İnsan, Millet ve Devlet

İstikamet ve Sadakat

İstikamet ve Sadakat

İstikamet; doğruluk, aşırılığın her çeşidinden uzak durup, her işte itidal üzerine bulunmak, din ve akıl dairesinde yürümek mânâlarına gelir.

İslâm dinine göre istikamet, Allah-u Teâlâ Hazretlerinin varlık ve birliğiyle beraber esmâ ve sıfatlarına îman edip, O’na şerik koşmamak ve O’nun emirlerini yapıp, nehyettiği şeylerden kaçınmaktır. Fert ve cemiyetin hukukunu muhafaza edip Peygamber Efendimizin (s.a.v) sünnetine tâbi olup, özünde ve fiilinde İslâmiyet’i iltizam etmektir. Allah’a verilen ahdi yerine getirmektir. Her an O’nun murakabe ve nezaretinde olduğunu bilmektir. İnsanın en güzel meziyet ve vasıfları arasında doğruluk en başta gelir.

Dürüstlük her şeyde itidalli olmaktır. Akıl ve İslâmiyet dairesinde yürüyen, dünyevî ve uhrevî vazifelerini İslâmiyet’e göre yapan bir Müslüman, sırat-ı müstakim üzeredir. İstikamet üzere olan bir insan toplumun en değerli ferdidir.

Sadakat insanın sözüne, fiiline ve itikadına şâmil olduğundan; dinin direği, edebin rüknü, mürüvvetin aslıdır. Bundan dolayı bütün meziyetlerin ve güzel sıfatların membaı, insaniyetin şerefi ve ahlâk-ı hasenenin ziynetidir.

Sâdık olanları hem Cenâb-ı Hak hem de bütün insanlar sever. Sâdık insan, zarar bile görse sadakat ve doğruluktan ayrılmaz. Sadakat bir mânevî feyizdir. O feyizden istifadeye çalışmak insaniyet nâmına bir mühim vazifedir. İnsanda esas olan doğruluk ve nezâhattir. Şer ve günahlar ise ârızîdir, gelip geçici hâllerdir. Yaratılış itibariyle insan, berrak bir su gibidir; latif ve temizdir. Bu temizlik ve nezâhet, onun sonradan iradesini yanlış kullanması sebebiyle bozulur.

Öyle ise, insan-ı kâmil olmak isteyen kimsenin, mânevî bir feyiz kaynağı olan bu ulvî meziyeti kendi hayatına mal etmesi ve kemaliyle yaşaması gerekir. Zira içtimâî hayatın devam ve huzuru bununla temin edilir.

Her hususta istikamet mühim olmakla birlikte, özellikle umur-u diniyede[1] çok ehemmiyetlidir. Bütün hareketlerinde sadakati kendisine temel prensip yapan bir kimse, hayatını daima huzur ve saadet içinde geçirir. Zira her türlü saadet ve huzurun kaynağı ve meziyetlerinin temeli istikamettir. İstikametle hareket eden bir kimse, Hz. Peygamberin (s.a.v) ahlâkını kendisine örnek alır. Her insan ve özellikle de Müslüman, istikamet dairesinde yaşamaya mecburdur.

İstikametle hareket etmeyenin gayret ve çalışması heder olur ve cemiyet içinde bir itibarı olmaz. İnsan için özellikle mü’min için istikamet temel bir şarttır. Çünkü îman istikameti icap eder. Peygamber Efendimiz (s.a.v) istikametin ehemmiyetini anlatmak için:

فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”[2] âyetinden dolayı: “Hûd sûresi beni ihtiyarlattı.”[3] buyurmuştur.

İnsanın kemâli, mârifet-i ilâhiye[4] ve amel-i sâlih iledir. Mârifet-i İlâhiye’nin reisi îman, amel-i sâlihinki ise istikamettir. Sadakat büyük bir fazilettir. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’in bir âyet-i kerîmesinde sâdıkları senâ etmiştir. Peygamber Efendimiz de (s.a.v):

اَانَّجَاةُ فِى ااصِّدْقِ

“Kurtuluş sıdktadır.”[5] buyurmuşlardır. Çünkü doğrunun yardımcısı Allah’tır. Yüce makam ve âli derece, ancak istikamet ve hakkaniyetle mümkündür. Şairin[6] de dediği gibi:

İnsana sadakat yaraşır görse de ikrah,
Yardımcısıdır doğruların Hazret-i Allah.

İnsan sadakatle haysiyet ve şerefini muhafaza ettiği gibi, tezellüle[7] düşmekten de kurtulur.

Hz. Osman (r.a):

“İstikamet, bütün amellerde ihlâsa dikkat etmektir.” diye buyurmuştur. Cenâb-ı Hak istikametle yaşayanları şu âyet-i kerîmesi ile müjdelemektedir:

اِنَّ الَّذٖينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَـتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتٖي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ

“’Rabbimiz Allah’tır!’ deyip, sonra istikamet üzere doğru yolda yürüyenler yok mu, işte onların üzerine melekler inip: ‘Hiç endişe etmeyin, hiç üzülmeyin ve size vaad olunan cennetle sevinin!’ derler.”[8]


[1]       Umur-u diniye: Dinî işler.

[2]       Hûd, 11/112.

[3]       Tirmizî, Tefsîr, 56/3297; Kurtubî, 9/107.

[4]       Mârifet-i ilâhiye: Allah’ı bilme, tanıma.

[5]       bk. Münavi, Feyzu’l-kadir, 3/305, no: 3252.

[6]       Ziyâ Paşa (1829-1880) Tanzimat devri devlet ve fikir adamı, gazeteci ve şair.

[7]       Tezellül: Kendini hor ve hakir gösterme, kendini aşağı kabul etme, zillete katlanma, alçalma.

[8]       Fussilet, 41/30.

    Bu konuda geri bildirim bırakın

    • Değerlendirme
    X