Ruh Nedir?

Ruh Gerçeği

Ruh Gerçeği

Ruh Nedir?

Ruh; insana hayat veren ve onu düşünen, anlayan, idrak eden bir kişi hâline sokan, maddî olmayan ölümsüz varlıktır.

Can, nefes, öz, nefis, ilham, vahiy ve Cebrâil gibi mânâlara da gelir.

İnsanda bir hakikat vardır ki, onun mahiyeti cisme ve ona izafe edilen fiillere tamamen zıttır. O hakikatin, cismin sıfatları ile hiçbir müşterek noktası yoktur. Onun hassaları ile cismin hassaları kıyasa girmeyecek kadar birbirinden farklıdır. Zira bu hassalar cismin tabiatına muhaliftir ve cismin yapısında bulunmaz.

Bilindiği gibi, herhangi bir cisim, ilk şekli bozulmadan yeni bir şekle giremez. Meselâ, bir cisim, aynı anda hem üçgen, hem de dörtgen olamaz. Birinci şeklini tamamen kaybetmeden ikinci şeklini kabullenemez. Gümüş bir plaka zemin üzerine bir nakış işlense, bu silinmeden, aynı zemin üzerine başka bir desen ve nakış işlenemez. Veya sûre okunmuş bir bant silinmeden, üzerine ikinci bir sûre kaydedilemez. Oysa insanda öyle bir mahiyet vardır ki, sayısız eşyanın plan ve programlarını, sûret ve şekillerini, desen ve nakışlarını en küçük ayrıntılarına kadar kendi hüviyetinde yerleştirebiliyor. O mahiyette, herhangi bir sıkışma ve yer darlığı olmuyor. Birbirlerine zıt değişik şekiller, o mahiyette unutulmadan, silinmeden, değiştirilmeden muhafaza olunuyor.

O, birbirlerinden gerek saha ve özellik, gerekse mahiyet ve yapı itibariyle farklı pek çok ilimleri kabul ve zaptediyor. Sebeb-sonuç münasebetlerini düşünüyor, kavrıyor, terkip ve tahlil ediyor. Düşüncelerini sistemleştiriyor. Kuvvedeki arzularını fiile, fikirlerini amel ve aksiyona dönüştürüyor. Bütün bunlar, cismin özelliklerinden olamaz. Bu vasıflar kan ve ilikten, et ve kemikten beklenemez. Bunlar, insandaki o mahiyetin vasıflarıdır. O mahiyet, bedenle birlikte yıpranmıyor, bilâkis terakki ve teâlî ediyor. Nitekim insanın çocukluk ve gençlik çağlarında cismi taze olduğu hâlde, fikri tam gelişmemekte, ihtiyarlığında ise bedenin çökmesine mukabil, tecrübe ve ilimle fikri dinçleşmekte ve zindeleşmektedir.

İnsanlarda ilim ve irfana karşı bir iştiyak ve hırs vardır. Daha fazla okumak, daha fazla araştırmak isterler. İşte bunlar, o mahiyetin hassalarıdır.

Bir insan kendi iç âlemini dinlediği zaman, birtakım mânevî sadâlar işitir. Bu mânevî sadâların bedenden gelmediğini yakînen bilir. Onların bedenden ayrı ve müstakil, yani, mahiyet itibariyle cesetten tamamen ayrı bir âlemden geldiklerini anlar. İşte bu mânevî sadâlar, ruh âleminden haber verirler.

Hem insan; mâzi, (geçmiş) hâl ve istikbal ile alâkadardır. Onun meşguliyet alanı, yalnız bulunduğu an ve mekân değildir. Dost ve akrabaları, ecdad ve vatanı, millet ve bayrağı, din ve mukaddesatı ile alâkası vardır. Bu vasıflar da insandaki o mahiyetten haber verirler.

İnsan, zaman zaman coşar, gadaba gelir, korkutur, nefret eder, tiksinir, endişe duyar, ihanet eder, sever, sevilir… İlimle zinetlenir, tefekkürle derinleşir, dua ve tevekkülle kurbiyet kesbeder, tevbe istiğfar ile tasaffî[1] eder ve sabırla müşküllerini aşar. Hadsiz iştiyaklar taşır. Binbir perde arkasındaki esrarı sezer, ezele el atar, ebedî kucaklamak ister. Faraza, dünyada ebedî kalsa da, bütün bu vasıflarında bir değişme olmayacaktır. Zira o hâdiseleri ebedî kuşatabilecek bir vüs’at ve mahiyet taşımaktadır. Bunlar, yine o mahiyetin vasıflarıdır.

İnsandaki âzâların belirli görevleri vardır. Meselâ gözün vazifesi görmek, kulağınki işitmektir. Fakat bu âzâların hiçbirisi yalnız başına, alınan bilgileri değerlendirip bir hüküm çıkaramaz. Yani göz gördüğü, kulak işittiği şeylerin isabetli veya hatalı olduğu hakkında bir hüküm veremez. Diğer âzâlar da böyledir. Demek ki, bu malzemeleri değerlendiren, kurcalayan, hüküm veren, tesbit ve muhakeme eden bir mahiyet vardır ve bunlar o mahiyetin özellikleridir.

Mârifet ve müşâhade için, hayalen seyahate çıkan bir insan düşününüz. Bu seyyah, dünyadaki bütün mârifetleri bir gonca gül gibi desteleyip fikir âlemine yerleştirdikten sonra, bir uzay gemisine binip uzaya yükselse, terakki ede ede binlerce yıldızları gezse, semâ tabakalarını, yıldız kümelerini, galaksi sistemlerini temâşâ etse, sayısız âlemleri dolaşsa, o kimse, vâkıf olduğu bütün hakikatleri ve müşâhade ettiği bütün sistemleri ilminde ve fikrinde aynen muhafaza edebilecek ve aynen geri getirebilecektir. O zât, dünyadaki eşyanın mahiyetine vâkıf olduktan sonra, semânın ötelerine geçse, taa arş-ı a’lâya kadar yükselse, ebediyeti temâşâ etse, varlığındaki o mâhiyet âyinesi, “Artık almaya ve kaydetmeye takatim kalmadı” demeyecektir. Bilâkis o kabiliyet, her temâşâda artacak, her hayrette ziyâdeleşecektir. Cisminde ise bir değişiklik olmayacaktır. İşte insandaki bu mahiyet, hâdiseleri ebediyyen kuşatabilecek bir vüs’at (genişlik) taşımaktadır. Bu mâhiyetin cesetle, cisimle ne alâkası olabilir? Ebediyete uzanabilen bu hususiyetler, cismâniyetimize hükmeden o mâhiyetten haber vermektedirler.

“Nefsime baktım, gördüm ki: Hayvanat içinde beni dahi menşeim olan bir katre sudan yaratan yaratmış, mû’cizâne yapmış, kulağımı açıp gözümü takmış, kafama öyle bir dimağ, sineme öyle bir kalp, ağzıma öyle bir dil koymuş ki, o dimağ ve kalp ve dilde rahmetin umûm hazinelerinde iddihar[2] edilen bütün Rahmanî hediyyeleri, atiyeleri[3] tartacak, bilecek yüzer mizancıkları, ölçücükleri ve Esmâ-i Hüsnâ’nın nihayetsiz cilvelerinin definelerini açacak, anlayacak binler âletler yaratmış, yapmış, yazmış; kokuların, tatların, renklerin adedince tarifeleri o âletlere yardımcı vermiş…”[4]

Dikkat edilse görülür ki, yukarıdaki beliğâne ifadelerde, her şeyden önce bir“Ben”den bahsedilmektedir. Bu “ben”, menşei olan bir katre suyun kendisi değildir. Bu “ben”, göz, kulak, dil de değildir. Bu “ben”, ruhtur. Beden ise, rûhun hânesi hükmündedir… Sultansız saray düşünülemeyeceği gibi, ruhsuz insan bedeni de düşünülemez. Hak dostu Yunus: “Bir ben vardır bende benden içeru” derken, bu hakikate parmak basmaktadır. İşte, “Ete, kemiğe bürünüp Yunus diye görünen” de ruhtan başkası değildir.

Bu noktaya kadar açıklamaya çalıştığımız insan rûhunun iki cephesi vardır. Bir cephesiyle müteessirdir, yani te’sir altındadır. Hakîm ve Kadîr olan Allahu Azimüşşân, insan rûhunun terakki ve teâlî etmesi için peygamberlerini vazifelendirmiş, ruhların ta’limine onları mürebbi (terbiye eden), muallim ve mürşid kılmıştır. Ruhların saadet ve kemâl içerisinde terakki[5] ve tasaffî[6] etmeleri için Cenâb-ı Hak, vahy-i İlâhisiyle hakikati, ezel ve ebed sırlarını açık bir şekilde beyan buyurmuştur. Vahyin hakikatlerini, Peygamberimizin (s.a.v) beyanlarını kabul eden ve bu hakikatlerin te’siri altına giren ruhlar, mânâ ikliminde öylesine bir kıymet ve keyfiyet kazanırlar ki, bu hâl ve sıfatları kalem izah etmekten âcizdir.

Ruh, ikinci cephesi itibariyle müessirdir. Çok yönlü bir te’sir sâhibidir. Bedeninde müessirdir; bütün âzâlarını evirir çevirir, arzu ettiği hedefe sevk eder. Maddî ve hâricî âlemde müessirdir. Tamir eder, inşâ eder, yapar, çizer, tertip eder. Ayrıca kâinattaki konulardan istifade ederek, ilim ve tekniğin gücü ile birçok sahalara el atar, medeniyeti terakki ettirir. Ruh, dünya nizâmında, âsâyiş ve sükûnette, içtimâî ve siyasî hayatta da müessirdir. Yön verir, idare eder, etkiler, coşturur, dâvâ eder, cemiyeti kendi arzu ve idealine göre şekillendirmeye çalışır.

Hülâsa: İnsan rûhu, hem şu görünen âlemle, hem de görünmeyen yani gayb âlemiyle devamlı münasebet hâlindedir. Gayb âleminden feyz alır; şehâdet âlemine ise ilim ve irfânıyla te’sir eder.

Ruh, bizâtihi kāimdir, fakat hadis ve mahlûktur; yani sonradan yaratılmıştır. Zâtıyla idrâk eden ruh; âzâ ve hisler vasıtasıyla bedende tasarrufta bulunur. Ruh, ebedîdir; fakat ezelî değildir. Ebediyeti Kitab ve Sünnet ile sâbittir. İdrâk edicidir; idrâki ile ilgili merkezlerin en önemlisi dimağ, yani beyindir.

Ruh, görünen âlemdeki varlıkları hissedip anlamak için her zaman vücuttaki organları kullanmaya muhtaç değildir. Zira rüyada, göz, kulak gibi organları kullanmadığı hâlde görüp işittiği vâkidir.

Diğer taraftan, ruh ile ceset arasında mâhiyet farkı vardır. Birinin yükünü diğeri taşıyamaz. Atom ve zerrelerin mâhiyetinde hayat, ilim ve irâde gibi sıfatların bulunmadığı bilinen bir gerçektir. Bütün canlı ve cansız varlıklar, ilim ve irâde gibi hassaları bulunmayan cansız, şuursuz atomlardan yapılmışlardır. Bu atomlar ne kendilerini, ne de başka bir varlığın vücudunu yapabilirler. Cenâb-ı Hakk’ın emirber neferleri olan bu atomlar, bir kitabı meydana getiren mürekkebin zerreleri gibi Kâinat Kitabı’nın telifinde istihdam edilmekte veya bir binanın taşları gibi bu kâinat sarayına gönderilen hayattâr misafirlerin vücutlarının inşâsında kullanılmaktadırlar. Bilindiği gibi mürekkep başka, mânâ başkadır. Saray başka, misafir başkadır. Tefekkür, şefkat, merhamet, sevgi, korku gibi hususiyetler sarayın taşlarında aranmaz. Bunun gibi, insan rûhunun hususiyetleri de rûhun hânesini meydana getiren atom ve zerrelerde yoktur. Bunlar maddenin dışında, mânevî hayata ait hususiyetlerdir. O mânevî hayat ruhtan başkası değildir. O hayat ortada iken rûhu inkâr etmek divanelik olur. Çünkü insanın maddesini meydana getiren zerrelerin hareket etmeleri için bir muharrike,[7] bir müdebbire[8] ihtiyaçları vardır. İşte o muharrik, yani, hareket ettirici varlık ruhtur. Ruh olmazsa beden, bütün çark ve makinalarıyla âtıl bir fabrikaya döner.

İnsanlarda lütuf ve kerem, celâdet[9] ve cömertlik gibi sıfatlar derece derecedir. Birinde damla iken, diğerinde denizdir. Eğer bunlar maddenin özellikleri olsaydı, bütün insanlarda aynı derecede bulunmaları gerekirdi. Çünkü maddenin sıfatları sâbittir. Öyleyse, bu özellikler bir mâhiyetten kaynaklanmaktadırlar. O mâhiyet ise ruhtur. Bu mâhiyet, ilim, mârifet ve diğer sıfatların da merkezidir. Ruh maddeden mücerret[10] bir cevher veya bir lâtife-i Rabbaniye[11] olduğundan, onun mâhiyetini idrâk etmek insanlar için mümkün değildir. İlim ve hikmet ehli, rûhun varlığını kabul edip mâhiyetini çözemediklerini itirafla beraber, bu inceliği Allah’ın kendi ilmine mahsus kıldığını da kabul etmişlerdir.

Kur’ân-ı Kerîm, rûhun, âlem-i emirden gelen bir kanun olduğunu, mâhiyetini ancak Allah’ın bilebileceğini ve bu konuda insanlara pek az şey bırakıldığını ifade ediyor. Ruh hakkında görüş beyan eden mütefekkirlerin hareket noktası da budur. Bu noktada ne kadar ince ve derin araştırma yapılırsa yapılsın, rûhun hakikatine vâkıf olunamayacaktır.

Varlıklarını bildiğimiz hâlde, mâhiyetlerini bilemediğimiz çok şeyler vardır. Meselâ, güneş sistemini birbirine bağlayan cazibe ve dâfia,[12] yani, itme ve çekme kanunlarını, hararet ve elektrik gibi görülmeyen kuvvetlerin varlıklarını eserleriyle ve neticeleriyle bilir ve görürüz. Fakat mâhiyet ve hakikatlerini kavrayamayız. Rûhun da mâhiyeti bizce meçhuldür. O kendini, eserleri ve faaliyetleriyle gösterir.

Evet, insan kendi vücudunda akılları hayrette bırakan çeşitli tezgâhların çalıştığını (beyin, his ve akim işlediklerini) idrâk eder. Elbette tezgâh başka, tezgâhı çalıştıran başkadır. Binâenaleyh, beden tezgâhını çalıştıran, bedenden farklı mâhiyette bir varlıktır. İşte o varlık ruhtur. Aynı şekilde, müdebbir başka, tedbir edilen başkadır. Mürebbi başka, terbiye edilen başkadır. Hareket eden başka, hareketi başlatan başkadır. İşte o müdebbir, o mürebbi ve o muharrik ruhtur.

Bilindiği gibi, bir saray, ne onu meydana getiren taş, tuğla, demir vs. için; ne de şekli, tezyinatı[13] ve boyası için yapılır. O ancak, içinde oturacak bir sultan için hazırlanır. İnsan bedeni de hücreler için değil, vücut sarayında oturacak efendi için yapılmıştır. Bir Sultanın işlerinin tanzimi için bir sadrazama, hariciye ve dâhiliye vekillerine lüzum olduğu gibi, beden sarayında oturan ruh sultanının da, sadrazam makamında akla, dış ve içişleri bakanları mevkiinde zâhiri ve bâtınî hislere ihtiyacı vardır. Akıl, rûhun sadrazamı kabul edilirse, kalp de onun arşı, saltanat kürsüsü olur. Kalbde doğan bir mânâ, meselâ, “Bismillah”, fikrin tasdikinden geçtikten sonra, söz, yazı vs. olarak tezâhür eder. Bu tezâhür, rûhun faaliyet ve eseridir. Görülmemekle beraber, rûhun varlığı, beden ülkesindeki fiil ve hareketleriyle bilinmektedir. O, bedenin bütün hücrelerinde hazır ve nâzırdır. Meselâ, ölen bir insanın organlarında hiçbir canlılık eseri kalmaz. Öyleyse, o bedenden onun cinsinden olmayan, şuurlu ve müstakil bir hakikat ayrılmıştır. Bu hakikat ruhtan başkası değildir. Şu hâlde, rûhun varlığı şüphe götürmez bir gerçektir.

Bir zamanlar bir bedevî sahrada yol alıp giderken, devesi âniden hastalanıp ölür. Bedevî taaccüp[14] ederek devesine şöyle der: “Demek sende, senden başka bir şey var ki, o hem seni, hem beni, hem de yükümü götürüyordu. Acaba, seni, beni ve yükümü götüren o kuvvet neydi?”

Bedevî haklıydı. Zira o vücut biraz evvel yürüyor, görüyor ve yük taşıyordu. Demek o vücuttan, bedevinin göremediği bir şey çıkıp gitmişti. İşte o, ruhtan başkası değildir.

Muntazaman idare edilen bir memleket bir sultanı gösterdiği gibi, beden de, onda tasarruf ve hükmeden bir rûhu gösterir. Bir ülkeyi idare eden kumandanın kendisini inkâr etmesi ne kadar garipse, bir vücudu idare eden rûhun da kendi varlığını inkâr etmesi ondan binlerce derece daha gariptir…

Düşünen her insan, vücut organlarının bizzat kendileri için, yani, gözün göz için, kulağın kulak için yaratılmadıklarını, aksine bunların bir başka varlığa hizmet etmek maksadıyla halk edildiklerini kolaylıkla anlayabilir.

İnsanın, bütün varlıklardan farklı olarak, tasavvur, tefekkür ve irâde gibi hasletleri gösteriyor ki, ondaki bu sıfatların başka canlılardan tamamen ayrı bir kaynağı vardır. Bir atomdaki çekirdekleri ayakta tutan cazibe ve dâfia kanunu, onun bir nevi hayatıdır. Bitkilerde maddî yapıyı meydana getiren atomların dışında, onların büyümelerini temin eden ayrı bir hayat ve onlara mahsus bir kanun vardır. Hayvanlarda da nebatat hayatının dışında, birtakım hislerle mücehhez[15] ve bir nevi irâde sâhibi bir ruh vardır. İnsanlarda ise, bütün canlıların üstünde ve ötesinde her çeşit his, şuur, fikir ve idrâkle donatılmış apayrı bir hayat görülmektedir.

Maddeciler bile “Ruh, gerçekte var olmayıp, mücerred bir mefhûmdan ibarettir”diyerek, rûhu inkâra sapmışlarsa da, “Ancak, bilemediğimiz bir mâhiyeti vardır” sözleriyle de ikrardan kurtulamamışlardır. Esasen, maddecilerin inkârında da rûhu tasdik çıkar. Zira inkâr eden de, tasdik eden de ruhtur. Ne var ki inkâr, onun cehline, tasdik ise ilmine delâlet eder. Zira inkâr ve tasdik birer fiildirler, fail isterler. Bu fail “Ben inkâr ediyorum” veya “Ben tasdik ediyorum” cümlelerindeki “Ben” ile ifâde edilen ruhtan başkası değildir.

Hiçbir vicdan sâhibi, vücudun esası olan bu hakikatten habersiz olamaz. Zira rûhun hakikati vicdanın âyinesinde görünür. Yani, insan vicdanen bilir ki, bu bedeni sevk ve idare eden bir başka mâhiyet vardır. Vicdanın doğruladığı şey ise, ilmî bir hükümdür, inkârı mümkün değildir. Böyle bir hakikatin inkârı, telâfisi imkânsız müşküller ortaya koyacak, yaradılışın sırları çözülemeyecek, insan ve kâinatın gayesi anlaşılamayacaktır.

Evet, rûhun mâhiyeti, insan idrâkine sığmayacak derecede yüksek olduğu gibi, onun varlığı da her türlü şek ve şüpheden berîdir. İnsan bedeninde hükümran olan o sultanı inkâr ederek hususiyetlerini sadece câmid ve cansız, kör ve sağır maddelere vermek insaniyeti vahşete doğru sevk etmek olur. Bunu, temsilî bir hikâye ile tavzih[16] edelim:

Daha önce hiç gemi görmemiş iki adam, hareket hâlindeki bir gemiyi seyrediyorlardı. Biri diğerine sordu:

“Şu cismi idare eden kimdir?”

Öbürü cevap verdi:

“Arkadaşım, sen yanlış düşünüyorsun ve hata ediyorsun. Bu deniz vasıtasının mutlaka bir müdebbiri[17] olmalı. Onu, göremediğimiz için inkâr edemeyiz. Görmemekle bir şeyin yokluğuna hükmedilemez. Bak, biz az evvel şu vasıtayı da görmemiştik, ama o yine vardı; inkâr etseydik yanılmış olacaktık. Hem sen de kabul etmelisin ki, bu cisim ilim, irâde ve hikmet ile idare olunuyor. Ona hareket emrini veren, rotasını tâyin eden, istediği yerde durduran, çarptırmadan yüzdüren, hâsılı, onu kumanda eden biri mutlaka vardır.”

Öteki ortaya başka bir fikir attı:

“Böyle bir kumandan olmaksızın, bu vasıtanın parçaları onu idare edemez mi?”

“Mümkün değil. Çünkü o parçalar, akıldan, fikirden ve ilimden mahrumdurlar. Onlar, şu yüzen cismi idare etmek şöyle dursun, kendilerini tanımaktan, vazifelerini bilmekten bile âcizdirler.”

Arkadaşı hâlâ inat ediyordu. Bu defa da şöyle dedi:

“Belki de bu işleri, o cismin akaryakıtı yapıyordur.”

Diğeri buna cevaben:

“Bu da mümkün değil. Çünkü bahsini ettiğin akaryakıt da, o cismin parçaları gibi akılsız, şuursuz ve câhildir. Âlimane, şuurkârane işleri nasıl yapsın.”

“O hâlde bu cisim kendi kendini idare ediyor.”

“Yanılıyorsun. Bu cisim, az önce bahsini ettiğimiz parçalardan müteşekkildir. Binâenaleyh bu da onlar gibi akılsız, şuursuz, kör, sağır ve câhildir. Ne kendini, ne de denizi bilir. Bu yüzen cismin kendini idare etmesi ve rotasını tâyini, kalemin kendi kendine yazması kadar akıldan uzak bir hurafedir.” 

Bu izah karşısında öteki adam söyleyecek söz bulamadı ve sustu.

Temsildeki gemi, insanın bedeni, kaptan ise rûhudur. Parçalardan maksat, vücuttaki organlardır. Akaryakıt ise, insan bedenindeki enerji, kan ve sair sıvılardır. İki adamdan biri rûha inanmayan bir materyalist, diğeri, rûhun varlığını kabul eden bir mü’mindir.

Rûhun Mahiyeti Meçhuldür

İnsan, değil rûhun, en basit bir bitki hayatının dahi mâhiyetini bilememektedir. Eşyanın mâhiyetini ancak Allah (c.c) bilir. Çünkü mevcudatın ustası ve yaratıcısı O’dur. Üstad Bediüzzaman, “Akıl, ubûdiyet vazifesini îfâ içindir, esrar-ı Rubûbiyet’i idrâk için değildir” ifadesiyle, insanın Rubûbiyyet’in sırlarını çözmek için vazifeli olmadığını ve ona gücü yetmeyeceğini bihakkın ortaya koymuştur.

Meselâ, elektriğin varlığını aklımızla anladığımız hâlde, duygularımızla göremez, mâhiyetini bilemeyiz. Bununla beraber, elle tutulmayan, gözle görülmeyen, eni ve boyu, ağırlığı ve hafifliği, katılığı ve sıvılığı bulunmayan, rengi, tadı, kokusu olmayan bu hakikatin varlığından da şüphe etmeyiz. Zira o hakikat, eserleri ve hareketleriyle, meyve ve neticeleriyle ortadadır. Biliyoruz ki, bilgisayarda hesap yapan, radyoda konuşmayı, televizyonda görüntüyü, teypte hıfzetmeyi ve avizede aydınlatmayı te’min eden hep elektriktir. Yukarıda sözü edilen eşyaları yürüten, sevk eden, yönlendiren, çekip çeviren hep odur.

Lâkin bütün bu maharetlere sâhip olan elektrik faraza şuurlu olsa, kendi mâhiyetini idrâk edemez. Görmesi olsa, ancak çalıştırdığı makinanın âletlerini görebilir. Ruh da, kendi mâhiyetini bilememekle birlikte, ceset fabrikasında birçok işi bir arada, beraber ve yanlışsız yapmaktadır.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz: İnsanın zâhirî ve bâtınî duygularıyla görüp hissedemediği ve mâhiyetini idrâk edemediği hakikatler vardır. Ruh da bunlardan biridir.

Rûhun Varlığı ile İlgili Naklî Deliller

Bir hakikatin araştırılmasında en önemli kaynak “Mütehassıslar”dır. Gelişmiş cemiyetlerin en mümtaz vasıflarından biri ve belki de en önemlisi ihtisasa hürmet ve vazife taksimine riâyettir. İktisadî, içtimâî, ilmî ve fikrî sahalarda güvenilir ve sıhhatli bilgi elde etmenin yolu, hayatlarını ve mesâilerini belli bir sahaya hasretmiş mütehassıs kişilere başvurmaktır. İhtisasa hürmet, ilmin izzetinin gereğidir; aklen, dinen, hikmeten ve vicdanen zarurîdir. Bu sebeble,“Ruh nedir? Niçin yaratılmıştır?” sorularına güvenilir cevaplar alabilmek için bu sahanın mütehassıslarını bulmak ve onlara müracaat etmek icab eder.

Şimdi düşünelim: Acaba, ruh ve rûha ait hakikatler konusunda ilim bize güvenilir bir bilgi verebilir mi? Bilindiği gibi müsbet ilimler, varlıkları tecrübe ve deney metodu ile incelerler. Hâdiselerin “Nasıl” olduğunu araştırırlar, fakat “Niçin”i üzerinde durmazlar. Şu hâlde, ruh ve rûha ait hakikatler müsbet ilmin faaliyet sahası dışında kalmaktadır.

Felsefeye gelince: Felsefe hâdiselerin “Niçin”i üzerinde durur, eşyanın özünü araştırır. İnsan, yaratılış, ezel, ebed ve ruh gibi konulardan bahseder. Ancak, felsefe tarihi tetkik edildiğinde görülür ki, ne kadar filozof varsa, âdeta o kadar da tezatlar, tutarsızlıklar, şüpheler vardır. Şu hâlde, hangisinin yolundan gidilecek, hangisinin sözüne itibar edilecektir? Gerçekte, filozofların ekserisi rûhun varlığını kabul etmişlerdir; ancak, rûhun hakikati, mâhiyeti ve gayesinde birçok tezatlara düşmüşler, hakikatten sapmışlardır.

Her şeyin hakikatini araştıran filozoflar, vazifeleri icabı vahyi de araştırsa, incelese ve gerçeğine vâkıf olsalardı, karşılarına çıkan derin engelleri sühûletle[18] aşacak, evhamlardan kurtulup insanlara rehber olmaya hak kazanacaklardı.

Felsefî doktrinleri tetkik ettiğimizde görürüz ki, filozofların çoğu maalesef vahyin ziyâsı altına girmemiş veya girememişlerdir. Onlar sanki, eşyanın yaratılmasında payları varmış gibi, müstakil ve müstağni[19] konuşmuşlar, ahkâm kesmişlerdir. Kendilerini mükemmel zannedip, acz ve fakrlarını, kusur ve noksanlarını görememişlerdir. Yani, “Kimin mahlûkuyum”, “Kimin masnûuyum”, “Kimin tedbir ve inâyeti ile besleniyorum?” diye düşünmemişlerdir. Şâyân-ı hayrettir ki, çok güvendikleri fikir ve irâdelerinin de kendileri gibi mahlûk olduğundan gaflet etmişlerdir.

Bilhassa materyalist[20] ve marksist [21]filozoflar, felsefelerinin esasını kin, iğbirar[22] ve inkâr üzerine kurmuşlar; Allah, yaradılış, ruh, ahlâk, inanç, itibar ve faziletle ilgili bütün yüksek hakikatleri küfürlerinden gelen bir inatla inkâra sapmışlardır. Maddeye saplanıp, inkâr ile kendilerini güya teselli etmek istemişlerdir. Her türlü inanç ve fazilete düşman olup, inkârdan lezzet alan bu habis ruhluların ruh hakkında söz söylemeye selâhiyetleri yoktur.

Şu hâlde, ruh mevzuunda, ne müsbet ilim erbabı, ne de felsefeciler mütehassıs olamazlar. Bu sahanın asıl söz sâhipleri peygamberler (a.s) ve onların vârisleri olan âlimlerdir. Zira o nûranî zâtlar, kendiliklerinden konuşmazlar, vahy-i ilâhî’ye tercümanlık ederler.

Bir kaide-i mukarreredir[23] ki, “Yapan bilir, bilen konuşur.” Bu bakımdan, ruh hakkında kesin ve gerçek hüküm, rûhun yaratıcısı olan Allah’ındır. Evet, bir makinayı kim yapmışsa, onun hakkında söz onun olacaktır. O makinanın yapılış gayesi ve işleyiş tarzı sadece ustasından öğrenilecektir. Sıhhatli bilginin kaynağı budur. İşte bu kaynak “Memba-ı Hak ve maden-i hakikat”[24] (Hakkın ve hakikatin kaynağı) olan Kur’ân-ı Azîmüşşân’dır. Kur’ân-ı Kerîm mânâ âleminin güneşidir. Ruhlar onunla nûrlanır, kalpler onunla zulûmattan kurtulur. Bilindiği gibi, güneş bütün bitkilere, kabiliyetlerine göre feyiz verir; ziyâsıyla onları hayatlandırır. Mânâ âlemimizin güneşi olan Kur’ân-ı Azimüşşân da ona uyanların ruhlarına inkişaf, akıllarına istikamet, kalblerine nûr verir.

O, hem maziyi, hem hâli, hem de ebediyeti aydınlatan bir Nurdur. İnkârlardan, ümitsizliklerden, kederlerden terekküp eden cehâlet karanlıklarını gönüllerden silip atmıştır. O’nun ziyâsı altına giren akıllar, nice hakikatlerin keşfi yanında, kendi efendileri olan ruhlarını da bilmişler ve onların varlığını tasdik etmişlerdir. O ezel güneşi, selim akıllara, rûhun varlığını hiçbir şüpheye yer bırakmayacak bir kat’iyette göstermiş ve ispat etmiştir. Bu husustaki âyet-i kerimelerden birkaçını takdim etmekle yetineceğiz.

وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ

1. “Allah yolunda öldürülmüş olanlar için ‘Ölüler’ demeyiniz. Bilâkis onlar diridirler. Fakat siz iyice anlamazsınız.”[25]

Bu âyetten iki hususu anlıyoruz:

a) Cesedin öldüğünü görmemize rağmen, Cenâb-ı Hakk’ın, “Ölüler” demeyiniz buyurması, cesedin dışında ölmeyen bir mâhiyetin varlığını gösteriyor ki, o da ruhtur.

b) Âyet-i Kerîme, o hayatın keyfiyetini, yaşamayanların bilemeyeceklerini beyan ediyor.

Bu âyetle Cenâb-ı Hak, şuur ve aklımızla anlayamadığımız hakikî bir hayatın olduğunu apaçık bildirmektedir.

وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذٖينَ قُتِلُوا فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ اَمْوَاتاً بَلْ اَحْيَٓاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَۙ

فَرِحٖينَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهٖۙ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذٖينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْۙ اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۘ

2. “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilâkis onlar Rableri katında diridirler. (Öyle ki, Allah’ın) Lütf-ü inâyetinden, kendilerine verdiği (şehitlik mertebesi) ile hepsi de şâd olarak (Cennet nimetleriyle) rızıklanırlar. Arkalarından henüz onlara katılamayan (şehid dindaş)ları hakkında da: ‘Onlara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir’ diye müjde vermek isterler.”[26]

Âyet, maddî cesedin öldüğünü görmemiz yanında, Allah’ın inâyetine mazhar olan başka bir hayat tabakasından haber veriyor ki, o da şehidlerin hayatıdır. Onlar, sürur ve neş’e içinde Cennet nimetlerinden rızıklanmaktadırlar.

Cenâb-ı Hak bu âyetle, ruhların bedene bağlı olmaksızın kāim olduklarını ve ölümden sonra da bâkî kaldıklarını ifâde buyurmaktadır.

اِنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا سَوْفَ نُصْلٖيهِمْ نَاراً كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُوداً غَيْرَهَا لِيَذُوقُوا الْعَذَابَ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَزٖيزاً حَكٖيماً

3. “Şüphesiz âyetlerimizi tanımayan kâfirler var ya, muhakkak ki biz onları yarın bir ateşe yaslayacağız, derileri piştikçe azabı duysunlar diye kendilerine (tebdîlen)[27] başka deriler vereceğiz. Çünkü Allah, izzetine nihayet olmayan bir hikmet sâhibidir.”[28]

Yine bu âyette de yanıp yok olan bir maddeye mukabil, yanmakla yok olmayan bir hakikate işaret ediliyor. O hakikat de ruhtur. Ruh sâbit olup, onun elbisesi olan cesed ise dağılmaya mahkûmdur. Dünyaya geldiğimizden bu yana bedenimizin durmadan değiştiğini, buna karşılık değişmeyen sâbit bir hakikatin varlığını hepimiz biliyoruz. Bu dünyada böyle olunca, öbür dünyadaki bu keyfiyeti inkâr etmek, yaşadığımız şu hayatı inkâr etmek kadar divanelik olur.

وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الرُّوحِ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖي وَمَٓا اُو۫تٖيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِلَّا قَلٖيلاً

4. “Sana, rûhu sorarlar. Deki: Ruh, Rabbimin emri (cümlesi)ndedir. (Zaten) Size az bir ilimden başkası verilmemiştir.”[29]

Cenâb-ı Hak, bu âyette de rûhun var olduğunu, onun mâhiyet ve keyfiyetini bize perdelediğini ve insanlara bu hususta az bilgi verdiğini beyan buyurmaktadır. Öyleyse, rûhun varlığını kabul akıllılık, mâhiyetini anlamaya zorlanmak ise cerbezedir,[30] abesle iştigaldir.

اَلنَّارُ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُواًّ وَعَشِياًّۚ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ اَدْخِلُٓوا اٰلَ فِرْعَوْنَ اَشَدَّ الْعَذَابِ

5. “(Azaptan biri de) Ateştir ki, onlar buna sabah-akşam arz olunacaklar. Kıyâmetin kopacağı günde, ‘Firavun Hânedanı’nı azabın en çetinine sokun’ (denilecek).”[31]

Bedenin ölmesine, çürüyüp değişmesine rağmen devam eden bir hakikat olmazsa, Firavun ve Hânedanı azaba nasıl mâruz kalacaktır?

يَٓا اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ

اِرْجِعٖٓي اِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةًۚ

فَادْخُلٖي فٖي عِبَادٖيۙ

وَادْخُلٖي جَنَّتٖي

6. “Ey itmi’nana ermiş ruh! Dön Rabbine. Sen O’ndan razı olarak. Haydi gir kullarımın içine. Gir Cennetime.”[32]

Bu âyette de apaçık rûha hitap vardır. Muhatap olmazsa hitap olmaz. Ruhtan rızâ ve kulluk isteniyor. Hâlbuki “yok”tan bir şey istenmez.

اَللّٰهُ يَتَوَفَّى الْاَنْفُسَ حٖينَ مَوْتِهَا وَالَّتٖي لَمْ تَمُتْ فٖي مَنَامِهَاۚ فَيُمْسِكُ الَّتٖي قَضٰى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْاُخْرٰٓى اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى اِنَّ فٖي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

7. “Allah alır o canları öldükleri zaman; ölmeyenleri de uyuduklarında. Sonra üzerlerinde ölüm hükmünü verdiklerini alıkor da diğerlerini salıverir; bir müsemmâ[33] ecele kadar. Şüphesiz ki, bunda düşünecek bir kavim için âyetler var.”[34]

Bu âyette, alındığı yahut bir müsemmâ ecele kadar alıkonulduğu ifâde edilen “can” ruhtan başkası değildir.

Ruh mevzuunda takdim ettiğimiz âyet-i kerîmelerden sonra, şimdi de Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in (s.a.v) hadîs-i şeriflerinden birkaçını nakledelim. Her mevzuda olduğu gibi, ruh hakkında da en ihatalı izahı, vahyin ziyâsı altında Peygamber-i Zişân Efendimiz (s.a.v) yapmıştır.

Bütün İlâhî hakikatlerde ve eşyanın mâhiyetine âit esrarda Kur’ân’dan sonra en emin kaynak, Peygamber Efendimiz’in sözleridir. Zira O Zât (s.a.v), Mi’raç mucizesiyle Sidre-i Müntehâ’yı[35] aşmış, Kâ’b-ı Kavseyn’e[36] varmıştır. Hiçbir nebinin uçamadığı idrâk merhalelerini geçmiş, hiçbir ârifin hakkıyla mülâhaza edemediği hakikatleri yakînen temâşâ etmiştir. Hatta Cebrâil’in seyr ve temâşâsının bittiği mıntıkalardan gözleri şaşmadan, ayakları dolaşmadan geçmiştir. Hiçbir mârifet şehbazının pervaz edemediği bir ufk-u kemâle yükselmiştir. Bütün mükevvenatın idare edildiği en yüksek makamları görmüş, beşerin mukadderatını yazan kalemlerin seslerini duymuştur.

Cenâb-ı Hak, O Zât’ı insanlara hakikati göstermekle vazifelendirip, bütün insaniyete bir nümûne-i imtisal[37] kılmıştır. Nebileri içerisinde hususî iltifatı ile seçtiği O Zât’ı (s.a.v), umumî ve küllî feyze mazhar etmiştir. Bu sebeble O’nun beyan buyurduğu her hakikat, itikad edilmesi lâzım gelen bir vecibedir.

Rivâyet olunduğuna göre, Hz. Câbir (r.a) şöyle anlatır:

Bir gün, Rasûlullah Efendimiz’e sordum:

– Yâ Rasûlallah, Cenâb-ı Hak ilk önce neyi yarattı? Cevaben şöyle buyurdular:

– Yâ Câbir, Cenâb-ı Hak evvelâ senin Nebî’nin nûrunu yarattı. Nûr katresinden ruh katresi halk edildi. Bu ruhlar, evvelâ enbiyâ-i izâmın ruhlarıydı. Onların nefislerinden ise velîlerin, şehidlerin, sırasıyla Allah’a itaat edenlerin ve mü’minlerin ruhları yaratıldı…[38]

Hz. Âişe validemiz (r.a) der ki: Peygamber (s.a.v)’in şöyle dediğini işittim: 

“Ruhlar muhtelif neviler, toplu gruplar hâlindedir, onlardan birbirini tanıyanlar kaynaşırlar, sevişirler; tanımayanlar ise ayrı ayrıdırlar.”[39]

Ebû Hüreyre’den (r.a) gelen bir hadîste, Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:

“Mü’minin rûhu bedeninden çıkınca, iki melek onu alır yukarı çıkarırlar. Semâ ehli der ki: “Bu yer cânibinden[40] gelen temiz bir ruhtur. Ey temiz ruh, Allah sana ve içinde ömrünü tamamladığın cesedine rahmet eylesin.” Sonra o ruh Azîz ve Celîl olan Rabbine götürülür de, Rabb-ı Celîl’i der ki: Onu Sidre-i Müntehâ’ya götürün. Kâfirin rûhu bedeninden çıkınca semâ ehli der: “Bu, yerden gelen habis, kötü bir ruhtur. Onu da siccîn (Cehennem)’e götürün” denilecektir.”[41]

Sevbân’dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerifte de Rasûlullah Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Her kimin rûhu, gayr-i meşru bir hazine bırakmadan, günah-ı kebâirle zedelenmeden ve borçtan uzak olarak cesedinden ayrılırsa, o Cennet’e girer.”[42]

İbn-i Abbas (r.a) diyor ki: Rasûlullah (s.a.v) buyurdular ki:

“Kardeşlerinizden birisi şehid olduğu zaman, Allah onların ruhlarını (Cennet) kuşların(ın) cevfine[43] koyar. Onlar Cennet’in nehirlerinden içer, meyvelerinden yer, arşın gölgesindeki altından kandillere girerler. Yiyecek, içeceklerinin hoşluğunu ve güzel karşılanmalarını her gördüklerinde derler ki: “Keşke kardeşlerimiz, Cenâb-ı Hakk’ın bize neler yaptığını (nasıl muamele ettiğini) bilselerdi de, cihaddan geri kalmasalardı ve harbten vazgeçmeselerdi.” Azîz ve Celîl olan Allah: “Sizin bu arzunuzu ben onlara ulaştıracağım.” buyurdu ve Rasûlüne (s.a.v): “Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma, bilakis onlar diridirler. Rableri katında rızıklanmaktadırlar.”[44] âyetini indirdi.


[1]      Tasaffî: Saflaşma, temizlenme.

[2]      İddihar: Toplama, biriktirme, cemetme.

[3]       Atiye: Hediye, bağış, ihsan.

[4]      Bediüzzaman Said Nursî, Şuâlar, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 68.

[5]      Terakki: İlerleme, yükselme.

[6]      Tasaffî: Saflaşma, temizlenme.

[7]      Muharrik: Harekete geçirici.

[8]      Müdebbir: İdare eden, iş ve davranışlarının sonucunu inceden inceye düşünerek hareket eden.

[9]      Celâdet: Yiğitlik, metânet.

[10]     Mücerret: Madde ve cisim hâlinde olmayan, yalın, soyut.

[11]      lâtife-i Rabbaniye: İlâhî hakikatleri hisseden ve mânevî zevkleri alan his.

[12]     Dâfia: Def eden, muhafaza eden.

[13]     Tezyinat: Süsler, ziynetler.

[14]     Taaccüp: Şaşma, hayret etme.

[15]     Mücehhez: Yapacağı iş için gerekli her türlü malzeme ile donanmış, hazır duruma getirilmiş, donatılmış, teçhiz edilmiş.

[16]     Tavzih: Açıklama, aydınlatma, açıkça ifâde etme.

[17]      Müdebbir: İş ve davranışlarının sonucunu inceden inceye düşünerek hareket eden, tedbirli ve ihtiyatlı davranan.

[18]     Sühûlet: Kolaylık.

[19]      Müstağni: İlgi, alâka göstermeye tenezzül etmeyen, umursamaz, kayıtsız.

[20]     Materyalist: Materyalizmi benimseyen kimse, maddeci.

[21]     Marksist: Karl Marks’ın, mülkiyeti kabul etmeyen ve ana gayesi sınıf çatışması yoluyla komünizmi gerçekleştirmek olan materyalist doktrinini benimseyen kimse veya görüş.

[22]     İğbirar: Gücenme, darılma, hatırı kalma.

[23]     Kaide-i mukarrere: Kesin bir şekilde ortaya konulan kural.

[24]     Nursî, Sözler, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 490.

[25]     Bakara, 2/154.

[26]     Âl-i İmrân, 3/169-170.

[27]     Tebdîlen: Değiştirmek sûretiyle, değiştirerek.

[28]     Nisâ, 4/ 56.

[29]     İsra, 17/85.

[30]      Cerbeze: Doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterecek derecede aldatıcılık.

[31]     Mü’min, 40/46.

[32]     Fecr, 89/ 27-30.

[33]     Müsemmâ: Belirlenmiş, tâyin edilmiş.

[34]     Zümer, 39/42.

[35]     Sidre-i Müntehâ: Yedinci kat gökte olduğu rivâyet edilen ve Peygamberimizin (s.a.v) ulaştığı en son makam, son zirve.

[36]     Kâ’b-ı Kavseyn: Cenâb-ı Hakk’a en yakın olan makam; Peygamberimiz Mi’raç’da bu makamda bizzat Cenâb-ı Hakk ile görüşmüştür.

[37]     Nümûne-i imtisal: Örnek alınacak model, nümûne.

[38]     Aclûnî, İsmail b. Muhammed, Keşfu’l-Hafa, Daru İhyai’t-Türâsi’l-Arabî, II. Baskı, Beyrut 1351, 1, 265; el-Kastallânî, Ahmed b. Muhammed, Mevahibü’l-Ledünniyye Şerhi; 1, 46.

[39]     Buhârî, Enbiya: 2; Müslim, 1, 159.

[40]     Cânib: Yan, taraf, yön, cihet.

[41]     Müslim, Cennet: 75.

[42]     İbni Kayyim el-Cevziyye, İ’lâmü’l-Muvakkıîn, s. 39-40.

[43]     Cevf: Boşluk, iç boşluğu, oyuk.

[44]     İbni Kayyim el-Cevziyye, a.g.e., s. 39-40.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X