Peygamber Efendimiz

Hz. Peygamberin Vefası, Sözünde ve Vaadinde Sadakati

Hz. Peygamberin Vefası, Sözünde ve Vaadinde Sadakati

Hz. Peygamber (s.a.v.), son derece vefalı, sözünde ve vaadinde sâdık idi. Bu bakımdan kendisine daha peygamberlik verilmeden evvel Muhammed’ül Emin derlerdi.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v.), vefalı idi. Mekke müşriklerinin zulmünden kaçarak kendisine sığınan sahabîlerine kucak açan Habeş kralı Necâşî’yi daima hayırla yâd etmiş ve öldüğünde de gıyaben cenaze namazını kılıp dua etmiştir. O Habeş Kralı Necâşî ki şöyle demiştir:

“Keşke şu saltanata bedel Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârı olsaydım. O hizmetkârlık, saltanatın pek fevkindedir.”[1]

Onun ölümünden sonra Medine’ye gelen oğluna da kendi eliyle hizmet etmiştir. Yine kendisine hizmet eden bir Yahudi delikanlının hastalandığını duyunca onun ziyaretine gitmiştir.

Birine söz verdiğinde ne olursa olsun mutlaka onu yerine getirirdi. Abdullah b. Ebi’l-Hamsa (r.a.) şöyle anlatıyor:

“Henüz peygamberlik verilmeden önce Hz. Muhammed (s.a.v.) ile bir yerde buluşmaya karar verdik, fakat ben verdiğim sözü unuttum. Aradan üç gün geçtikten sonra hatırladım ve buluşacağımız yere gittim ki, Hz. Muhammed (s.a.v.) hâlâ orada bekliyor. Yanına yaklaştığımda bana şöyle dedi:

“Abdullah nerede kaldın, bak bana eziyet ettin; üç gündür seni burada bekliyorum.”[2]

Hz. Peygamber üç gün boyunca her gün söz verdiği saatte gelip o kişiyi beklemiştir. İşte Rasûl-i Ekrem’e (s.a.v.) “el-Emin” lâkabını bu çağında verdiler. O, sözüne, şehâdetine, ahdine, kefâletine ve sadakatine herkesin kesin olarak inandığı ve takdir ettiği emsalsiz bir zâttı.

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin buyurduğu gibi:

“Zâtında gâyet kemâldeki ahlâk-ı hamîdesini[3] ve vazifesinde nihayet hüsnündeki[4] secâya-yı galiyesini[5] ve kemâl-i emniyetini[6] ve kuvvet-i îmanını[7] ve gâyet itminanını[8] ve nihayet vüsûkunu[9] gösteren fevkalâde takvâsı, fevkalâde ubûdiyeti, fevkalâde ciddiyeti, fevkalâde metâneti; dâvâsında nihayet derecede sâdık olduğunu güneş gibi âşikâre gösteriyor.”[10]

Kâinatın Fahr-i Ebedîsi, “el-Emin” sıfatına sâhip, en kâmil, en akıllı ve güzel ahlâkında herkesin birleştiği peygamberler peygamberidir.

O’nun doğru sözlü oluşunu düşmanı olan müşrikler de çok iyi biliyorlardı. O sırada henüz Müslüman olmayan Ebû Süfyan’a, Bizans hükümdarı Hirakl’in:

“Siz o kimseyi peygamberlik iddia etmeden önce hiç yalanla itham etmiş miydiniz?” diye sorunca, Ebû Süfyan:

“Hayır.” cevabını verir. Daha sonra da:

“Şayet yalan söylemekten korkmasaydım, o zaman yalan söylerdim.” demiştir.

Görüldüğü gibi, Allah Rasûlünün doğruluğu peygamberlik verilmezden evvel tescil edilmiştir.

Necip Fazıl şöyle der:

“O, doğruların doğrusu… Herkes yalan söyleyebilir. O söyleyemez. Bir boş bulunma, nefse kapılma ânı O’na hulûl edemez. Bu hâl, O’nun seciyesinde muhâl… İşte bu seciyenin teşekkül yaşına doğru yol almakta… O, genç adam namzedi nur çocuk… O, henüz, ne teklif, ne memuriyet, hiçbir şeyle alâkası bulunmadığı demlerde bile küfür ve câhiliyet nefesini hiçbir sûretle pâk çehresinde hissetmedi. O, ne teklif, ne memuriyet, hiçbir ilâhi emre mazhar bulunmadığı çığırlarda da düpedüz ve tabiî hâli ile insanoğlunun, ruh, selim akıl ve ahlâk bakımından en üstünü oldu.”

“Mu’cize-i Muhammedî, ayn-ı Muhammed’dir (s.a.v.).

Bütün ümmet hatta düşmanları da dâhil olduğu hâlde icma’ etmişler ki, bütün ahlâk-ı haseneye câmidir.

Nübüvvetten evvel ondaki ahlâk-ı hamîdenin kemâline tercüman olan “Muhammed-ül Emin” unvanıyla iştihar[11] etmiştir…

Kur’ân tazammun ettiği bütün ahlâk-ı haseneye câmi idi. İşte O Zât-ı kerîmde icma-ı ümmetle,[12] tevâtür-ü mânevî-i[13] kat’îyle sabittir ki:

İnsanların sîreten ve sûreten en cemîli ve en halîmi ve en sâbiri[14] ve en şâkiri[15] ve en zâhidi ve en mütevâzıı ve en afîfi[16] ve en cevâdı[17] ve en kerîmi ve en rahîmi ve en âdili, herkesten ziyâde mürüvvet, vakar, afv, sıhhat-ı fehim,[18] şefkat gibi ne kadar secâyâ-yı âliye[19] varsa, en mükemmel bir fihriste-i nûranisidir.”[20]


[1]       Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/365; Nebhânî, Hüccetüllah ale’l-Âlemîn, 115; Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, 2/285.

[2]       Ebû Dâvûd, Edeb, 82, h. No: 4996.

[3]       Ahlâk-ı hamîde: Övülmüş, güzel ahlâk.

[4]       Hüsün: Güzellik.

[5]       Secâyâ-yı galiye: Çok kıymetli ve yüksek huylar.

[6]       Kemâl-i emniyet: Güvenilirliğin mükemmelliği.

[7]       Kuvvet-i îman: Îmanın kuvveti.

[8]       İtminan: Tam kanaatle inanma.

[9]       Vüsuk: Doğruluk, güvenilirlik.

[10]      Nursî, Mektubat, s. 215.

[11]      İştihar: Şöhret bulma.

[12]      İcma-ı ümmet: Ümmetin görüş birliği.

[13]      Tevâtür-ü mânevî/mânevî tevâtür: Yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun bir hadis-i şerifi mânâ yönünden aktarması veya aktarılırken susmak sûretiyle doğruluğunu tasdik etmesi.

[14]      Sâbir: Sabırlı.

[15]      Şakir: Şükreden, şükredici.

[16]      Afîf: İffetli.

[17]      Cevâd: Cömert.

[18]      Sıhhat-ı fehim: Doğru anlayış.

[19]      Secâyâ-yı âliye: Yüksek ve üstün karakter.

[20]      Nursî, Âsâr-ı Bedîiyye, s. 70.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X