Nasıl Aldanıyorlar

İbda ve İnşâ Ne Demektir?

İbda ve İnşâ Ne Demektir?

İbda, hiçten icattır. Eşyaya hiçten ve yoktan vücud verilmesi, bir mevcudun ve ona lâzım olan her şeyin yoktan yaratılmasıdır.

İnşâ ise, eşyanın mevcut elementlerden toplanmak sûretiyle icad edilmesidir.

İki türlü ibda vardır: Birincisi, ibda-ı mutlak yahut ibda-ı mahz ve küllîdir. Diğeri ibda-ı cüz’î veya ibda-ı nisbîdir.

Kâinatın ve müştemilâtının ilk yaratılışı ibda-ı mutlak ve ibda-ı mahz iledir. Yani, kâinatın ilk yaratılışında her şey, sırf hiçten ve yoktan icad edilmiştir. Daha açık bir ifadeyle, misâl ve numune ittihaz edilecek hiçbir kanun, madde, müddet, asıl, sûret, misâl yokken mükevvenatın örneksiz, mukayesesiz, taklitsiz, nâzirsiz, emsalsiz olarak yoktan ve hiçten icadıdır.

Kanun, madde ve müddet henüz mevcut değilken, zerrelerin taklidsiz, mukayesesiz ve emsalsiz yaratılması “ibda-ı mahz”dır. Kâinatın teşekkülü; yani arzın, kamerin, güneşin ve yıldızların kendilerine mahsus keyfiyet, şekil ve hususiyetleriyle taayyünleri ibda-i mahz olduğu gibi, her nevi nebatat ve hayvanatın ve insanın mahiyet itibariyle ilk modelinin yaratılması da “ibda-i mahz” dır. Bütün nevi’ler, bu ilk modellerden yaratılmışlardır.

Evet, kâinat ve onu ortaya getiren zerreler, ibda-i mahz ile yaratıldı. Bu ilk yaratılıştan sonra hikmetin ibda-i mutlak yahut ibda-i mahz kapısı kapatıldı. Artık şu anda zerratın yaratılması bahis konusu değildir. Çünkü âlemde her şeye hükmeden bir muvazene mevcuttur. Cenâb-ı Hak muvazene-i umumiye[1] kanunu ile her mevcudu o kadar dakik bir nizâm ve o derece hassas bir ölçü ile tanzim etmiştir ki, hilkatte abes ve israf olmadığı gibi, adaletsizlik ve dengesizlik de yoktur. Evet, kandaki alyuvar ve akyuvarlardan tut, bütün canlıların doğum ve ölümlerine kadar, atom sistemindeki muvazeneden tut taa semâ burçlarına, fezâ sistemlerine kadar her şeyi ihata eden bir muvazene mevcuttur. Mademki, kâinatta bir muvazene-i umumiye kanunu vardır, her şey gibi bu âlemin temel taşları hükmünde olan unsurlar da bu kanunun şümulündedirler. Evet, yarattığı her mevcudu bir had ile mukayyed kılan Cenâb-ı Hak, elbette zerreleri de bu kanunun şümulünden hariç bırakmamıştır. Evet, bu takdir ve tayin O Zât-ı Akdes’in hikmet ve adaletinin muktezasıdır.

Yaratılan her şeyin model ve sûretlerinin ilm-i İlâhîde hazır olması, O Zât’ın ilminin nihayetsiz ve her şeyi muhit olduğunu gösterdiği gibi, her şeyin asılları olan zerrelerin önceden tartılıp dengelenmesi ve istif edilmesi de, O’nun nihayetsiz tedbirini gösterir. Evet, bu ahval O’nun her şeyi kemâl-i mizan[2] ile planlayıp hazırladığının ve hiçbir şeyi şaşırmadan, unutmadan ve ihmal etmeden güzelce idare ve tertip ettiğinin ve bir zerreyi bile israf etmediğinin delilleridir.

Cüzlerde müşahede ettiğimiz bu muvazene kanununun küllerde de cereyan etmesi hikmetin gereğidir. Evet, insanın her bir uzvu, vücuduna göre nasıl muvazene ile ayarlanmış ise, kâinatı ortaya getiren manzûme ve sistemler de aynı muvazene ile tanzim edilmiştir.

Elhâsıl, Hâkim-i Ezel ve Ebed, İbda-i mahz ile yarattığı ve hazırladığı zerratı iplik gibi istimal etmekte ve bütün mahlûkatı bir kumaş gibi dokumaktadır. İşte, bu ipliklerin hiç yoktan yaratılması ibda-i mahz, onların bir araya getirilmesiyle muhtelif eşyanın yaratılması ise inşâdır. Bu inşâ ile zuhur eden yeni yeni şekiller, desenler, motifler, tezyinatlar, keyfiyet ve mahiyetler de ibda-i cüz’îdir. Başka bir ifade ile ibda-i cüz’î, ibda ve inşâ’nın birlikte tahakkuku ile ortaya çıkmakta ve kâinatta her an cereyan etmektedir. Mesela, şu anda yaratılan her bir mevcudun, tâbir-i câiz ise, plan ve programı ibda’dır. Bu plan ve programa göre zerrelerin toplanıp eşyanın ortaya çıkışı ise inşâdır. Eşyanın saha-yı vücuda çıkması ile, onlara takılan sayısız sıfatlar, hususiyetler, ahvaller ise yine ibda hakikatini göstermektedir. Demek ki, kâinatta her an inşâ, ibdaya istinad ederek devam etmektedir.

İbda ve inşâ hakikatlerini daha iyi kavrayabilmek için şöyle bir misâl verelim: Mimarlık sanatı ve estetik yönünden dünyada bir şaheser olan Selimiye Câmii taşlardan yapıldığı hâlde, hiç kimse bu sanat eserine “taştır” veya “taş yığınıdır” diyemez ve böyle bir iddiada bulunamaz. Hiç şüphesiz bu taşlarla ortaya çıkan sanatı; maharet, itina, ihtimam, tenâsüp, harika plan, güzel nakş ve motifler, dakik tezyinat, ilm-i savt[3] ve manidar ihtişam, hülâsa bu câmideki bütün hususiyetler elbette taşlardan ayrı olarak ustasının fikir ve mütâlaasından ortaya çıkan, tâbir-i câiz ise, yeni yeni ibda-misâl maharetlerdir. İşte, bu câminin taşlardan tedrîcen yapılması inşa hakikatine, onun sayısız sıfat, meziyet ve hususiyetleri yani, taşlardan başka her şeyi ise ibda hakikatine güzel bir misâldir.

İbda ve İnşâ’nın Telifinde İ’caz Vardır

Selimiye Câmiii taşlardan yapıldığı gibi, mesela bir bülbül de zerrelerden yaratılmıştır. Artık, bülbül zerreler yığını değildir. Kudret-i İlâhiye zerrat hamurundan bülbülü halk etmiş, o hamurdan bambaşka bir mahiyet ortaya çıkarmıştır. Böylece inşâ hususiyet kazanmış, rengi ve şekli, sesi ve güzelliğiyle, hayatı ve hissiyatıyla apayrı bir mahiyete bürünmüştür. İşte, bülbüldeki hiçten ve yoktan yaratılan bütün hususiyetler ibdadır ve hayvanat bu misâlin ışığı altında tezekkür edilebilir. Keza, şu muhteşem kâinat da Allahu Azîmüşşân’ın yedi kudretiyle yaratılan bir bülbül gibidir. Bu bülbül binbir nağamat ile Zât-ı Akdes’in ibda ve inşâsındaki hadsiz cemâl ve kemâli ilân etmektedir. Şimdi bu harika mû’cize-i kudrete[4] azot, karbon, oksijen vesaire mi diyeceğiz? Bu yepyeni, garip ve acib mahiyetleri basit elementlere mi vereceğiz? Yahut bu harika icatları kör kuvvete ve serseri tesadüfe mi havale edeceğiz? Görülüyor ki, mevcudatın telifinde i’caz vardır. Yaratılan her şey heyetiyle, maddesiyle, telifiyle mucizedir. Elhâsıl, ibda ve inşâ tezahürleriyle bu kâinat mütemadiyen dolup taşmaktadır.

Hâlik-ı Kâinat’ın nihayetsiz ilim ve hikmetiyle bu âlemi en ekmel bir sûrette takdir ve tanzim ettiğini ve onda vazife görecek bütün maddeleri dakik bir mizan ve hassas bir ölçü ile hazırladığını izah için şöyle bir misâl verelim:

Fevkalâde mâhir ve sanatkâr bir zâtın, hiçbir kimseyi taklit ve hiçbir eserden iktibas etmeden gayet muhteşem ve mükemmel bir fabrika kurduğu ve bu fabrikada binbir çeşit masnûat[5] dokuyup ilminin ihatasını, sanatının inceliğini, kudretinin müessiriyetini, haşmetinin büyüklüğünü göstermek istediğini farz ediniz. Bu fabrikadan nihayetsiz mahsûlât almak isteyen o zât, evvelâ onun plan ve programını, gayesine uygun ve istikbaldeki hedeflerine münasip bir şekilde zihninde tespit ve tayin eder. O fabrikanın müştemilâtına taallûk edecek en cüz’i meseleleri dahi dikkate alır. Onun, ne kadar çalışacağını ve bu müddet içerisinde hangi maddelerin ne kadar lâzım olacağını ince hesaplarla tespit eder ve gerekli bütün hammaddeleri hazırlayıp istif eder.

O zâtın mezkûr fabrikanın modelini, plan ve programını belirledikten sonra, fabrikada faaliyet müddetince kullanılacak umum malzeme ve eşyayı önceden düşünüp tedarik etmesi ve her şeyi en ince teferruatına kadar planlaması, onun ilim ve tedbirinin ihatasına açık bir delil değil midir? Hem bu takdir ve tanzim onun gayet geniş fikir ve hafızasını ve fabrikadaki her şeyi dikkate alan küllî nazarını ve müdebbirliğini vuzuh derecesinde göstermez mi? Hem bu vaziyet o zâtın kemâl-i mizan ve intizamla iş gördüğünü ve hiçbir şeyi unutmadan ve şaşırmadan hikmetle idare ve tertip ettiğini ortaya koymaz mı? Hem her şeyi bütün incelikleriyle ihata eden bir ilim ve hiçbir şeyi adem ve israfa atmayan bir adalet sâhibi olduğunu göstermez mi?

Aynen bu misâl gibi, Hâkim-i Ezelî, şu kâinat fabrikasının icadını irâde etti. Kâinatın esasatını İlm-i Ezelî’si ile vaz edip ezel ve ebede nazaran altı gün sayılacak bir vakitte mükevvenatı, bütün zerrat ve müştemilâtı ile yoktan ve hiçten yarattı, yani ibda-ı mahz ile halk etti. Nihayet kemâlde bir cemal ve nihayet cemâlde bir kemâl sâhibi olan O Zât-ı Akdes, mûcizat-ı kudreti, havarık-ı rahmeti[6] ve dekaik-i hikmetiyle[7] bu fabrikada binbir isminin güzelliklerini gösteren mütenevvi tezgâhlar kurdu.

Evet, her şeye bir had koyup, hudud tayin eden ve her şeyi ölçü ve tartı ile dengeleyen, bütün kâinatı bütün şuunâtıyla ve keyfiyetiyle kabza-i Rubûbiyetinde[8] tutan, kemâl-i mizan ile tedbir, tedvir, idare ve terbiye eden ve hiçbir şey hiçbir hâl, dâire-i meşiet ve irâdesinden[9] hariç olmayan ve ezelden ebede kadar bütün mülk ve melekût, kevn ve mekân, bütün ahval ve harekât dâire-i ilminde ve nazar-ı şuhûdunda bulunan Allahu Zülcelâl Hazretleri bu kâinat tezgâhlarında kıyâmete kadar alacağı mahsulât ve yaratacağı masnûata yetecek kadar zerratı hazırlamıştır. O Hâkim-i Ezelî ibda-ı mahz ile yarattığı zerratı hıfz ve muhafaza ederek, bu tezgâhlarda bir vazifeden diğer bir vazifeye münâvebe[10] ile sevk etmektedir. Yani, bir zerreye nihayetsiz vazifeler gördürerek hadsiz neticeler almaktadır. Bütün zerratı halk ettikten sonra ibda-i mahz kapısını kapatan Kadîr-i Hakîm nâmütenahi hikmetini göstermek için, zerreleri bir vazifeden diğer bir vazifeye koşturmakta ve defalarca istimal etmektedir. Bu meseleyi bir diğer misâlle izah edelim: Hâkim ve âlim bir zâtın çeşitli ilimleri havi, câmi bir kitap yazmak istediğini farz edelim. O zât evvelâ arş hükmündeki kalbi ile kitabı yazmayı irâde eder; sonra kürsi hükmündeki dimağında o câmi kitabın muhteva ve münderecatını tesbit ve tayin eder. Daha sonra kalemine kitabı yazmaya yetecek kadar mürekkep doldurur ve mezkûr kitabı hafızasında tesbit ettiği düstur ve esaslara göre yazar. O hâkim ve âlim zâta karşı “Bu zât için mürekkebi mektuptan evvel doldurdu, her sayfada ayrı mürekkep doldurması gerekirdi!” denilebilir mi? Kâtibin bütün mürekkebi önceden doldurması onun için bir noksanlık sayılabilir mi? Hâlbuki şu hâl kâtibin noksanlığına değil, ilminin kemâline, temkin ve tedbirine delildir. Hem, kitabın tamamının onun ilmi ile ihata edildiğine, her bir harfin bir had ile tayin edildiğine, her harfin, onun ilmindeki plan ve takdire göre yazıldığına; hatta kitabın yazılmadan önce sûret ve mahiyetiyle onun ilminde mevcut ve hazır olduğuna delâlet eder. Demek ki, kâtip harika ilmi ve ihatalı hafızası ile kitabını takdir ettiği gibi yazıyor, intizamla tedbir ediyor.

Aynen öyle de, Hâkim-i Ezelî şu kâinat kitabını yazmayı irâde etti. O kitabın te’lifi için lâzım gelen mürekkep mânâsındaki bütün zerratı takdir etti ve nihayetsiz kudreti ile halk etti. Bütün zerrat, o ilm-i ezelîdeki plana ve takdire göre hareket etmekte ve kâinat kitabının mürekkebi olarak vazife görmektedir.

Elhâsıl, aynı basit maddelerden dokunan ve aynı mürekkeple yazılan zemin yüzündeki muhtelif hayvanat ve nebatatın aynı hava, aynı su, aynı ışığa maruz kalmakla beraber her bir nev’in hatta her bir ferdin diğerlerinden temyiz edici, ayırıcı renk ve şekilleri, hususiyetleri, tad ve kokuları, hayat ve hissiyatları, mizaç ve istidatları vardır. İşte, zerrelerde bulunmayan bu sayısız meziyet ve hususiyetler “ibda’” ile ortaya çıkmaktadır. Evet, bahar mevsimi bu hakikatin mahşer-nümun[11] bir misâlidir. Hatta her an dahi Allahu Azîmüşşân’ın “icad” ve “ibda”sına bir bahar gibidir. Eğer, rûy-i zeminde zerreler de her an, her devre yeniden yaratılmış olsaydı; bugün, küre-i arz mevcut sıkletinin belki milyonlar katı ağırlığına çıkmakla kâinattaki muvazene-i umumiye bozulacak ve hilkatten mağlup olan neticeler akim[12] kalacaktı.


[1]       Muvazene-i umumiye: Genel denge, ölçü.

[2]       Kemâl-i mizan: Mükemmel bir ölçü.

[3]       İlm-i savt: Ses dağılımı.

[4]       Mûcize-i kudret: Kudret mucizesi.

[5]       Masnûat: Sanatla yapılmış, sanat mahsûlü olan şeyler.

[6]       Havarık-ı rahmet: Rahmetin harikaları.

[7]       Dekaik-i hikmet: Hikmet incelikleri.

[8]       Kabza-i Rubûbiyet: Terbiyesi ve idaresi altında bulundurma.

[9]       Dâire-i meşiet ve irâde: Allah’ın istek ve iradesinin yansıdığı daire, alan.

[10]      Münâvebe: Nöbetleşe iş yapma, nöbetleşme.

[11]      Mahşer-nümun: Mahşere benzer, mahşer örneği.

[12]      Akim: Verimsiz, semeresiz.

    Bu konuda geri bildirim bırakın

    • Değerlendirme
    X