İnsan, Millet ve Devlet

İbâdet

İbâdet

İslâm dîninin rûhu, temeli, esası iki rükündür. Birincisi îman, diğeri ibâdettir. Bunlar İslâm’ın devam ve bekāsının vesilesidirler. İşte bu iki esası hakkıyla kendisinde birleştiren insan kâmil mânâda Müslüman olduğu gibi, Cenâb-ı Hakk’ın da muhabbet ve rızasını kazanır.

Îman, esas olmakla beraber kemâli ibâdetledir. İbâdetsiz bir Müslüman îmanın lezzetini tamamıyla zevk edemez. Îmanın kalplerde inkişaf edip meleke hâline gelmesi, ibâdetin tekrar ve devamıyla olur. Îman ve ibâdet ilâhi birer feyz ve nurdurlar. O nurlardan tefeyyüz eden her insan, huzur-u daimiye mazhar olur.

Cenâb-ı Hak dünya ve dünyadaki her şeyi bizim için, bizi de kendisine itaat ve ibâdet için yaratmıştır. Nitekim bu hakikati, Kur’ân-ı Kerîm:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.”[1] âyetiyle ortaya koymuştur. Bundan anlaşılıyor ki, insanın yaratılışındaki asıl maksat, Allah’a îman etmek ve ona gönül hoşluğuyla ibâdet edip rızasını kazanmaktır. Demek ki insanın en mukaddes vazifesi Hâlık’ını bilmek ve O’na ibâdet etmektir.

“İbâdet, şükürdür. Şükür, Mün’im’e edilir; yani nimetleri veren zâta şükretmek vâciptir. (…) Rabbinize ibâdet yaptığınızda şerik yapmayınız. Zira Rabbiniz ancak Allah’tır. Sizi, nev’iniz ile beraber halkeden odur. Ve Arz’ı size mesken olarak hazırlayan odur. Semâyı sizin binanıza dam olarak yaratan odur. Ve sizin rızık maişetinizi tedarik için suları gönderen odur. Hülâsa, bütün nimetler O’nundur; öyle ise bütün şükürler ve ibâdetler de ancak onadır.”[2]

İbâdet, insanoğlunun fıtrî bir vazifesidir, maddî ve mânevî tekâmül için ilâhi bir lütuftur. O’nun haricinde insanı huzur ve saadete kavuşturacak hiçbir şey yoktur.

Allah’ın rızasını kazanmak kadar büyük bir saadet düşünülemez. Bunun en büyük vesilelerinden birisi de ibâdettir. İbâdetle insan, kalbini Allah’a bağlar; tevekkül ile O’na istinad eder, bütün hâdiselerin tazyikinden kurtulur, huzur ile yaşar. Cenâb-ı Hakk, bizleri dünya ve âhiret tehlikelerinden muhafaza etmek için ibâdetle mükellef kılmıştır. İbâdetsiz adam gayet karanlık bir gecede fırtınaya tutulmuş yelkensiz, dümensiz bir gemi gibi hâdiselerin müthiş dalgaları arasında çalkalanır durur, sonunda dehşetli bir kayaya çarpar, paramparça olur gider.

Cenâb-ı Hakk’ın, en çok sevdiği mahlûku insandır. Bir mahlûkun kıymeti ve değeri, kendisinde esmâ ve sıfatın tezâhürü nispetindedir. Bu noktadan insanın kıymeti ve şerefi, makamı ve rütbesi yüksektir. Allah’ın en çok ikram ettiği mahlûku insandır. Bu ikramın devam etmesi ancak taat ve ibâdet ile mümkündür. İşte bu muhabbet ve irtibatın devamı için insanlar ibâdet ile mükellef kılınmışlardır. Yani insanlar ubûdiyet ile Allah’ı takdis, tazim ve tebcil[3] etsinler ki, Cenâb-ı Hakk’ın onlara olan muhabbeti, ihsan ve keremi de ebediyen devam etsin. İşte ibâdetin binlerce hikmetinden birisi budur.

İbâdet, insanların kalplerinden uzaklık perdesini kaldırır ve daimî bir huzura kavuşturur, taa ki gaflete dalarak Allah’ı unutmasınlar.

İnsan ibâdetsiz olmaz. Zira ibâdet insanın, “Bu misafirhâne-i dünyada, âciz ve fakir kalbine kut[4] ve gıda ve elbette bir menzili olan kabrinde gıda ve ziyâ ve herhâlde mahkemesi olan mahşerde senet ve berat ve ister istemez üstünden geçeceği sırat köprüsünde nur ve buraktır.”[5]

Zerrelerden yıldızlara kadar, canlı cansız her şey Allah tarafından vazifelidir. Onların vazifeleri ibâdetleridir. Her şey ibâdet ile mükellef iken, elbette insan gibi mükerrem, şuurlu bir mahlûk bundan müstesna olamaz.

İbâdetle ilgili açıklamalarımıza Bediüzzaman Hazretlerinin, İşârâtü’l İ’caz tefsirindeki şu güzel ifadeleriyle son verelim:

“…İnsanın o yüksek rûhunu inbisat[6] ettiren ibâdettir, istîdatlarını[7] inkişaf[8] ettiren ibâdettir, meyillerini temyiz ve tenzih ettiren ibâdettir, emellerini tahakkuk[9] ettiren ibâdettir, fikirlerini tevsi[10] ve intizam altına alan ibâdettir. Zâhirî ve bâtınî uzuvlarını ve duygularını kirleten tabiat paslarını izale eden ibâdettir. İnsanı muhakkak olan kemâlâtına yetiştiren ibâdettir. Abd ile Mâbud arasına en yüksek ve latif olan nisbet, ancak ibâdettir. Evet, kemâlât-ı beşeriyenin en yükseği, şu nisbet ve münasebettir.[11]


[1]       Zâriyât, 51/56.

[2]       Nursî, İşârâtü’l İ’caz, s. 173.

[3]       Tebcil: Ululama, ağırlama, saygı gösterip ikram etme.

[4]       Kut: Yaşamak için gıda, azık.

[5]       Nursî, Sözler, s. 289.

[6]       İnbisat: Genişleme, yayılma

[7]       İstîdat: Kabiliyet, yetenek.

[8]       İnkişaf ettimek: Açığa çıkarmak, geliştirmek.

[9]       Tahakkuk ettirme: Gerçekleştirme.

[10]      Tevsi’: Genişletme, yayma.

[11]      Nursî, İşârâtü’l İ’caz, s. 162-163.

    Bu konuda geri bildirim bırakın

    • Değerlendirme
    X