Hz. Ali’ye Ulûhiyet İsnadı-Halil Ahmet Kırkkılıç

Kırkıncı Hoca’nın anlatımına göre İslam dünyasında ilk fitnenin ve Şiiliğin ortaya çıkışında önemli bir rol oynayan Abdullah b. Sebe[1] bir gün Hz. Ali’nin, huzuruna çıkarak kendisine “Sen bizim ilahımızsın!” demiş; bunun üzerine Hz. Ali, fitnenin büyümemesi için İbn Sebe’i sürgün etmiştir. Ancak Hz. Ali’nin uluhiyeti meselesi ilk anda yeterince taraftar bulmayınca, bu sefer ona peygamberlik isnat etmiş, bu da yeterince kabul görmeyince hilafetin öncelikli olarak Hz. Ali’nin hakkı olduğu iddiasında bulunmuştur (Kırkıncı, 2008).
Kur’an-ı Kerim’de şüpheye yer bırakmayacak derecede özellikle İhlas Suresi’nde birliği, eşi ve benzerinin olmadığı açıkça belirtilmiştir: “Deki: ‘O Allah ehaddir (birdir). Allah Samed’dir. Doğurmamış, doğurulmamıştır. Hiçbir şey onun dengi değildir.” (İhlâs, 112/1-4)”
Surenin ilk ayeti Cenab-ı Hakk’ın tek olduğunu söyleyerek küfrün belini kırıyor. O hâlde başka bir varlık veya insana ilahlık izafe edilemez. İkinci ayet Cenâb-ı Hakk’ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını, her şeyin ona muhtaç olduğunu vazeder. İlahlık izafe edilen varlık veya insanlara bakınca onların ihtiyaçlarının hadsiz olduğu görülür. O hâlde onlar Allah olamazlar. Üçüncü ayet doğurmuş ve doğurulmuş olanların ilah olamayacağı buyrulur. O hâlde Allah’tan başka ilah olamaz. Son olarak dördüncü ayet Allah Tealâ’nın eşi, benzeri, dengi ve zıddının olamayacağını kesin olarak bildirir. O hâlde yaratılanlardan hiçbiri onun zatından, mahiyet ve hakikatinden kopmuş olamaz. Yani hiçbir mahlûk ondan bir parça olup da onun ulûhiyetine, ilahlığına hissedar olamaz. Bu hususu teyiden başka surelerde şöyle buyurulmuştur:
“Ant olsun ki, Meryem oğlu Mesih için, ‘O Allah ‘tır.’ diyenler kuşkusuz kâfir oldu. De ki: ‘Allah, Meryem oğlu Mesih’i, annesini ve yeryüzündekilerin tamamını yok etmek isterse, O’na kim engel olabilir?’ Göklerin, yeryüzünün ve ikisinin arasındakilerin tamamı, Allah’a aittir. Dilediğini yaratır ve Allah, her şeye gücü yetendir (el-Maide, 5/17).
“Yahudiler: ‘Üzeyir Allah’ın oğludur.’ dediler; Hıristiyanlar da: ‘Mesih Allah’ın oğludur.’ dediler. Bu, onların dillerine doladıkları sözlerdir ki daha önce
küfredenlerin sözlerine benzetiyorlar. Allah, kahretsin onları! Nasıl da saptırıyorlar (et-Tevbe 9/30).
Birinci ayette Hz. İsa’nın ilah, Hz. Üzeyr’in ise Allah’ın oğlu olduğu inancı müthiş bir tehditle eleştirilmiştir :
“Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında, dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa, derin bir sapkınlıkla sapmış olur..’ (en-Nisa,
4/48, 116)”.
“De ki: ‘Ey kitap ehli! Gelin aramızda ortak olan bir kelimede anlaşalım: Allah ‘ta başka hiçbir şeye kulluk etmeyelim, ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ın yanı sıra kimimiz kimimizi Rabb’ler edinmeyelim.’ Eğer yüz çevirirlerse deyin ki: ‘Tanık olun, biz gerçek Müslüman olanlarız’ (Âl-i İmran 3/64).
“Allah’a şirk koşma, kuşkusuz şirk koşmak çok büyük bir zulümdür’ (Lokman, 31/13).
Ayetlerde açıkça ifade edildiği üzere Hıristiyanların Hz. İsa’yı ilah olarak nitelendirmesi, Yahudilerin Hz. Üzeyr’i Allah’ın oğlu olarak değerlendirmesi nasıl büyük bir zulüm ve şirk ise Hz. Ali’ye veya onun soyundan gelen imamlara yahut başka kimselere hulul izafe etmek o derece büyük bir zulüm ve şirk olarak değerlendirilmiştir. Bu inançta olanlar küfre girmiştir, necistir, pistir (et-Tevbe, 9/28; en-Nisa, 4/43). İslam’da hiçbir şekilde şirke, bir başka şeyin ilahlığına yer yoktur (Kırkıncı, 2008: 83).
İbn Sebe, halk arasında Hz. Ali’nin ulûhiyet meselesinin yeterince kabul görmediğini düşünse bile sonradan bu düşüncenin önemli ölçüde karşılık bulduğu görülmektedir. Nitekim Aşkiye (Uşşakiye), Bâtıniye, Beyâniye 2, Gâliye (Müellihe), Haksariye, Hallâciye 2, Hattâbiye, Hulmâniye, Hulûliye, Hurufilik, Kâmiliye, Karmatilik, Keysâniye, Muammeriye, Müşebbihe 1, Nâsıriye 1, Nuriye 4, Rezamiye, Şia-i Ulâ, Şuray’iye, Tausiye g ibi birçok batıl mezhep ve tarikat hulul (ilahi ruhun herhangi bir bedene girmesi) inancını benimsemişlerdir. Bunların dışında Mücessime, Müşebbihe 1, Müşebbihe 2, Nümeyriye gibi mezhep ve tarikatlar Cenab-ı Hakk’a cisim izafe etmişlerdir. Ayrıca Azâfira, Beyâniye 2, Cevâribiye, Hâbıtiye, Hadbiye, Haşviye (Haşeviye), Hattâbiye, Hiyamiye, Hubbiye, Hulûliye, İbramiye 2, Kerrâmiye, Mansûriye 2, Mugîriye, Mukannaiye, Müşebbihe 1, Müşebbihe 2, Sürhabiye, Yunusiye, Zerrariye, Zuhariye gibi mezhep ve tarikatlar Cenab-ı Hakkı insana benzetmişlerdir (Kırkkılıç, 1996). Hz. Peygamber döneminden sonra ortaya çıkan Hulûliye, Mücessime, Müşebbihe gibi bazı anlayış, mezhep ve fırkaların ortaya çıkmasında Abdullah b. Sebe’nin Hz. Ali’ye ulûhiyyet isnat etmesinin bir etkisi olduğu söylenebilir.
Hz. Ali’ye ulûhiyet izafe etmek, kişiyi Kur’an’ın öngördüğü tevhidi ilkelerden ve sırat-ı müstakîm’den sapmaya, ilahî buyrukları inkâra ve şirke düşürür.
Prof. Dr. Halil Ahmet Kırkkılıç, Sünni-Alevi Beraberliğini Zedeleyen Dinî Nitelikli Bazı Asılsız İddialar Hakkında Mehmet Kırkıncı’nın Görüşleri
[1] Abdullah b. Sebe, Sebeiyye adlı Şiî mezhebinin aşırı bir kolunun kurucusu ve İslâm dünyasında ilk fitnenin ortaya çıkışında önemli rol oynayan bir kişi olarak bilinir. Tarihi kaynaklarda annesinin San’alı siyahî bir Yahudi olduğu, Hz. Osman zamanında İslâm’ı kabul ettiğinde Hicaz’da iken daha sonra Basra, Kûfe, Dımaşk ve Mısır’a giderek sapık fikirleri yaydığı kaydedilmiştir. Bu fikirler arasında Hz. Muhammed’in kıyamet kopmadan önce tekrar döneceği, Hz. Ali’nin Hz. Peygamberin vasîsi olduğu, Hz. Peygamber’den sonra hilâfat hakkının Hz. Ali’ye ait olduğu, kendisinden önce başa geçenlerin ona zulmettikleri, Hz. Ali ölmediği; kıyamet kopmadan önce dönüp asâsıyla Araplar’ı yola getireceği ve dünyayı adaletle dolduracağı, Hz. Ali’nin de ilâh olduğu gibi düşünceler vardır. Çeşitli yerlere mektuplar yazmak suretiyle bu görüşlerini yaymaya çalışmış, Cemel Vakası’nda etkin bir rol oynamıştır. Bu tür bilgilerin çoğu hemen bütün biyografi yazarlarının zayıf ve metruk saydığı Seyf b. Ömer’den gelmiştir. Bazı araştırmacılar kaynaklarda yer alan bilgiler arasındaki tezadı, aynı olayların farklı isimlere atfedilmesi ve Seyf b. Ömer’in rivayetinin İbn Sa’d ve Belâzürî gibi Sünnî, Nasr b. Müzâhim el-Minkârî ve Ya’kübî gibi Şiî kaynaklarda bulunmaması gibi durumları dikkate alarak Abdullah b. Sebi’in tarihi şahsiyetinin şüpheli olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak Ethem Ruhi Fığlalı’nın belirttiği gibi, “İbn Sebe için söylenenler ne olursa olsun, İslâm tarihinde Hz. Ali hakkında aşırı fikirler ileri süren ve Sebeiyye adı ile anılan bir topluluğun veya bir fırkanın müphem de olsa var olduğu bir gerçektir… Abdullah b. Sebe ve Sebeiyye adı, o günün siyasî ve içtimaî şartları içinde, müslüman çoğunluğunun veya siyasî ve ilmî otoritenin benimsediği görüşlerin dışında, Hz. Ali ve Ehl-i beyt hakkında İsrâiliyat ile süslenmiş aşırı fikirler taşıyan ve İslâm ümmetinin birliğini bozmak ve fitne çıkarmak maksadıyla bozguncu faaliyetlerde bulunan şahıs ve zümreler için bir takma ad veya kötüleyici yafta ve hatta muhalifler için kullanılan aşağılayıcı bir slogan olarak da ortaya konmuş olabilir.” (Fığlalı, 1988).

Bu konuda geri bildirim bırakın