Siyasette Ölçü

İdareciler, Kul Hakkına Son Derece Dikkat Etmelidirler

İdareciler, Kul Hakkına Son Derece Dikkat Etmelidirler

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi kul hakkı, İslâm’ın en temel prensiplerinden biridir. Bediüzzaman Hazretleri kul hakkını sâlih amelin önemli bir rüknü kabul eder ve şöyle der:

“Sâlih amel ise, maddî ve mânevî hukuk-u ibada tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfâ etmekten ibarettir.”[1]

Bundan da anlaşılacağı gibi kul hakkı, maddî ve mânevî hukuk olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.

İnsanın malına, mülküne ve bedenine zarar vermek onun maddî hukukuna tecavüz olduğu gibi; gıybet, iftira, su-i zan da onun mânevî hukukuna tecavüz etmektir. İnsanları günaha, isyan ve küfre sevk ile onların kalp ve rûhuna verilen zarar da mânevî hukuku ihlal etmektir. Evet, bir insana zarar vermek onun nefsine bakması cihetiyle hukuk-u ibada tecavüz, o insanın Allah’ın kulu ve eseri olması cihetiyle de hukukullaha tecavüzdür.

Şirkten sonra günahın en büyüğü kul hakkına tecavüz etmektir. Bunun da dereceleri vardır. Bir adamın hakkıyla yüz adamın hakkına tecavüz elbette ki bir olmaz. Bir adamdan helallik alınabilir, ama yüz adamdan helallik almak hiç de kolay değildir.

Cenâb-ı Hak her hakkı affedeceğini, ancak kul hakkını, hak sâhibi helal etmedikçe affetmeyeceğini bildiriyor. Kul hakkının en tehlikelisi de millet ve devlet malına tecavüz etmek, hile ve hıyanetle gasp etmektir. Çünkü devlet malı umumun hakkıdır. Onda kıyâmete kadar gelecek bütün insanların hakkı vardır. Devlet malını çalmak veya şahsî menfaat için kullanmak hıyanetin en büyüğüdür. Bunda bütün İslâm âlimleri ittifak etmişlerdir. Devlet malına hıyanet eden ve çalanlarla bu hainleri himaye edenler aynı sorumluluk ve vebaldedir. Bir âyette meâlen şöyle buyrulur:

اِنَّٓا اَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُ وَلَا تَكُنْ لِلْخَٓائِنٖينَ خَصٖيماًۙ

“Allah’ın sana gönderdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab’ı hak ile indirdik. Hainlerden taraf olma.”[2]

Peygamber Efendimiz de (s.a.v):

لاَ يَجْتَمِعُ الْإِيمَانُ وَالْكُفْرُ فِي قَلْبِ امْرِئٍ، وَلَا يَجْتَمِعُ الصِّدْقُ وَالْكَذِبُ جَمِيعًا، وَلَا تَجْتَمِعُ الْخِيَانَةُ وَالْأَمَانَةُ جَمِيعًا.

“Bir kişinin kalbinde îmanla küfür, doğrulukla yalan, emanetle hıyanet birlikte bulunmaz.”[3] buyurmuş ve: “Allah’ım! Hıyanette bulunmaktan sana sığınırım. Çünkü hıyanet ne kötü bir sırdaştır.”[4] şeklinde dua etmiştir.

Kul hakkı Allah katında da çok mühimdir. Çok dikkat etmek lazımdır. Bir kimsenin maddî ve mânevî hakkına tecavüz eden, boynunu Allah’ın kılıncına hedef etmiştir. Bir insan Allah’a karşı borçlu olursa onun rahmeti geniştir, boldur. Belki hakkını bağışlar, affeder. Fakat üzerinde kul hakkı olursa, onu mutlaka ödemeye mecburdur. Mesela bir kişi, bazılarının canına, bir kısmının namusuna, malına tecavüz etmiş, kimini eliyle, kimini de diliyle incitmiş, haysiyet ve şerefini lekelemişse, âhirette hak sâhipleri onun etrafını saracaklar. Şayet o adamın hasenat ve sevabı varsa Allah onları alacaklılara taksim edecek, eğer borcu bitmezse alacaklıların günahlarını onun boynuna yükleyip cehenneme atacaktır. Peygamber Efendimizin (s.a.v) ifadesiyle asıl “müflis” işte bu kimselerdir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v), “Hayber savaşında elde edilen ve henüz taksim edilmemiş olan kamuya ait ganimetlerden bazı değersiz eşyayı alan, daha sonra da düşman tarafından öldürülen sahabenin büyük bir günah işlediğini, bu günahtan dolayı şehit olmadığını belirtmiş ve cenaze namazına katılmamıştır.”[5]


[1]           Nursi, Mesnevî-i Nuriye, s. 115.

[2]           Nisâ, 4/105.

[3]           Ahmed İbnu Hanbel, II, 349.

[4]           Ebû Dâvûd, Vitir, 32.

[5]           Müslim, Îman, 48.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X