Cihad Sahasında Bediüzzaman

İç ve Dış Düşmanlara Karşı Cihat

İç ve Dış Düşmanlara Karşı Cihat

Bu cihat devletin vazifesidir. Devletin cihadı esas itibariyle iki noktada toplanır. Biri haricî düşmana karşı cihat, diğeri dâhildeki bâğilere,[1] âsilere karşı cihattır.

a) Haricî Düşmanlara Karşı Cihat

كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـٔاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْـٔاً وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ 

“Hoşunuza gitmese de düşmanla savaşmak üzerinize farz kılındı…”[2]

Cihat mefhumu çok yönlü ve şümûllüdür. Nefisle cihat, şeytanla cihat, hârice karşı cihat gibi kısımları vardır. Fakat mutlak olarak cihat denilince, hâricî düşmanlara karşı muharebe etmek akla gelir. Bu cihat devletin vazifesidir.

Devletin mütecâviz[3] düşmanları sindirmeye yahut mağlup etmeye kâfi gelecek askerî gücü bulunması hâlinde, cihat farz-ı kifâyedir.[4] Yani askerlerin harp etmesiyle diğer fertlerden cihadın farziyeti düşer. Devlet kuvvetleri düşmanı mağlup etmeye kâfi gelmediği ve vatanın istilâ edilme tehlikesi baş gösterdiği takdirde cihat, yediden yetmişe her Müslümana farz-ı ayn[5] olur. Artık bütün vatandaşlar asker hükmüne geçerler; memleketin müdafaası, din ve namusun, şeref ve haysiyetin muhafazası için savaşırlar.

Evet, vatan ve milletin tehlikelere maruz kaldığı zamanlarda artık can da, mal da göze görünmez. Hatta aile efradı da hatırdan çıkar, gönülden silinir. Her mü’min îmanından coşan bir celâdet[6] ve cesaretle silâha sarılır ve düşmana karşı canıyla, kanıyla ve malıyla kahramanca çarpışır.

Vatan, şeref ve namus öyle nimetlerdir ki; insan onları kaybetme bedbahtlığına düşerse, artık bir daha elde etmesi mümkün olmayabilir. Binâenaleyh bunları muhafaza uğrunda canını vermek, kanını dökmek hayattan bin defa daha hayırlıdır.

Vatanın istiklâl ve muhafazası için ölümü hafife almak, en büyük bir fazilettir. Ve insanı bahtiyarlığın zirvesine eriştirir.

Evet, gerektiğinde aşk ve şevk ile silâha sarılmasını bilmeyen bir millet, çok geçmeden zillet ve esarete düşer. Hayatını, namus ve şerefine; dünyevî arzularını vatan ve milletin menfaatine tercih etmeyen fertlerin yaşamaya hakları yoktur.

Vatan sevgisi, Peygamber Efendimizin (s.a.v):

“Hubbul vatan mine’l-îman.” (Vatan sevgisi îmandandır.)[7] hadis-i şerifinde en veciz bir şekilde ifadesini bulmuştur. Bu hadis-i şerif kulaklara en latif ve en ulvî bir ses olarak aksetmekte, vicdan-ı beşere[8] tesir ederek yüksek hisleri ve necip duyguları uyandırmaktadır. Bu hadis-i şerifin insan kalbine ilham ettiği muhabbeti, sadakati, fedakârlığı hiçbir edibin sözünde, hiçbir şairin şiirinde bulmak mümkün değildir.

Evet, vatan sevgisi îmandandır. Zira insan, îmanını onda tâlim eder, kemalâtına vesile olan mârifete, muhabbete, esrara ve envâra onda mazhar olur. İbâdetlerini onda yapar ve ebedî saadetini onda kazanır.

Haricî düşmanla cihat hususunda şu hakikatin gözden uzak tutulmaması icap eder: Asr-ı Saadette Müslümanlarla gayr-ı müslimler arasındaki münasebetler barış esasına dayanmaktaydı. Peygamber Efendimiz (s.a.v) Hz. Ali’yi (r.a) Yemen’e gönderdiği zaman, kendisine şu emri vermişti:

“Onların arazisine indiğiniz zaman onlar sizinle harp etmezlerse, siz de onlarla harp etmeyiniz.”[9]

Peygamberimizin (s.a.v), savaşlarda izlediği prensip bu olmuş ve bu durum Müslümanların en göze çarpan özelliği hâline gelmiştir. Önce, düşman kuvvetlerle gerek antlaşma imzalayarak, gerekse onları İslâm’a çağırarak Müslümanların güvenliğinin garanti altına alınmasına çalışılır. Eğer bu iki şıktan hiçbiri kabul edilmezse, o zaman Müslümanların yapabileceği tek şey, müteyakkız[10] bulunmak ve düşmana aman vermemektir.

Hâricî cihat hakkında Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

وَقَاتِلُوا فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ الَّذٖينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدٖينَ

“Size savaş açanlarla siz de Allah yolunda savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez.”[11]

Hâricî cihat birçok kayıt ve şartlara bağlıdır. Âyetten de anlaşılacağı gibi harbe, zarurete binaen girilebilir. Zaruret olmadıkça harp istenilmez. Zira harp hadd-i zâtında tahriptir, faciadır, hayatı mahveden bir beliyyedir.[12] Bu bakımdan temenni edilmez. Müslümanlarla düşmanlar arasında ahit ve eman bulunduğu ve düşmanlar bu ahde riayet ettikleri müddetçe onlarla savaşmayı İslâmiyet kabul ve tavsiye etmez. Bununla beraber dinimiz sulh âlemini ifsat ve ihlâl etmek isteyen dış düşmanları korkutmak ve caydırmak için kuvvet hazırlamamızı, bu uğurda malen ve bedenen fedakârlıkta bulunmamızı emreder. Evet, Müslüman her zaman düşmana karşı müteyakkız bulunmalıdır.

Zaten ona gaflet, tembellik ve miskinlik yakışmaz. Nitekim Cenâb-ı Hak, “düşmanlar için gücümüzün yettiği kadar kuvvet hazırlamamızı” emretmektedir. Zira sulh ve istikrar kuvvete bağlıdır. Kuvvet ise ilme, tekniğe ve servete dayanır. Sulh içerisinde yaşamak isteyen bir millet her zaman vatanını müdafaa edebilecek kuvvete sâhip olmalıdır. Buna binaen kuvvet mefhumunun şümûlüne girebilen her şeyi hazırlayarak sulhu temin etmek de bir cihattır. Çünkü insan, yaratılış gayesi olan ubûdiyeti ancak, sulh ve asayiş dairesinde yapabilir. Zaten harp bu kudsî neticeye vesile olduğundan dolayı güzeldir, hatta ibâdettir, yoksa zâtında değil… İslâm dininde, mütecâviz hâricî düşmanlara karşı müdafaa meşru olduğu gibi ihtiyaç ve zarurete binaen rıza-i İlâhi için olmak üzere taarruz da meşrudur.

Bir diyar-ı küfürde: İslâm’ı kabul edip yaşayan Müslümanlara baskı yapıldığı, İslâm’ın o ülkeye girmesine ve orada tezâhürüne mâni olunduğu takdirde, İslâm’ın kabulüne imkân sağlamak maksadıyla o diyara taarruz etmek de meşrudur. Ancak bunun için İslâm devletinin o kâfirleri sindirmeye yeterli kuvvete sâhip olması şarttır.

Bu taarruzun farziyeti şu âyetle sâbittir:

وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ فٖي سَبٖيلِ اللّٰهِ وَالْمُسْتَضْعَفٖينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَٓاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذٖينَ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا مِنْ هٰذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ اَهْلُهَاۚ وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ وَلِياًّۚ وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ نَصٖيراً

“(Ey Müslümanlar!) Size ne oluyor da Allah yolunda, ‘Yâ Rabbena, bizi ahalisi zâlim olan şu memleketten çıkar ve tarafından bizi sever ve gözetir bir sâhip ve veliyyü’l-emir[13] gönder ve yine tarafından bize bu zâlimlere karşı yardım edecek bir mededkâr gönder’ deyip duran zayıf ve biçare erkekler ve kadınlar ve çocukların kurtarılması için savaşa çıkmıyorsunuz?”[14]

Elmalılı Hamdi Efendi bu âyetin tefsirinde şöyle buyuruyor:

“Tecavüz harb, ancak böyle Allah rızası için mazlumları zâlimlerin pençesinden kurtarmak ve halk üzerinde Allahu Teâlâ’nın ahkâm-ı adl-ü rahmetini[15] tatbik etmek için meşru olabilir. Yoksa zulüm ve istibdâdı[16] tamim[17] etmek ve memleketler istilâ eylemek gibi mahz-ı tecavüz[18] ve taâdi[19] için harp etmek asla meşru değildir.”[20]

Malûm olduğu üzere, Peygamber Efendimiz (s.a.v) komşu devlet reislerine ve halkına İslâm’ı tebliğ etti. Hatta Suriye ve Mısır’da İslâm’ı kabul edenler oldu. Bunlar çoğalınca Bizanslılar mü’minlere eziyet etmeye ve onlara dinlerinden dönmeleri için baskı yapmaya başladılar. Peygamberimiz (s.a.v) Müslümanlar üzerindeki bu baskıyı kaldırıp, onlara inanç hürriyetini götürmek için Bizanslılara savaş açtı.

Demek ki zâhiren taarruz harbi görünen Mûte Savaşı Suriye’deki Müslümanların hukukunu müdafaadan başka bir şey değildir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) Bizanslılarla Hıristiyan oldukları için değil, Müslümanlara hayat hakkı tanımayıp, onlara tecavüz ettikleri için muharebe etmiştir.

Düşmana taarruzu icab ettiren bir diğer sebep de şudur: Düşmanların Müslümanlara karşı topyekûn saldırıya geçmek için anlaşmaları hâlinde, onların ani baskınlarına meydan vermemek ve saldırılarına hedef olmamak için taarruza geçilir.

b) Bâğîlere (âsilere) Karşı Cihat:

Devlete düşen önemli bir vazife de dâhilde isyan çıkaran bâğîlere karşı cihat etmektir. Elmalılı Hamdi Yazır bâğîlerle harp etme hususunda “Vücub hükûmet adamlarına müteveccihtir” buyurarak, bâğîlerle savaşmanın devletin vazifesi olduğunu beyan etmiştir.

Ömer Nasuhi Bilmen de Istılâhât-ı Fıkhiyye Kāmusu’nda:

“Cihat yalnız gayrimüslimlere karşı açılan harplerden ibaret olmayıp, herhangi âsi bir kuvvete karşı olan hareketler de cihattan mâdut[21] bulunmuştur.”[22] buyurmaktadır.

Fukaha-i izam[23] hazretleri hükümdara karşı gelen âsileri dört gruba ayırırlar.

1. Buğat (bâğîler)

2. Yol kesiciler

3. Yol kesici mesâbesinde olanlar

4. Hâricîler…

Hâricîler hakkında Ömer Nasuhi Bilmen şöyle buyurmaktadır:

“Bunlar, kendilerince hak olan bir te’vile mebnî veliyyü’l-emrin küfrüne, mâsiyetine[24] kail olarak, onunla mukatelenin[25] vücubunu iddia eden ve kendilerine muhalif olan Müslümanların katlini, mallarının ahzini,[26] zürriyetlerinin esir edilmesini helal gören kuvvet ve menâat[27] sâhibi bir taifedir. Bunların her ferdine hâricî denir.”[28]

İbni Gudama da el-Muğni adlı eserinin Buğat bahsinde şöyle buyurmuştur.

“Fukaha-i müteahhirinden bazıları hâricîleri bâğîlerden saymışlar ve bir kısım ehl-i hadis de bunları mürted hükmünde kabul etmişlerdir. Bunların bir yerde, bir mülkte tutunmaları hâlinde, bunlar da sair küffarlar gibi ehl-i harp sayılırlar.”[29]

Rasûlullah Efendimizin (s.a.v) bâğîlerle ilgili birçok hadis-i şerifleri vardır. Bunlardan birisinde şöyle buyurur:

“Âhir zamanda yaşları küçük, tecrübeleri kıt bir zümre yetişecek. Onlar Peygamber’in tebligatından bahsedecekler. Fakat bunlar (şiddetle atılan) okun avı delerek avdan süratle çıktığı gibi İslâm dininden hemen çıkıverecekler. Siz (devlet yetkilileri) bunlara nerede rastlarsanız hemen öldürünüz. Çünkü bunlar bozguncudurlar. Bunları öldürmekte (vatan ve millet maslahatı olduğu için) öldüren kişiye kıyâmet gününde ecir ve sevap vardır.”[30]

Hükümdara isyan eden ve anarşi çıkaran herkes bu hadîs-i şerife mâsadaktır.[31] Nitekim Şehristanî, hâricîliğin Hz. Ali’ye karşı huruç[32] edenlere münhasır olmadığını, her ne zaman olursa olsun devlete karşı çıkanların hâricî olduklarını beyan etmiştir.

İmam Nevevî de, Müslim Şerhi’nin Havaric bahsinde, hâricîleri ve bâğîleri öldürmenin vâcip olduğunu, bunun icmâı ulemâ ile sabit olduğunu ifade eder. Bahsin devamında ise şöyle der:

“Gazi dedi ki; ulemâ şu hususta icmâ ettiler: Hâricîler, onlara benzeyen ehl-i bid’a, hükûmete isyan edenler, Emir üzerine huruç ile cemaatin reyine muhalefet edip şakku’l-asâ[33] yaparlarsa, nasihat ve tehdit etmenizden sonra sizi dinlemezlerse, onları öldürmeniz vâcip olur.”

İbni Gudama, Muğni’nin Buğat bahsinde, bâğîlerin katlinde sahabe-i kiramın icmâı olduğunu kaydeder.

Behçetü’l-Fetava’da, Buğat (devlete isyan) bahsinde şöyle buyurulur:

“Ehl-i harbi hangi silâhla öldürüyorsanız, devlete isyan edenleri de aynı silâhlarla katletmeniz câizdir.”[34] denilmekte ve delil olarak Hucurat sûresinin 9’uncu âyeti zikredilmektedir. Daha sonra, Zeylâî’nin de bu âyeti delil tutarak, “bunları öldürmenin vâcip olduğunu söylediği” kaydedilmektedir.[35]

Söz konusu âyet-i kerimede şöyle buyurulur:

وَاِنْ طَٓائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ اقْتَتَلُوا فَاَصْلِحُوا بَيْنَهُمَاۚ فَاِنْ بَغَتْ اِحْدٰيهُمَا عَلَى الْاُخْرٰى فَقَاتِلُوا الَّتٖي تَبْغٖي حَتّٰى تَفٖٓيءَ اِلٰٓى اَمْرِ اللّٰهِۚ فَاِنْ فَٓاءَتْ فَاَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَاَقْسِطُوا اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطٖينَ

“Ve eğer mü’minlerden iki taife çarpışırlarsa, hemen aralarını bulun barıştırın, şayet biri diğerine saldırırsa, o vakit saldıran tarafla (bâğî olanla) Allah’ın emrine rücu’ edinceye kadar savaşın…”[36]

İbni Abidin, Buğat bahsinde “Bâğîlerle savaşmak Allah yolunda savaşmaktır. Bundan dolayı bâğîler ile savaşırken ölen Müslüman şehid olur” buyurulur.

Elmalılı Hamdi Yazır, söz konusu âyet-i kerîmenin tefsirinde şöyle buyurur:

“…bâğîy (yani isyan) tahakkuk edince, ona karşı ulü’l-emre yardım, cihatta olduğu gibi, umuma teveccüh eden bir vecibe olur.”

Bu bahse son vermeden önce üzerinde bir hayli durulan ve yanlış yorumlanan bir hadis-i şeriften de kısaca bahsetmek isteriz.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

“Sizden her kim bir münkeri (kötülük) görürse onu eliyle düzeltsin. Eğer ona muktedir olamazsa diliyle, diliyle de yapamazsa kalbiyle buğz etsin; bu da îmanın en zayıf derecesidir.”[37]

Fetava-i Hindiyye’de, “Emr-i bi’l-maruf” bahsinde şöyle buyurulur: “Emr-i bi’l-ma’rufu ümerâ el ile, ulemâ dil ile, avâm-ı nâs ise kalp ile yapar.”

Nitekim bazı âlimler, münkeri def vazifesini devletin “bizzat kuvvet kullanarak”, âlimlerin “tebligatta bulunarak”; avâm-ı nâsın ise “kalben buğz ederek” yapacaklarını beyan etmişlerdir.

Evet, bir münkeri kuvvet kullanarak defetmek devletin vazifesidir, zira kuvvet kullanmak salâhiyeti onundur, ferde verilmemiştir. Kuvvet kanundadır, kanunu tatbikle de devlet vazifelidir. Aksi hâlde anarşi ve terör meydan alır.


[1]       Bâği: Âsi, zâlim.

[2]       Bakara, 2/216.

[3]       Mütecâviz: Saldıran, tecâvüz eden, saldırgan.

[4]       Farz-ı kifâye: İslâm dininde yapılması farz olan, fakat mükelleflerden bir kısmı tarafından îfâ edilince diğerlerinden farziyeti kalkan emir ve görevler (cenâze namazı vb.).

[5]       Farz-ı ayn: İslâm dininde her mükellef Müslüman tarafından bizzat yapılması gereken farz (beş vakit namaz, oruç vb.).

[6]       Celâdet: Boyun eğilmemesi gereken yerde gösterilen şuurlu cesâret, yüreklilik, yiğitlik.

[7]       Aclûnî, a.g.e., s. 345, Hadis no: 1102.

[8]       Vicdan-ı beşer: İnsan vicdanı.

[9]       Mevlânâ Şibli, Asr-ı Saadet, II/603.

[10]      Müteyakkız: Dikkatli, gözü açık, uyanık, tetikte.

[11]      Bakara, 2/190.

[12]      Beliyye: Belâ, dert, keder, eziyet, sıkıntı.

[13]      Veliyyü’l-emir: Emir veren, emir sâhibi olan.

[14]      Nisâ, 4/75.

[15]      Ahkâm-ı adl-ü rahmet: Allah’ın merhametli ve adaletli hükümleri.

[16]      İstibdâd: Tek bir yöneticinin, kendine tâbi olanları mutlak hâkim olarak ve keyfine göre hükmederek idâre etmesi usûlü, keyfe, zora ve baskıya dayanan idâre şekli, diktatörlük.

[17]      Tamim etmek: Umûma yaymak, genel duruma getirmek.

[18]      Mahz-ı tecavüz: Yalnızca tecavüz, saldırma.

[19]      Taâdi: Düşmanlık, husûmet.

[20]      Yazır, a.g.e., II/1393.

[21]      Mâdut: Sayılmak.

[22]      Ömer Nasuhi Bilmen, Hukūk-ı İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kāmusu, III/438.

[23]      Fukaha-i izam: Büyük fıkıh âlimleri.

[24]      Mâsiyet: Âsîlik, itâatsizlik.

[25]      Mukatele: Karşılıklı vuruşma, savaş.

[26]      Ahz: Alma, alış.

[27]      Menâat: Güç olma durumu, güçlük, çetinlik.

[28]      Bilmen, a.g.e., III/441.

[29]      İbni Gudama, el-Muğni, X/47.

[30]      İbni Gudama, a.g.e., X/47.

[31]      Mâsadak: Uygun, muvâfık, mutâbık.

[32]      Huruç: Ayaklanma, isyan.

[33]      Şakku’l-asâ: Bölücülük.

[34]      Muhammed Fakih-ül-Aynî, Behçet-ül Feteva, s. 197.

[35]      Aynî, a.g.e., s. 197.

[36]      Hucurât, 49/9.

[37]      Aynî, a.g.e., s. 197.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X