Cihad Sahasında Bediüzzaman

Peygamber Efendimizin (s.a.v) Cihadı

Peygamber Efendimizin (s.a.v) Cihadı

Bu ön bilgilerden sonra, asrımızın müceddidi, mürşidi Bediüzzaman Hazretlerinin cihadı üzerinde duracağız.

“Âlimler Peygamberlerin vârisleridir.” hadis-i şerifinin asrımızdaki en büyük mâsadakı[1] olan Bediüzzaman Hazretleri, âhirzaman fitnesinin bütün dehşetiyle ve şiddetiyle hüküm sürdüğü bu felaket ve helâket asrında, ilim ve irfana dayalı mukaddes bir cihat yapmıştır. Telif ettiği Risale-i Nur Külliyatı ile îman hakikatlerini sarsılmaz delil ve hüccetlerle akıllara kabul ettirmiş ve kalplere tahkiki bir sûrette yerleştirmiş, böylece insan rûhunda ihlâs, ubudiyet, güzel ahlâk, muhabbet ve uhuvvet gibi âli seciyelerin inkişaf etmesine vesile olarak içtimâî hayatın âhenk ve nizamını temin edebilecek ulvî dersler vermiştir.

O’nun bu mukaddes cihadında rehberi ve mürşidi, Sultan-ül Enbiya ve Evliya Hz. Muhammed (s.a.v) olmuştur. Bunun için Bediüzzaman Hazretlerinin cihadına geçmeden önce Peygamber Efendimizin (s.a.v) cihadından ana hatları ile bahsetmeyi zarurî gördük.

Peygamber Efendimizin (s.a.v) Cihadı

Başta sultan-ı enbiya Muhammed (s.a.v) olmak üzere bütün peygamberler (a.s), insanları irşat vazifesiyle mükelleftirler. Çünkü insanların necat ve saadetleri bu ilâhi elçilerin nasihat ve tebliğlerine bina edilmiştir. Onlar (a.s) cihatlarını ilim ve hikmete bina etmişler ve bütün himmet ve gayretleriyle insanların hidâyetine çalışmışlardır. Fakat bazı insanlar enbiya-i izamın bu ulvî vazifesine karşı çıkarak onların tebliğ ettiği semâvî hakikatleri inkâr etmişler, onlara düşman kesilmişler, mal ve canlarına taarruz ederek, o hidâyet rehberlerini vatanlarından çıkarmışlardır. Bu sebeple Peygamber-i izam Hazretlerinden bazıları bilâhare taraf-ı İlâhiye’den[2] maddî cihada memur olmuşlardır. Bu sûretle düşmanların şerrini def edip ümmetlerinin saadet ve selâmetlerini temine muvaffak olmuşlardır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) de bir elinde kılıç bir elinde Kur’ân ile cihat etmiştir. Yani kılıçla şerri defetmiş, Kur’ân ile de hayrı celbetmiştir.

Evet, Peygamberimiz (s.a.v), arş-ı âlâdan[3] insaniyet semâsına tulû eden Kur’ân-ı mucizü’l-beyan’ın ziyâsıyla âlemlerin mânâsını, şeklini, rengini değiştirdi. Putperestliği hak ile yeksan etti. O geniş Arap yarımadasından küfrü, cehâleti, hurâfatı,[4] kini, öfkeyi, adâveti kısa zamanda izale etti. Neticede bu çirkin hasletlerin, âdetlerin yerine adalet, şefkat, merhamet ve kardeşlik gibi yüksek seciyeler yeşertti. İnananların ellerine dünya ve âhiret saadetinin anahtarını verdi. Kur’ân’ın cazibedar hakikatleri ile onları etrafına topladı. O karanlık geceleri Kur’ân ile bir subh-u mârifete[5] inkılâp ettirdi. Hikmet, fazilet ve ahlâka dayalı bir medeniyeti tesis ederek insanları, dünya ve âhiretin saadet ve selâmetine kavuşturdu, bahtiyar etti. Onları insaniyetin şâhikasına çıkardı ve medenî milletlere üstâd etti. O zamanın şairlerini, hatiplerini, bahadırlarını hülâsa bütün ehl-i fikir ve ehl-i kemâli kılıçla değil, Kur’ân ile teslim aldı. Zira Kur’ân’ın ihtiva ettiği hakikatler akıl ve hikmete tam tamına muvâfık düşüyordu.

Evet, ihlâs ve sadakat timsali, fedakârlık ve feragat örneği Hz. Ebû Bekir’in (r.a) gönlünü Kur’ân fethetti. Deniz dalgaları gibi öfkesi, çöllere dehşet saçan celâdeti ile namdâr Hz. Ömer’i (r.a) âni bir tesir ile Kur’ân teslim aldı. Mü’minleri güneş gibi okşayan hilmiyle, melekleri utandıran hayâsıyla Hz. Osman’ı (r.a) ve ilim şehrinin kapısı, esrar-ı Nebevî’nin vârisi, evliyaların sertâcı Haydar-ı Kerrar’ı[6] da yine o memba-ı hidâyet olan Kur’ân fethetti.

O Kur’ân-ı mucizü’l-beyan, yirmi üç sene gibi kısa bir zamanda, yüz yirmi dört bin sahâbînin akıllarını, ruhlarını, kalplerini, nefislerini fethederek, onları insaniyet semâsının birer hidâyet yıldızı hâline getirdi.

Evet, Kur’ân-ı Kerîm’in o derin ve engin esrarı nice esrarengiz evliyalar, sıddıklar, kutuplar, melek gibi melikler yetiştirdi. On dört asırdan beri nice cihanşümûl devletler tesis etti. Her nerede bir intibah, bir inkişaf, bir hidâyet, bir nur, bir huzur, bir sürûr görülmüş ise, bütün bunlar kılıçtan ziyâde Kur’ân’ın zaferidir.

Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’inde, Peygamber Efendimize (s.a.v) hitaben şöyle buyurmuştur:

اُدْعُ اِلٰى سَبٖيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّتٖي هِيَ اَحْسَنُ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبٖيلِهٖ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَدٖينَ

“Rabbinin yoluna hikmetle, güzel nasihatle dâvet et. Onlarla mücadeleni en güzel şekil hangisiyse onunla yap…”[7]

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) de bu ilâhi emre tam riayet etmiş ve insanlardan ilim ehli olanları delil ve burhanlarla irşad etmiş, diğer bir sınıfı güzel sözlerle, nasihatlerle hak dine dâvet etmiştir. Üçüncü grup olan ehl-i dalâlet ve ehl-i küfrün ise itirazlarına nezâket ve hilim dairesinde insaniyetperverâne[8] cevaplar vermiş ve onlarla en güzel şekilde mücadele etmiştir. Onun bu güzel mücadelesine kuvvet kullanarak, cebir yoluyla mâni olmak isteyenlere de kılıçla karşılık vermiş ve bu mücadelesinde de yine insaftan, adaletten, faziletten katiyen ayrılmamıştır.

Peygamber Efendimizin mukaddes cihadı başlıca iki devreye ayrılır:

Mekke Devri

İnsanlığın sergüzeşt-i hayatını bildiren tarih, birçok nûranî devreler yanında nice muzlim[9] zamanları da kaydetmiştir. İslâmiyet’in doğuşundan önce insanlık âlemini pek kesif[10] bir cehâlet bürümüş, zemin yüzünü dalâlet, şirk, küfür, zulüm ve ahlâksızlık kaplamıştı. İnsanlık bir zulümat içinde inlemekte idi. Arap yarımadasında bu dalâlet ve ıstıraplar had safhadaydı. Kabileler arasında gayesiz çarpışmalar sürüp gidiyordu. Fertler arasında gayr-i ahlâkî hâller kol geziyordu. Hakikî medeniyet ölmüş, insanlık can çekişir hâle gelmişti. Sadırlar[11] buğz ve gayz ile, gönüller hüzün ve ıstırapla dolu idi. Saçları ağartacak kadar korkunç olan küfür dehşeti, cemiyetin ıstırabını her an biraz daha artırıyordu. Nifak[12] ve şikakın[13] dehşeti, gündüzleri gecelere çevirmişti. İsyan ve tuğyanlar[14] birbirini aralıksız tâkip ediyordu. Fert ve cemiyetin saadet ve selâmetini temin eden şefkat, merhamet, insaf, adalet gibi değerlerden eser kalmamıştı. Beşer şaşkındı. Etrafta ne bir umut, ne bir nur tahayyül ediliyordu. İçtimâî hayatta tam bir terör hâkimdi. Zâlimin zulmü dünyayı titretirken, mazlumun âhı da arşı ihtizaza[15] getiriyordu. İyiyi kötüyü fark etmeyen, ne olduklarını, nereden gelip nereye gittiklerini bilmeyen, şu kâinattaki acip manzaraları tefekkür edemeyen, şu sonsuz fezâda her gece gözlerine görünen o nihayetsiz ecrâmı nazar-ı dikkate alamayan, bu nizamın Nâzım’ını,[16] bu mevcudatın Mûcid’ini,[17] bu mahlûkatın Hâlık’ını[18] aramayan bu insanlar, yalnız şehvetlerinin teskinini, hayvanî ihtiyaçlarının tahsilini düşünürler, nefsanî arzularının îfâsında hiçbir sınır tanımazlardı. Hatta bu uğurda öz evlâtlarını diri diri toprağa gömmekten bile çekinmezlerdi. İşte böyle bir zulmet ânında îmanın, irfanın, merhametin, iffetin timsali ve mevcudatın zübde-i hakikati[19] olan Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz insaniyet semâsına bir hidâyet güneşi olarak tulû etti. Artık zulümat yerini nûra, dalâlet yerini hidâyete terk edecekti.

Hidâyet pırıltıları çölü aydınlatmaya başlamıştı. Yüce Peygamberimiz ancak Allah’ın inayetine itimat ederek İslâm binasının planını yaptı, temelini attı. Ve Mekke’de insanları fert fert irşad etmeye başladı.

Evvelâ onlara Allah’ın varlığını ve birliğini anlattı. Kalplerinde güzel seciyelerin, yüksek hasletlerin, ulvî duyguların inkişafına çalıştı. Onları rûhen, ilmen, irfânen terakkî ettirdi. Kendini tasdik eden her ferdin kalbine Allah korkusunu, Allah sevgisini kemâliyle yerleştirdi. Onlara yepyeni bir mahiyet kazandırdı. Rahmet-i İlâhiye’nin vüs’atini anlattı. Allah’ın sonsuz nimet ve ihsanlarına karşı nasıl şükür ve hamd edeceklerini tâlim etti, necât ve halâs yollarını gösterdi. Bu fâni ve muzlim hayatın bâki ve nurlu bir sabahı olduğunu müjdeledi. Huzur ve saadetin kayyumu olan edep, hayâ, hilm, kerem, adalet, istikamet, metanet, ciddiyet, ahde vefa, hakka riayet, merhamet, şefkat, hüsn-ü muaşeret ile ruhları ziynetlendirdi. Onlara yeni ve kuvvetli bir hayat bahşetti. Artık Peygamberimizin (s.a.v) etrafında ihlâs ve sadakatin zirvesine uruc[20] etmiş bir fedakârlar ordusu teşekkül etmeye başlamıştı.

Peygamberimiz (s.a.v) ve etrafındaki bu bir grup Müslümanın mevcudiyeti müşriklere çok ağır geliyordu. Bu yüzden onlara eziyet etmeye başladılar. Buna rağmen Allah Rasûlü (s.a.v) bu düşmanlarına kalben acıyor ve hidâyetleri için dua ediyordu.

Kureyş’in bu gaddarane muamelelerinden dolayı Peygamber Efendimiz (s.a.v) peygamberliğinin dördüncü senesinde; kendi hâne-i saadetinden çıkıp Hz. Erkam’ın (r.a) evini, böyle güzide insanları yetiştiren bir medrese hâline getirdi. İnsanları fert fert irşad etme vazifesini burada devam ettirdi. İslâmiyet’in semâsına revnak[21] veren nice mümtaz insanlar bu evde hidâyete erdiler, burada irşad oldular ve tenevvür[22] ettiler. Hz. Hamza (r.a) ve Hz. Ömer (r.a) gibi Kureyş’in[23] iki büyük kahramanı İslâm’ı bu evde tanıdılar. Bu iki zâtın Peygamberimize (s.a.v) iltihakı[24] Müslümanlar için büyük bir zaferin, yeni bir devrin başlangıcını teşkil ediyordu. Zira o zamana kadar Müslümanlar meydana çıkmaya cesaret edemiyorlardı. Bütün faaliyetleri Erkam’a (r.a) ait olan bu küçük hânenin dört duvarı arasında idi. Hz. Ömer’in (r.a) İslâmiyet’i kabul etmesiyle namazlarını Kâbe’de kılmaya başladılar.

Peygamberimiz (s.a.v) bilhassa Hac zamanında Mekke’ye gelen kabilelere İslâm’ı anlatıyor ve hak dinin onlar eliyle dört bir yana ulaşması için çırpınıyordu.

Kureyş müşrikleri ise, İslâm’ın başka kabilelere ulaşmaması için ellerinden geleni yapıyorlardı. Müslüman dâvetçilerin gittiği her yere onlar da elçiler göndererek dâvetin yayılmaması için çalışıyorlar, fakat bir türlü muvaffak olamıyorlardı.

Hz. Peygamber (s.a.v) diğer Arap kabilelerini İslâm’a dâvet için gönderdiği sahabîlerine: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz’”[25] diyerek tebliğde takip edecekleri metodu bildirmişti. Gerçekten tebliğin usûlü budur ve başarısı buna bağlıdır. Hz. Peygamber (s.a.v) her zaman bu sistemi takip etmiş ve muvaffak da olmuştur. Hilm ve nezâketten hoşlanmak insan fıtratının icabından olduğu için, halk da gönül rahatlığı ile bu dini kabul etmiştir. O, Allah’ın şefkatli, keremli ve merhametli olduğundan bahsederek halkı dine ısındırmıştır. Şayet Allah’ın Kahhar ve Cebbar olduğunu öncelikle nazara verseydi, bu kadar kısa zamanda böyle bir muvaffakiyete eremeyeceği gibi halkı da korkutur, kendinden uzaklaştırırdı.

Peygamberimizin (s.a.v) nezâhet ve zarâfet içerisindeki bu âkilâne irşadı, insanların fena temâyüllerini tâdil[26] etti. Akıllarını hikmet ve mârifet nurlarıyla aydınlattı. Kalplerini şefkat ve merhamet gibi nezih hislerle ziyâlandırdı. Az bir zamanda ruhlarında tam bir intibah meydana geldi.

Hayatlarında mükemmel bir intizam, bir âhenk hâsıl oldu. Müptelâ bulundukları ferdî ve içtimâî buhranlardan kurtularak mânen ve maddeten sıhhate kavuştular. Hak ve hakikati görüp anladılar. Zulümattan kurtulup hidâyet nûruna nail oldular. Vicdanları hürriyet içerisinde insafa gelip hakkı buldular. Böylece bir damla kan dökülmeden fert fert ve cemaat cemaat Efendimize (s.a.v) tâbi oldular.

Evet, O Zât (s.a.v) Kur’ân’ın nesimiyle etrafa feyizler, hidâyetler, nurlar saçtı. O nurla o bedevî insanların basiretleri açıldı, fikirleri aydınlandı, hayatları tasaffî[27] etti. Vicdanları huzura kavuştu. Ruhları inşirah, vücutları zindelik buldu.

Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v) bütün işlerini ve hâllerini tetkik ve murakabe ettiler. Tebliğ ettiği mukaddes ve nezih itikatları, hikmet ve hakikatleri, o temiz hayat umdelerini, o ulvî ahlâk düsturlarını tefekkür ettiler. Bunları öteden beri içinde yaşadıkları bâtıl itikatlar ve süflî[28] âdetlerle mukayese ettiler. O’nun (s.a.v) beşer için bir rahmet olduğunu yakînen anladılar. Hemen din-i İslâm’ı kabul ettiler ve Peygamber Efendimizin (s.a.v) etrafını hâle gibi sardılar.

Rasûl-i Ekrem’de (s.a.v) tecellî eden harikulade feyiz ve kemalât, onların vicdanlarını fevkalâde parlattı, kalplerindeki pasları sildi. Böylece onlar nübüvvet güneşine berrak birer âyine oldular. Yeni bir aşk, taze bir şevk içerisinde faziletten fazilete, mârifetten mârifete koştular. Semâdan âyet âyet nâzil olan o ilâhi hakikatleri kemal-i şevk[29] içinde idraklerine, kalplerine sindirdiler. Peygamber Efendimizin (s.a.v) bu kutsî irşadıyla öyle parladılar ki, her biri insaniyet semâsında bir hidâyet yıldızı oldu. Her ferdi binler kutup, asfiyâ ve evliya değerinde olarak saadet asrının fezâsında kemal-i şâşaa[30] ile parladılar.

Peygamberimizin (s.a.v) bir nesim-i hidâyet[31] olan o mukaddes nefesiyle Mekke’nin âfâkını kaplayan dalâlet ve zulümat bulutları yavaş yavaş yırtılıp dağılmaya başladı. İnsaniyet semâsı gitgide bir safvet[32] ve nûraniyet kazanarak berraklaştı.

Evet, Peygamber Efendimiz (s.a.v) o devr-i cehâleti devr-i nûra ve o asr-ı zulümatı asr-ı saadete tebdil etti. Kış ve buzistanı[33] baharistana,[34] kumistanı[35] bostan ve bağistana çevirdi ve zamanın haşin yüzünü gülen gül çiçekleriyle güldürerek cihanın renk ve kokusunu değiştirip cennet-âsâ[36] bir yaza dönüştürdü.

Her fırsatta Hz. Peygamber’e (s.a.v) vicdanların kabul etmediği eziyetleri reva gören müşrikleri, Peygamber Efendimiz (s.a.v) nûruyla kamaştırıyor, fedakârlık ve feragatiyle ümitsizliğe, sabır ve tahammülüyle hayrete, cesaret ve şecaatiyle dehşete düşürüyordu. Ferâsetiyle sakındırıp, dehâsıyla sarsıyor, tedbiriyle düşündürüp, tevekkülüyle titretiyordu. Metanetiyle korku, affıyla umut veriyor, merhametiyle nazar edip, şefkatiyle cezbediyordu.

İşte bu ulvî seciyeleri ve nezihane muamelesiyle onları büsbütün kahrediyordu.

Evet, O Rehber-i Ekmel (s.a.v) ilâhi hakikatleri beyan ve ifadede lisanına azamî derecede dikkat ederdi. Sözlerinin tesirini kıracak nahoş hareketler yapmamaya son derece itina gösterirdi. Muhataplarının kulaklarını rencide eden kelimelerden kaçınırdı. Hususen kalplerini kıracak, nefretlerini celbedecek sözlerden sakınırdı. İyiliğe mükâfatla, kötülüğe ise af ile mukabelede bulunurdu. Katiyen intikam hissi taşımazdı. Tebliğde ümmetine karşı rauf ve rahim idi.

Beddua etmezdi. Kureyşlilerin çeşit çeşit eziyetlerine maruz kalmasına rağmen Allah’ın Rasûlü (s.a.v) onlar için: “Allah’ım kavmimi affet, onlar bilmedikleri için bana eziyet ediyorlar”[37] diye dua etmişti.

İşte Peygamber Efendimiz (s.a.v) o mukaddes tebliğine böylece devam ederken, hasımlarının bozulmuş fıtratları da haset, kin ve iğbirar[38] ile doluyordu. Akıl ve hayalin tasavvur edemediği katmerli zulümlerle Müslümanlara eziyet etmeye başladılar. Bu düşmanca tavırlara, yakışıksız tecavüzlere, hakaretlere rağmen, O’nun (s.a.v) vakar ve sükûnet içerisinde, nezâhet ve zarâfet dairesinde o mukaddes hakikatleri muhataplarına tebliğ etmesi, harikulade bir fazilet örneği değil de nedir?

Peygamber Efendimiz (s.a.v), on üç sene gibi uzun bir zaman, müşriklerin eziyetlerine sabır ve tahammül göstermiş ve onları daima hikmetle, nasihatle, güzel ahlâk ile hidâyete dâvet etmiştir. O Nebiyy-i Zişan (s.a.v) her türlü şahsî garazdan berî olarak yalnız ve yalnız insanlığın hidâyetini hedef ittihaz etmiştir.

Evet, O zât (s.a.v), kalbinin safvet ve şefkatiyle, ahlâkının nezâhet ve ulviyetiyle bütün insanlığa bir nümune-i imtisal ve bir rehber-i ekmeldir. O, memuru bulunduğu mukaddes dâvâsını ilâna başlarken yalnızdı, tek başına idi. Bütün mânilere rağmen, fert fert insanlığı irşad etti ve dinini insanlığa baş tâcı yaptı.

Zât-ı Ulûhiyeti şânına lâyık, azametine münasip bir vecihle tanıttırdı ve sevdirdi. Çünkü O’nun (s.a.v) bütün dâvâsının esası ve hayatının gayesi “Vâcibü’l-vücudun varlığına ve birliğine ve sıfat ve esmâsına delâlet ve şehâdet ve O Vâcibü’l-vücudu ispat ve ilân ve ilâm etmekti.”

O’nun (s.a.v) nazarında faziletin membaı ve kemalâtın medârı, rıza-yı İlâhi ve muhabbet-i Sübhanî idi.

Hülâsa Mekke devrinde insanlar Peygamberimizin (s.a.v) tebliğ ve irşadıyla İslâmiyet’i kabul ettiler. Hz. Ebû Bekir (r.a), Hz. Ömer (r.a), Hz. Osman (r.a) ve Hz. Ali (r.a) gibi Kureyş’in en izzetli ve en itibarlı şahsiyetlerinin, kılıç kuvvetiyle İslâmiyet’e girdiklerini iddia etmek mümkün değildir. Bunlar kılıca, kuvvete boyun eğerek Müslüman olmadılar. Aksine Müslümanlıkla müşerref oldukları için kılıçlara hedef oldular, ezâ ve cefâya maruz kaldılar.

Hülâsa âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimizin (s.a.v) esas cihadı insanları îmana, irfana, ibâdete ait meziyetlere dâvette merkezleşmiştir. Bu ulvî dâvâsı uğrunda Mekke döneminde maruz kaldığı bütün ezâ ve cefâlara sabırla karşı koymuştur.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Allahu Teâlâ Hazretlerinden:

اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذٖينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَٓاءُ وَالضَّرَّٓاءُ وَزُلْزِلُوا حَتّٰى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا مَعَهُ مَتٰى نَصْرُ اللّٰهِ اَلَٓا اِنَّ نَصْرَ اللّٰهِ قَرٖيبٌ

“Yoksa siz, sizden önce geçip gidenlerin hâli sizin başınıza gelmeden hemen Cennet’e gireceğinizi mi zannettiniz!”[39]

dersini almıştı ve kıyâmete kadar gelecek nice insanların îmanlarının kurtarılması nâmına çekilecek her sıkıntının hafif kalacağını kemâliyle biliyordu. Ve bu büyük dâvânın zafere ermesinin, sabra bina edildiğinin şuurunda idi.

Nitekim bir gün Kâbe-i Şerifin gölgesinde mübârek başını kaftanına dayayarak istirahat ettiği bir sırada Habbab bin Ered ile beraber bir grup sahâbî yanına varmışlar ve çektikleri işkencelerden şikâyet ederek, kurtuluş için Allah’a dua etmesini istirham etmişlerdi.

Bunun üzerine Hz. Rasûlullah’ın mübârek yüzü kızarmış ve doğrularak onlara: “Allah’tan korkunuz, hiç şüphesiz Allah sizin için fetih ihsan edecektir.” buyurmuşlar ve sözlerini: “Fakat siz acele ediyorsunuz.” diye tamamlamışlardı.

Bu bahse nihayet vermeden önce akla gelen bir suale cevap vermekte fayda görüyorum.

Sual: Peygamber Efendimiz (s.a.v) Mekke’de kendisine ve ashabına yapılan bu kadar zulme rağmen müşriklere niçin kılıçla karşı koymamıştır?

Sahâbîler tarafından defalarca yapılan savaş tekliflerine karşı Rasûlullah Efendimizin cevabı her defasında aynı olmuştur:

“Henüz kıtale[40] mezun değilim.”[41]

O hâlde Mekke’de müşriklere kılıçla mukabele etmemenin en büyük hikmeti Cenâb-ı Hakk’ın buna izin vermemesidir.

Nitekim o dönemde kılıçla cihadın tehiri hikmete daha muvâfıktır. Buna binaen Müslümanlara sabır tavsiye eden yetmişten fazla âyet nâzil olmuştur. Sabır emrine riayet sayesindedir ki, Müslümanların sayısı her geçen gün artmıştır. O gün Rasûlullah Efendimizin (s.a.v) kanına susayan düşmanların bir kısmı bu sabır döneminde İslâm’ı kabul etmişler ve Peygamberimize (s.a.v) en fedakâr bir dâvâ arkadaşı olmuşlardır. Diğer taraftan bu zulümler Kureyş’in bazı kahramanlarının rikkatine dokunmuş, hamiyetlerini tahrikle onların İslâm’ı kabul etmelerine sebep olmuştur.

Kureyş’in zulümlerine kılıçla karşılık verilmemesinin büyük bir hikmeti de şudur. O dönemde böyle bir mukabele Peygamber Efendimizin (s.a.v) zulümle, istibdatla[42] ve akrabalarını öldürmekle itham edilmesine yol açacak ve “İslâmiyet’in vicdan hürriyetini tehdit eden ve insanlara baskı yapan bir din olduğu” şeklinde, yanlış bir kanaatin yayılmasına sebep olacaktı.

Medine Devri

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) Mekke’de insanları şirkten, küfürden, sefâhat ve zulümden menetmeye çalışırken, düşmanları bıkmadan usanmadan O’na (s.a.v) ve ashâbına zulmediyorlardı. Hatta O’na (s.a.v) suikast için and içtiler. Nihayet hainâne bir plan ve hareketle Peygamberimiz (s.a.v) ve ashâbını (r.a) vatanından, yurdundan çıkarttılar. O mukaddes yolculuk sonunda Allah Rasûlü (s.a.v) artık Medine’dedir.

O gün sürur günüdür. Saadet hazineleri herkese açıktır. Âlem baştan başa feyiz ve fütuhatlarla doludur. Kalbine feyiz ve bereket doldurmak isteyenler, Peygamber Efendimize (s.a.v) koşmakta, sükûn ve sürur arayan kalpler, O’nun şifâbahş eczanesine başvurmaktadırlar. Şevk ve gayrete gelmek isteyenler, fikir ve düşüncelerine istikamet arayanlar, O’nun (s.a.v) getirdiği hakikatlere teslim olmaktadırlar.

O Seyyid-ül Enbiya’nın (s.a.v) doğuşu ile nasıl kâinatın şekli değişti ise, O’nun (s.a.v) hicreti ile de âlemde kudsî bir hareket ve bereket başladı; bütün zafer kapıları O’na açıldı. O’nun (s.a.v) ümmeti öylesine maddî ve mânevî kemalâta mazhar oldu ki, temâşâsı akılları kamaştırır. İran’ın saltanat ve ihtişamı, Bizans’ın safvet ve devleti çöktü; küfür ve ilhad ateşi söndü. Putperestliğin tahakkümü, Zerdüştlüğün kuvveti, Hıristiyanlık dininin taassubu yerle bir oldu. Bu feyiz ve bereketle, tevhid sancağı her tarafta dalgalandı. İnsanlığa saadet saraylarının kapıları açıldı. Hidâyet güneşi, âlemi nûra ve sürura kavuşturdu.

Dünya O’nun (s.a.v) kudsî himayesi altına girdi. O’nun (s.a.v) o mübârek ve mukaddes ayaklarını öpen topraklar nasıl şeref kazandılarsa, O’na (s.a.v) teveccüh eden, O’nu seven fertler dahi insaniyet semâsında birer yıldız gibi parladılar.

Artık her vicdan sâhibi anladı ki, bütün kapılar O’na intisapla açılır. Bütün müşküller O’na teslimiyetle halledilir. Bütün kalpler O’nun getirdiği hakikatlerin zikri ile mutmain olur. Bütün ruhlar O’nun getirdiği esaslarla tasaffî[43] eder. Bütün nefisler O’nun getirdiği ahkâma riayet ile tezkiye olur. Şahsî ve içtimâî hayat O’nun getirdiği düsturlar ile huzur bulur.

Peygamberimiz (s.a.v) Medine’deki bu tebliğ ve irşad faaliyetini bir tedbir ve temkin dairesinde icraya koydu. Evvelâ, kabileler arasındaki kan dâvâlarını kaldırdı. Evs ile Hazreç kabileleri arasındaki ihtilâfları izale etti. Yahudi ve Hıristiyanlara eman vererek onlarla ahitleşti. Bütün mü’minler arasında uhuvvet, muhabbet, feragat, fedakârlık gibi ulvî seciyeleri tesis etti.

Öte yandan İslâm’ın Medine’deki bu harikulade inkişafı müşrikleri son derece rahatsız etti. Kin ve öfkeleri Mekke sınırlarını aştı, taa Medine’ye kadar ulaştı. Hatta Medine’de nüfuz sâhibi bir reisin etrafında toplanan bir kabile de Kureyş’in lehinde, Peygamberimizin (s.a.v) aleyhinde faaliyetler icra ediyordu. Yahudiler de ahitlerini bozarak Medine ve etrafında Peygamberimizin aleyhinde tertipler, suikastler tezgâhlıyorlardı. Gaye, Müslümanları imha edip İslâm nûrunu söndürmekti.

Peygamberimizi (s.a.v) ve ashâbını imha etme hedefinde birleşen düşmanlara karşı Müslümanların ellerine kılıç almaları artık zaruret hâline gelmişti. Çünkü hayatları tehlikede idi. İki yol vardı: Ya toplu katliama maruz kalacaklar yahut kendilerini kılıçlarıyla müdafaa edeceklerdi. İkinci şıkkı ihtiyar hem meşru hem de makuldü. Elbette ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v) kendini ve cemaatini onlara feda edecek değildi. Kılıçla gelene kılıçla karşı koyulacaktı. Kur’ân’ın irşadına karşı kalp ve kulağını kapayarak, kendileri mahrum oldukları hidâyetten başkalarını da mahrum etmeye çalışanlar için kılıçtan başka ne düşünülebilirdi? Yeri ve göğü titreten bu zulüm ve cinayetlerin böylece sürüp gitmesine adalet-i İlâhiye elbette müsaade etmeyecekti ve etmedi. İşte o zamana kadar Peygamberimiz ve ashâbına sabır ve tevekkülü emreden Hakîm-i Zülcelâl, hicretin birinci senesinde kıtale[44] izin verdi:

اُذِنَ لِلَّذٖينَ يُقَاتَلُونَ بِاَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَاِنَّ اللّٰهَ عَلٰى نَصْرِهِمْ لَقَدٖيرٌۙ اَلَّذٖينَ اُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ اِلَّٓا اَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللّٰهُ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَهُدِّمَتْ صَوَامِــعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ فٖيهَا اسْمُ اللّٰهِ كَثٖيراً وَلَيَنْصُرَنَّ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُ اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَزٖيزٌ 

“Kendilerine savaş açılan mü’minlere, uğradıkları o zulümden dolayı harbe izin verildi. Şüphesiz ki Allah onlara yardım etmeye mutlak sûrette kādirdir. Onlar (o mü’minler ki) haksız yere ve ancak ‘Rabbimiz Allah’tır’ diyorlar diye yurtlarından çıkarılmışlardır…”[45]

Peygamberimiz (s.a.v) izn-i İlâhi ile harbe teşebbüs etti.

Malûmdur ki, sûretleri, şekilleri aynı olan hâdiselerin mahiyetleri değişik olabilir. Harp zâlimin zulüm vasıtası, mazlumun ise kurtuluş çaresidir. Harp başkasının hidâyetine mâni olmak için ise vahşettir, hıyanettir. Dinini, vatanını muhafaza için ise cihattır, fazilettir, ibâdettir.


[1]       Mâsadak: Bir söz veya hükmü doğrulayan.

[2]       Taraf-ı İlâhiye: Allah tarafından.

[3]       Arş-ı âlâ: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve her şeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecellî ettiği yüce yer.

[4]       Hurâfat: Boş ve bâtıl inançlar, rivâyet ve efsâneler, hurâfeler.

[5]       Subh-u mârifet: Mârifet sabahı.

[6]       Hz. Ali (r.a).

[7]       Nahl, 16/125.

[8]       İnsaniyetperverâne: İnsancıl bir şekilde.

[9]       Muzlim: Karanlık.

[10]      Kesif: Koyu, yoğun, şeffaf olmayan.

[11]      Sadır: Göğüs, sîne, kalp.

[12]      Nifak: İnsanlar arasında anlaşmazlıktan gelen ayrılık, ikiyüzlülük.

[13]      Şikak: Uyuşmazlık, anlaşmazlık, ihtilâf.

[14]      Tuğyan: Haddini aşma, azgınlık, serkeşlik.

[15]      İhtizaz: Hafif hafif titreme.

[16]      Nâzım: Düzenleyen, tanzim eden Allah.

[17]      Mûcit: Yok olanı var eden, yaratan Allah.

[18]      Hâlık: Yaratıcı Allah.

[19]      Zübde-i hakikat: Hakiki öz, gerçek esas.

[20]      Uruc etmek: Yukarı çıkmak, yükselmek.

[21]      Revnak: Göz alıcı güzellik, parlaklık, tazelik, letâfet.

[22]      Tenevvür: Nurlanma, parlama, aydınlanma.

[23]      Kureyş: Kökü Hz. İbrahim’e (a.s) dayanan Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v) mensup olduğu meşhur Arap kabilesi.

[24]      İltihak: Katılma.

[25]      Suyûtî, a,g,e., Cilt 2, Hadis no: 1010.

[26]      Tâdil: Doğru hâle getirme, düzeltme.

[27]      Tasaffî: Saflaşma, saf duruma gelme.

[28]      Süflî: Aşağılık, âdî, bayağı, değersiz.

[29]      Kemal-i şevk: Tam bir istek ve arzu.

[30]      Kemal-i şâşaa: Çok gösterişli, son derece görkemli.

[31]      Nesim-i hidâyet: Hidâyet rüzgârı.

[32]      Safvet: Maddî ve mânevî mânâda temizlik, arılık, saflık.

[33]      Buzistan: Buz gibi yer.

[34]      Baharistan: Baharın hüküm sürdüğü mevsim, ilkbahar.

[35]      Kumistan: Kumluk, çöl.

[36]      Cennet-âsâ: Cennet gibi.

[37]      Mevlânâ Muhammed Ali, Peygamberimiz, s. 258.

[38]      İğbirar: Gücenme, darılma, hatırı kalma.

[39]      Bakara, 2/214.

[40]      Kıtal: Birbirini öldürme, boğazlaşma, vuruşma, savaş.

[41]      Şibli, a.g.e., I/256.

[42]      İstibdat: Baskıya dayanan idâre şekli, diktatörlük.

[43]      Tasaffî: Saflaşma, saf duruma gelme.

[44]      Kıtal: Savaş.

[45]      Hac, 22/39-40.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X