Takvâ ve Amel-i Sâlih
Takvâ; Allah’tan korkup nefse zarar veren şeylerden, yani isyandan, günahlardan kendini muhafaza etmektir. Takvâ sâhiplerine müttakî denilir.
Haset, gıybet, riya, zulüm, kibir, kin beslemek, ucub, şöhret gibi günahlardan sakınılmadıkça ve nefsin kötülükleri gitmedikçe takvâya erişilmiş olmaz.
Büyük âlimler buyurmuşlar ki:
Kişi şu beş şeyi kendisine farz bilmedikçe, tam takvâ sâhibi olamaz:
1. Beş vakit namazı vaktinde kılmayı birinci vazife bilmek.
2. Gıybet etmemek.
3. Mü’min kardeşine su-i zan etmemek ve kimseyi kötü bilmemek.
4. Kimse ile alay etmemek.
5. Harama nazar etmemek.
Kur’ân-ı Kerîm’in nazarında îmandan sonra en ziyâde esas tutulan takvâ ve amel-i sâlihtir. Bu bakımdan takvâ, saadet ve faziletlerin temelidir.
Amel-i sâlih, Allah’ın emirleri dairesinde hareket etmektir. Cennete girmenin en büyük vesilesi de yine takvâ ve amel-i sâlihtir. Takvânın en büyük vesilelerinden biri Allah korkusudur. Çünkü Allah’tan korkmak insanı her türlü kötülük, zarar ve günahtan muhafaza eder.
Dinin en büyük bir faydası, insanı Rabbine ibâdet ve itaat eden bir kul hâline getirmesidir. İbâdet, insanın rûhunu, kabiliyetlerini ve hamiyetini canlandırıp, kalbin hassasiyetini, rûhun temizliğini temin eder. Bu ibâdetin en ulvîsi, en mukaddesi ve en mükemmeli namazdır. Allah’a karşı şükrün en mükemmel şekli de namazdır. Yine Cenâb-ı Hakk’ı ta’zim ve tesbih etmenin en güzel yolu da namazdır. Allah’ın rızasını temine en güzel vâsıta da yine namazdır.
“Namaz mü’minin miracıdır.”[1]
Evet, hayatını huzur ve saadetle devam ettirmek isteyen bir insan, namaza devam etmelidir. Hayatını namaz ve niyaz ile geçiren bir insan, ne kadar bahtiyar ve ne kadar huzurludur!
Namaz, içinde öyle bir sır taşır ki, Cenâb-ı Hak kullarını günde beş defa kendi mânevî huzuruna dâvet ederek onlarla âdeta sohbet ediyor, böylece onların mânevî derecelerini artırıyor ve huzuru ile şereflendiriyor. İnsan için Allah’a muhatap olmaktan ve onunla sohbet etmekten daha büyük bir huzur, daha büyük bir izzet ve şeref düşünülebilir mi?
Bu dâvetin ulviyetini ve kıymetini anlayan bir insanın şevk ile o huzura koşması icap eder.
Hasan-ı Basrî (r.a) takvâ hakkında şunu söylemiştir:
“Zerre kadar takvâ sâhibi olmak, bin nâfile namaz ve oruçtan daha hayırlıdır.”
Saadetlerin en büyüğü, en yükseği takvâ ile amel-i sâlihtir. Bu bakımdan takvâ ve amel-i sâlihi kendine düstur eden mü’minlerin makam ve mertebeleri daima yükselir ve ebedî sürura kavuşurlar.
Îmanı muhafaza için yasak edilen şeylerden ve günahlardan kaçınıp emir dairesinde hareket etmek, her mü’min için gereklidir. Çünkü günah işleyen bir kimse îman dairesinden çıkmasa bile, küfre giden yolu açmıştır. Bediüzzaman Hazretlerinin de ifade buyurduğu gibi:
“Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır.”[2]
Binaenaleyh, günahlardan kaçınıp, dinin emirlerini yerine getiren bir insan, îmanını bu tehlikeden koruduğu gibi, Allah katında da insanların en çok ikram edileni ve en sevgilisi olur. Bu bakımdan takvânın güzellikleri, meziyetleri saymakla bitmez. Zira insan, kemâlata takvâ ile nâil olur. Her mü’minin şeref ve fazileti; takvâ ve ubûdiyeti nisbetindedir.
İnsanın Cenâb-ı Hakk’ın azabını düşünerek, âkıbeti hakkında havf ve endişe içinde olması, ubûdiyet vazifelerini layıkıyla îfâ edemeyeceğinin mesuliyetinden dolayı titremesi iktiza eder. Bir insanın Allah’tan korkması ve âkıbetinden endişe etmesi, yaratılışın ve aklın gereğidir. Nitekim bir âyet-i kerîmede mealen şöyle buyurulmaktadır:
قَالُٓوا اِنَّا كُنَّا قَبْلُ ف۪ٓي اَهْلِنَا مُشْفِق۪ينَ
فَمَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَا وَوَقٰينَا عَذَابَ السَّمُومِ
“Biz dünyada, ailemiz içinde iken sonumuzdan endişe ederdik. Ama şükürler olsun ki, Allah bize lütfetti ve bizi, o kavuran ateşten korudu.”[3]
Bundan dolayıdır ki, sahâbîler, hatta cennetle müjdelenen aşere-i mübeşşere[4] ve bütün kâmil insanlar, âkıbetlerinden daima endişe edip, hüsn-ü âkıbet için her an Allah’a niyazda bulunmuşlardır.
Kûfe’de dünyaya gelen (Hicri 97) ve Basra’da vefat eden (Hicri 161), tefsir, hadis ve fıkıh sahasında büyük bir âlim ve müçtehid olan, zühd ve takvâda örnek gösterilen ve birçok talebe yetiştiren Süfyân-ı Sevrî Hazretleri, vefatı esnasında sürekli ağlamakta imiş. Etrafında bulunan talebeleri:
“Efendi Hazretleri, siz hep takvâ dairesinde yaşadınız ve herhangi bir günahınıza da kimse şâhit olmuş değildir. Acaba sizi sürekli ağlatan bu durum nedendir?” deyip üzüntülerini bildirmişler. Bunun üzerine Süfyân-ı Sevrî Hazretleri talebelerine şu ibretli cevabı vermiş:
“Şunu bilin ki, dağlar kadar günahım olsa asla ağlamam, benim ağlamam ve endişem, acaba bu emaneti güzel bir şekilde teslim edip, bu ölüm gediğini îman ile aşıp aşamayacağımdan dolayıdır.”
Takvâ; insanı Allah’a kavuşturan, O’nun sevgisine vesile olan en güzel sıfatlardan biridir. Dünyada huzur ve saadetle yaşamak, âhirette de sonsuz nimetlere nail olmak, ancak takvâ ve amel-i sâlih ile mümkündür. Allah’ın, îmandan sonra en çok sevdiği ve razı olduğu şey takvâdır. Bir müttakî mü’minin îmanı, günahlardan kendini muhafaza edemeyen bir insanın îmanıyla elbette ki bir değildir. Kendini günahlardan muhafaza eden bir mü’minin inancı kuvvetlenir, îmanı daima gelişir. Kalbi aydınlanır, rûhu huzur ve sükûnet bulur.
Takvâ ve istikamet, bütün peygamberlerin yolu olduğu gibi, evliya, mürşit ve müçtehitlerin de şiârıdır. Takvâ bütün âbitlerin mânevî rızkı, şâkirlerin basiret nûru ve kâmil mü’minlerin de maksad-ı âlâsıdır. Takvâ ehl-i olanlar Allah’ın evliyasıdır. Nitekim bir âyette mealen şöyle buyurulmaktadır:
اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ
“Hak Teâlâ’nın evliyası ve ahbabı bir kişi değil, bütün takvâ ehli olanlardır.”[5]
Evet, ehl-i takvâ, ehl-i saadetin efendisidir. Nimet-i uzma,[6] saadet-i kübrâ ve cennet-i tuba ehl-i takvâ içindir. Ehl-i takvâ mukaddes bir zümredir ki, onların büyükleri nebiler ve mürsellerdir.[7] Her meselede olduğu gibi, takvâda da bütün mürsellerin seyyidi, nebilerin serveri, müttakîlerin senedi ve ehl-i takvânın imamı bütün kâinatın fahr-i ebedîsi,[8] ins ve cinnin peygamberi Hz. Muhammed’dir. (s.a.v).
Yine başta dört halife olmak üzere, bütün sahabe-i kiram hazretleri, tabiin ve müçtehidin ehl-i takvânın önderleri ve mürşitleridir.
Takvâ ve sâlih amel hem şeriata, hem akla ve hem de mürüvvete muvâfık olan en büyük bir meziyettir. Böylece hayatını haram ve günahlardan muhafaza eden bir kimse, insan-ı kâmil olmaya liyakat kesbeder ve müttakîlerden olur.
Cenâb-ı Hak melekleri akıl ve nurdan, insanları ise şehvetle birlikte akıl nûrundan yaratmıştır. İnsanoğlu akıl cihetinden meleklere, şehvet yönünden hayvanlara benzemektedir. Eğer insan, nefs-i emmaresine mağlup olmayıp, takvâ ve amel-i sâlih dairesinde yaşarsa, daima terakkî eder, âlâ-yı illiyyîne[9] çıkar ve meleklerden üstün olur. Eğer nefs-i emmaresine tâbi olup her türlü kötülüğü işlerse, esfel-i sâfilin tarafına gider, hayvandan daha zelil ve aşağı bir derekeye düşer ve: بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ “Hatta daha da aşağıdırlar.”[10] hitabına mazhar olur.
Kur’ân-ı Kerîm’de takvânın ehemmiyetini belirten yüzden fazla âyet-i kerîme vardır. Bu âyetlerde Cenâb-ı Hak takvâ sâhiplerinin güzel meziyetlerini belirtmiş ve onları övmüştür. Bu âyetlerden birkaçı şöyledir:
اِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّٰهُ مِنَ الْمُتَّقٖينَ
“Allah, ibâdetleri ancak müttakî mü’minlerden kabul buyurur.”[11]
اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّقٖينَ
“Allah, kendisini küfürden ve isyandan muhafaza edenleri sever.”[12]
وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ مَعَ الْمُتَّقٖينَ
“Biliniz ki, Allah’ın yardımı her cihetle müttakîlerle beraberdir.”[13]
İnsanın kâmil îmanı ve takvâyı elde edebilmesi için, kalben en çok Allah’ı sevmesi ve O’nu tazim etmesi gerekir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle der:
“Allah Teâlâ buyurur ki, Ey kulum! Emrettiğim farzları yap, insanların en âbidi olursun; yasak ettiğim haramlardan sakın, vera sâhibi olursun; verdiğim rızka kanaat et, insanların en zengini olursun, kimseye muhtaç kalmazsın.”[14]
Bir âyet-i kerîmede de şöyle buyurulmaktadır:
اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْ اِنَّ اللّٰهَ عَلٖيمٌ خَبٖيرٌ
“Allah’ın nazarında en üstün olanınız, takvâda en ileri olanınızdır. Muhakkak ki Allah, her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olandır.”[15]
Bu âyetten de anlaşılıyor ki, insanlar mahiyet itibariyle birbirlerinin aynıdır. İnsanların birbirlerine üstünlükleri rütbe, makam ve zenginlikte değil, ancak îman, takvâ ve amel-i sâlihin dereceleri nisbetindedir.
Takvâ üçe ayrılır:
1. Şirkten takvâ.
2. Ma’siyetten takvâ.
3. Mâsivâdan takvâ.
Şirkten takvâ: Küfürden, şirkten nefsini muhafaza etmektir. Her mü’min, kendini küfürden koruduğu ve uzak tuttuğu için bir derece müttakîdir. Her Müslüman kendini bu şirkten muhafaza edebilir. Ancak tehlikeli olan, şirk-i hafî yani gizli şirk denilen; riyakârlık, kendini beğenme ve meziyetlerini öne sürme, insanların rızasını tahsile çalışma, nimetleri sebeplerin eliyle bilme ve bir cemaatin çalışması neticesinde ortaya çıkan güzelliği bir şahsa vermek gibi hâllerden kaçınması ve çok dikkatli olması gerekir.
Ma’siyetten takvâ: Haramların bütününü terk etmektir. Bu, takvânın ikinci mertebesidir ve îman yolunda ilerleyen kâmil mü’minlerin derecesidir. Çünkü bunlar Allah’ın emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınmakla nefislerini cehennem azabından –biiznillah– korumuş olurlar.
Mâsivâdan takvâ: Kalbinden mâsivâyı, yani Allah’tan gayrı her şeyi çıkarıp, daima ilâhi azamete delâlet eden delilleri tefekkürle meşgul olmaktır. Bütün ibâdetleri edâ edip, büyük ve küçük günahlardan kendisini muhafaza etmektir. Bu mertebe îmanın en ileri mertebesidir. Bu bakımdan takvânın tamamını ihraz[16] etmiş olurlar.
Bediüzzaman Hazretleri takvâ hakkında şunları söylemiştir:
“Bugünlerde Kur’ân-ı Hakîm’in nazarında îmandan sonra en ziyâde esas tutulan takvâ ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm. Takvâ, menhiyattan[17] ve günahlardan içtinab[18] etmek ve amel-i sâlih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def-i şer,[19] celb-i nef’a[20] râcih[21] olmakla beraber; bu tahribat ve sefâhat ve cazibedar hevesat zamanında bu takvâ olan def-i mefâsid[22] ve terk-i kebâir[23] üssü’l-esas[24] olup, büyük bir rüçhâniyet[25] kesbetmiş.
Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takvâ bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen kurtulur. Böyle kebâir-i azîme[26] içinde amel-i sâlihin ihlâsla muvaffakiyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerâit içinde çok hükmündedir.
Hem takvâ içinde bir nevi amel-i sâlih var. Çünkü bir haramın terki vâciptir. Bir vâcibi işlemek, çok sünnetlere mukâbil sevabı var. Takvâ, böyle zamanlarda, binler günahın tehâcümünde[27] bir tek içtinab, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vâcip işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta niyetiyle, takvâ nâmıyla ve günahtan kaçınmak kasdıyla, menfî ibâdetten gelen ehemmiyetli a’mal-i sâlihadır.”[28]
Dinin en büyük bir faydası, Allah korkusunu kalplere yerleştirmesidir. Her hikmet, güzellik ve iyilik Allah korkusundan doğar. İnsanlara fazilet hissini veren Allah korkusudur. Âhiretteki mükâfat ve cezayı düşündüren Allah korkusudur. Bu dünyanın nizamı Allah korkusundandır.
Cenâb-ı Hak kendisinden korkanı sever, kendisinden korkanı korkutmaz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde:
“Allah korkusundan ağlayan göze cehennem ateşi dokunmaz.”[29] buyurmuştur.
Allah’tan korkanın âhiretteki yeri cennettir, korkmayanın yeri ise cehennemdir. Îmanın kemaline eren bir mü’min, Allah’tan korkmaktan lezzet alır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:
“Hikmetin başı Allah korkusudur.”[30]
Allah korkusu ikidir: Biri, Cenâb-ı Hakk’ın azabından korkmaktır. Allah’a isyan edenlerin korkusu bu kavildendir. Diğeri ise; Allah’ın celâl ve azametini tefekkürden meydana gelen bir korkudur.
Hikmetin başı Allah korkusu olduğu gibi, güzel ahlâk ve faziletin membaı da odur. İnsan, Allah korkusu sayesinde sefâhat ve isyandan kendisini muhafaza edebilir. Rahmet ve merhamet-i İlâhiye’ye o sayede mazhar olur. Ailelerin, milletlerin nizamı Allah korkusuyla kaim olduğu gibi, dünyanın nizamı da buna bağlıdır. Fertlerinin kalbinde Allah korkusu bulunan bir millet, dünyada da âhirette de payidar olur. Bilakis kalbinde Allah korkusu bulunmayan bir milletin fertleri merhamet, şefkat, hamiyetperverlik gibi yüksek duygulardan mahrum olur. Kendilerinde ne din, ne îman ve ne de namus kalır. Artık onlar birer canavar hayvan olurlar.
Bu güzel seciye[31] toplum hayatının ve fertlerin hayatlarının hem rûhu, hem nûru, hem de esasıdır.
Bediüzzaman Hazretleri de bu konuda şöyle söylemiştir:
“Evet, Hâlık-ı Zülcelâl’inden havf etmek, onun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Havf, bir kamçıdır; onun rahmetinin kucağına atar. Malûmdur ki, bir vâlide, meselâ bir yavruyu korkutup sinesine celbediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü şefkat sinesine celbediyor. Hâlbuki bütün vâlidelerin şefkatleri, rahmet-i İlâhiye’nin bir lem’asıdır. Demek havfullahta bir azîm lezzet vardır. Madem havfullahın böyle lezzeti bulunsa, muhabbetullahta ne kadar nihayetsiz lezzet bulunduğu malûm olur.”[32]
Haşyet-i İlâhi’nin kalplerde tecellisinin tasavvurun fevkinde bir ulviyeti vardır. Bu tecellî Müslüman için büyük bir lütuftur ki, onu isyandan, dalâletten muhafaza ederler. Allah korkusunun hâkim olduğu kalpler, her iki dünyanın saadetine nail olurlar. Namus, iffet, haysiyet ve şerefin elbisesi Allah korkusudur. Bir insanın kalbinden Allah korkusu silinse, artık o insanda bu ulvî değerlerden eser kalmaz. Bu konuda Safahat şâiri ne güzel demiştir:
Ne irfandır veren ahlâka yükseklik ne vicdandır.
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yürekler çekilmiş farz edilsin havfı Yezdan’ın,
Ne ahlâkın kalır tesiri katiyen ne de vicdanın.
Allah korkusu insanları bütün dalâletlerden kurtararak sırat-ı müstakime götürür, akla nur ve rehber olur, insanları nice âfetlerden ve tehlikelerden muhafaza eder.
Erbab-ı irfan buyururlar ki:
“Allah korkusu ikidir: Biri, Cenâb-ı Hakk’ın azabından korkmaktır ki, Allah’a isyan edenlerin korkusu bu kavildendir. Diğeri ise; Allah-u Teâlâ’nın celâl ve azametini tefekkürden meydana gelen bir korkudur. Bu korku hiçbir mahlûkun –ister melek-i mukarreb[33] olsun ister nebiyy-i mürsel olsun– kalbinden çıkmaz.”
[1] Süyûtî, Şerhu İbn-i Mâce, 1/313.
[2] Nursî, Lem’alar, s. 10.
[3] Tûr, 52/26-27.
[4] Aşere-i mübeşşere: Hz. Peygamber tarafından cennetle müjdelenmiş olan on büyük sahâbî.
[5] Yûnus, 10/62.
[6] Nimet-i uzma: Büyük nimet.
[7] Mürsel: Gönderilmiş, yollanmış, Peygamber, nebî.
[8] Fahr-i ebedî: Sonsuz iftihar vesilesi.
[9] Âlâ-yı illiyyîn: Yücelerin en yücesi.
[10] A’râf, 7/179.
[11] Mâide, 5/27.
[12] Tevbe, 9/4.
[13] Bakara, 2/194.
[14] Hadîs-i kudsî, Berîka.
[15] Hucurât, 49/13.
[16] İhraz: Kazanma, elde etme; erişme, nâil olma.
[17] Menhiyat: Allah’ın yasakladığı şeyler, haramlar.
[18] İçtinab: Kaçınma, sakınma.
[19] Def-i şer: Kötülüğü def etme, ortadan kaldırma.
[20] Celb-i nef: Faydalı olanları yapma, yararlı olanı elde etme.
[21] Râcih: Üstün tutulan, tercih edilen.
[22] Def-i mefâsid: Bozgunculuk yapacak fiil ve sözlerden çekinme; fesatlıkları giderme.
[23] Terk-i kebâir: Büyük günahları terk etme.
[24] Üssü’l-esas: Temel esas.
[25] Rüçhaniyet: Üstünlük.
[26] Kebair-i azîm: Büyük günahlar.
[27] Tehâcüm: Peş peşe hücum etme, saldırı.
[28] Nursî, Kastamonu Lâhikası, s. 135.
[29] Tirmizî, Fedâilu’l-Cihâd 7, (1632).
[30] el-Münâvî, Feyzu’l-Kadîr Şerhu’l-Câmii’s-Sağîr, 3/574, hadis no: 4361.
[31] Seciye: Yaratılış, tabiat, tıynet, karakter, ıra.
[32] Nursî, Sözler, s. 384.
[33] Melek-i mukarreb: Allah Teâlâ’nın huzurunda bulunan melekler.

Bu konuda geri bildirim bırakın