-şerifeyn” olarak hitabını düzeltmesi üzerine Yavuz Selim şükür secdesi eder ve barigâh-ı izzete el açarak niyazda bulunur. Daha sonra da “Hadim’ül Haremeyn-i Şerifeyn”i ifade etmek için sarığının üzerine süpürge biçiminde bir sorguç takar. Yavuz Selim, o güne has olarak giydiği, sırmalı ve çeşitli cevahirle süslenmiş paha biçilmez atlas kaftanını daha sonra o câminin imam-hatibine giydirmiştir.
Sekiz ay kadar Mısır’da kalan Yavuz Selim Han, birçok ulemâ, meşâyih ve kabile reisleri ile görüşmeler yapar. Hicaz Emiri de elçilerini göndererek kendisine Haremeyn’in anahtarlarını ve mukaddes emaneti tevdî eder ve bundan sonra Osmanlı’ya tâbi olacağını bildirir. Yavuz Selim, Pîrî Paşa’ya şöyle der:
“Ben o memleketi askerle almadım. Onlar kendi kemâlat ve hüsn-ü edeplerinden dolayı İslâm birliği yolunda bana itaat eylediler. Onun için onları mükâfatlandırmak ve hizmetlerini deruhte etmek üzerime vâciptir. Hak Teâlâ’ya şükrederim ki, o mübârek beldelerde okunan hutbelerde ismim yâd olmuştur. Bu saadeti cihan pâdişahlığına değişmem. Bu itibardan Haremeyn-i Şerifeyn’in halkına ne lazımsa esirgemeyesin ve sakın ola ki, o iki mübârek beldenin umuruna müdahale etmeyesin.”[14]
Selim Han, gelen heyetle Hicaz Emiri’ne emirlik beratı ile beraber mühim hediyeler, mukaddes beldelere hizmet için gerekli malzemeler ve ihtiyaç sâhiplerine dağıtılmak üzere çeşitli yardımlar gönderir. Osmanlı devleti tarafından Mekke’ye bir de memur tâyin edilir.
Hicaz’ın ve mukaddes beldelerin Osmanlı devletine tâbi olması ve “mukaddes emanetlerin” pâdişaha tevdî edilmesi Osmanlı’nın İslâm dünyasındaki ehemmiyetini ve kıymetini daha da artırmıştır. Böylece Hicaz bölgesi ile milletimiz arasında asırlarca sürecek ve mânevî iklimde hiçbir zaman kesilmeyecek bir kardeşliğin temelleri de atılmış oluyordu.
Burada şu hayret verici hâdiseyi de anlatmadan geçemeyeceğim:
Yavuz Selim Han Mısır seferinde Halep’ten Şam’a doğru giderken, Muhyiddin-i Arabî[15] Hazretleri’nin (k.s) “İza dehâle Sinu fişşin, iza zeheret kabri Muhyiddin” yani “Sin, Şın’a dâhil olduğunda, Muhyiddin’in kabri meydana çıkar.” sözü Yavuz’un dikkatini çeker. Zira bu işaret onun zihnini daima meşgul etmekte idi. Sultan Selim iyi tahsil görmüş, müdekkik bir hükümdardı, tasavvufî sahada da Muhyiddin-i Arabî’ye ziyâdesiyle hürmetkâr idi.
Şam’a vardığı zaman orada bulunan âlim ve veli zâtlar ile görüşür. Bir gün sohbet sırasında konu Muhyiddin-i Arabî Hazretlerine gelince, o zâtlar Hazret’in kabrinin bulunduğu yerin çöplük olduğunu ve ona o güne kadar iyi gözle bakılmadığını anlatırlar. Bunun üzerine Yavuz Selim Han, hemen harekete geçer ve kabrin yerini tespit ettirir. Böylece “Sin”den maksadın Selim, “Şın”dan maksadın da Şam olduğu anlaşılmış olur. Ayrıca, Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin yaklaşık üç yüz yıl önceden haber verdiği Mısır’ın fethi, Yavuz Sultan Selim’in eliyle tahakkuk eder. Yavuz, kabrin bulunduğu yere bir türbe, büyük bir câmi ve külliye yaptırır. Külliyenin açılışı da bir Cuma günü yapılır. Bu külliye günümüze kadar geldiği gibi, biiznillah kıyâmete kadar da devam edecektir.
Ayrıca Yavuz Selim, Muhyiddin-i Arabî Hazretleri’nin ayağını yere vurarak söylediği ve onun idamına sebep olan: “Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır.” buyurduğu yeri tespit ettirip kazdırınca, oradan bir küp içinde altın çıkar. Muhyiddin-i Arabî Hazretleri’nin “Siz Allah-u Teâlâ’ya değil de paraya tapıyorsunuz.” demek istediği anlaşılmış olur. Selim Han, buradan çıkan altınları Şam’daki fakirlere dağıtır.
Bu mesele Uzunçarşılı’nın tarihinde şöyle nakledilmektedir:
“Yavuz Sultan Selim iyi tahsil görmüş, müsait zamanlarda vaktini tetebbuatla[16] geçirmiş âlim hükümdarlardandı. Kendisi Şeyh-i Ekber nâmıyla maruf Muhyiddin-i Arabî’ye hürmetkârdı. Mercidabık zaferinden sonra Şam’a girdiği vakit Şeyh-i Ekber’in kabrini sormuş ve mutaassıp Suriye ve Mısır âlimlerinin hürmetsizlik ettiklerini öğrenmiş ve bu büyük zâtın kabrini buldurmuş ve avdette dört ay kadar Şam’da ikameti esnasında Şeyh’in kabrine türbe ve yanına bir de câmi ve imaret yapılmasını ve kendisinin hareketinden evvel tamamlanmasını emretmiştir. Filhakika mimarlarla usta ve ameleden bir kısmı gece çalışmak sûretiyle bunlar tamamlanmıştır. Yavuz bu câmide ilk cuma namazını kılmış, vakıflarını tertip ettirmiştir.”[17]
[1] Kansu Gavri (ö. 922/1516), Memlük sultanı (1501-1516).
[2] Zenbilli Ali Efendi (ö. 932/1526), Osmanlı müftüsü ve âlimi.
[3] Ebü’n-Nasr el-Melikü’l-Eşref Tomanbay (ö. 923/1517), son Mısır Memlük sultanı (1516-1517).
[4] Tes’id: Kutlama, tebrik etme.
[5] Hadım Sinan Paşa (ö. 922/1517), Osmanlı vezîriâzamı.
[6] Alâüddevle Bey (ö. 1515), Dulkadıroğulları Beyliği’nin başı. Dulkadıroğulları 1337-1522 yılları arasında hüküm sürmüş bir Türkmen beyliği.
[7] Ebû Abdillâh el-Mütevekkil-Alellāh Muhammed b. Ebî Bekr el-Abbâsî (ö. 808/1406), Mısır Abbâsî halifesi (1362-1377, 1377-1383, 1389-1406).
[8] Müsned, 4/185; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 1/336, 4/192.
[9] Cobonel, Otoman Conquest of Egypt.
[10] Hülâgû (ö. 663/1265) İlhanlı Devleti’nin kurucusu ve ilk hükümdarı (1256-1265).
[11] Timur (ö. 807/1405) Timurlu hânedanının kurucusu ve ilk hükümdarı (1370-1405).
[12] I. Murad (ö. 791/1389), Osmanlı pâdişahı (1362-1389).
[13] İhtiram: Saygı, hürmet, tâzim.
[14] Ethem Halil, Mısır’ın Son Memlük Sultanı Melik Tomanbay II. Adına Çorlu’da Bulunan Kitabe, İstanbul 1935.
[15] Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin asıl adı Ebû Bekr Muhammed bin Ali’dir. 1165 (H.560) Endülüs’ün Mürsiyye kasabasında dünyaya geldi. 1240 (H.638) yılında Şam’da vefat etti. Yeni Ansiklopedi, 3/1245-1246.
[16] Tetebbuat: İncelemeler, araştırmalar, tetkikler.
[17] İsmail Ceylan, Yavuz Sultan Selim’in Şam’da Yaptırdığı İlk Osmanlı Vakfı ve Vakfiyesi, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1986.

Bu konuda geri bildirim bırakın