İnsan, Millet ve Devlet

İnsan, Nefsiyle Bütün Esmâyı Hisseder

İnsan, Nefsiyle Bütün Esmâyı Hisseder

Esmâ-i Hüsnâ, Allah’ın güzel isimleridir. Esmâ isimler, hüsnâ güzel demektir.

Cenâb-ı Hakk’ın sıfat ve isimleri ezelî, ebedî ve sonsuzdur. Bu isimler bütün âlemlerde tecellî etmektedir. Her mahlûk Cenâb-ı Hakk’ın isimlerine ayna ve tecellîsine mazhardır. Mesela çiçek, güneş, yıldız ve bütün hayvanat hatta cennet O’nun isimlerinin birer tecellîsidir.

Bütün bunlar Cenâb-ı Hakk’ın isimlerine ayna ve birer nakış olmakla beraber, en câmi, en istîdatlı ve en geniş ayna insandır.

“Nasıl ki, esmada bir ism-i âzam var, öyle de o esmânın nukuşunda dahi bir nakş-ı âzam var ki, o da insandır.”[1]

Bütün kâinatta tecellî eden esmâ-i İlâhiye’nin tamamı, Peygamber Efendimizin (s.a.v) rûhunda kemal derecede tezâhür etmektedir.

Mesela güneş, yedi rengi ve yedi sıfatıyla bütün şeffaf şeylerde, kabarcıklarda, cam parçalarında ve denizin yüzünde tecellî etmektedir. Ancak güneşin denizde tecellî etmesiyle, küçük bir aynada tecellî etmesi arasında büyük fark vardır.

Bütün mahlûkat Cenâb-ı Hakk’ın esmâsına ayna olmakla beraber, birçoğu bu mazhariyetten habersiz ve şuursuzdurlar. Mesela güneş, yıldız, hayvanat ve bütün ağaçlar gibi… İnsan ise hem kendini, hem de diğer mahlûkatı bilecek bir istîdata sâhiptir. Kendinde tecellî eden isimleri bilir ve okur. Zaten insan kalbi, sıfat ve esmâ-i İlâhiye’nin tecelligâhıdır.

“Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mü’min kulumun kalbine sığdım. (Yani onunla bilindim.)”[2] kudsî hadisi bu hakikati ifade etmektedir.

Evet insan, Allah’ın kendisine lütfettiği cüz’î ilim ile Cenâb-ı Hakk’ın ezelî, ebedî ve muhit ilmini, görme sıfatı ile her şeyi her yönüyle eksiksiz gören, yarattıklarına da görme duygusu veren Cenâb-ı Hakk’ın “Basîr” ismini bilir.

“Senin hayatına verilen cüz’î ilim ve kudret ve irade gibi sıfat ve hâllerinden küçük numunelerini vâhid-i kıyasî[3] ittihaz ile Hâlık-ı Zülcelâl’in sıfât-ı mutlakasını[4] ve şuûn-u mukaddesesini[5] o ölçüler ile bilmektir. Meselâ sen cüz’î iktidarın ve cüz’î ilmin ve cüz’î iraden ile bu hâneyi muntazam yaptığından, şu kasr-ı âlemin[6] senin hânenden büyüklüğü derecesinde, şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir bilmek lâzımdır.”[7]

Ayrıca insanlara ikramda bulunmakla Cenâb-ı Hakk’ın “Mükrîm” ismine, bir kimseyi affedip bağışlamasıyla “Afüvv” ismine mazhar olur. Zaten insan bu gibi isimlere ancak çalışması ve gayreti ile mazhar olabilir.

“Şeriat ve Sünnet-i Seniyenin ahkâmları içinde cilveleri intişar[8] eden esmâ-i hüsnânın her bir isminin feyz-i tecellîsine[9] bir mazhar-ı câmi olmaya çalış.”[10]

Aynı şekilde günahından nedâmet edip tevbe eden bir kişi de “Tevvâb” ismine mazhar olmuş olur. İşte insanın diğer mahlûklardan üstünlüğü, Cenâb-ı Hakk’ın yanındaki şeref ve itibarı bundan dolayıdır.

Cenâb-ı Hak insanı:

“Mazhariyet-i esmâsına en câmi bir âyine ve onu ism-i âzamın tecellîsine ve her isimde bulunan ism-i âzamlık mertebesinin tecellîsine mazhar bir ahsen-i takvimde en güzel bir mucize-i kudret ve hazâin-i rahmetinin[11] müştemilâtını[12] tartmak, tanımak için en ziyâde mizan ve âletlere mâlik bir müdakkik…[13][14] bir mahlûk olarak yaratmıştır.

İnsanın Cenâb-ı Hakk’ın yanındaki kıymet ve değerin diğer bir ciheti de, üç cihetle esmâ-i İlâhiye’ye bir âyine olmasıdır.

Birinci vecih: Gecede zulümat, nasıl nûru gösterir. Öyle de insan, za’f ve acziyle, fakr u hacatıyla,[15] naks ve kusuru ile bir Kadîr-i Zülcelâl’in kudretini, kuvvetini, gınasını, rahmetini bildiriyor ve hakeza pek çok evsaf-ı İlâhiye’ye bu sûretle âyinedarlık ediyor.

İkinci vecih âyinedarlık: İnsana verilen numuneler nev’inden cüz’î ilim, kudret, basar, sem’, mâlikiyet, hâkimiyet gibi cüz’iyat ile kâinat Mâlikinin ilmine ve kudretine, basarına, sem’ine, hâkimiyet-i rubûbiyetine âyinedarlık eder.

Üçüncü vecih âyinedarlık ise: İnsan, üstünde nakışları görünen esmâ-i İlâhiye’ye âyinedarlık eder.

Demek ki insan, acz ve fakrını bilir ve bunun şuurunda olursa, Cenâb-ı Hakk’ın Kadir ve Gani isimlerini anlar ve o isimlere ayna olur. Ölmesiyle de Allah’ın Bâkî ismini gösterir.

Kendi noksanlığı ile de O’nun kemaline ayna olur. Evet, insan kâinatın her şeyine muhtaç olmakla fakrını, bunların hiçbirini yapmaya veya kendine musahhar etmeye gücü yetmediğini idrak etmesi cihetiyle de aczini anlar.

Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın en mükemmel bir eseri olan insan da, kendinde tecellî eden isimleri sergileyip, diğer tefekkür erbabının nazarlarına sunmasıyla esmâ-i İlâhiye’ye ayna olur.


[1]       Nursî, Sözler, s. 755.

[2]       Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2/165; İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Bedir Yayınevi, İstanbul 1975, 3/14.

[3]       Vâhid-i kıyasî: Ölçü birimi.

[4]       Sıfât-ı mutlaka: Sınırsız sıfatlar, vasıflar, nitelikler.

[5]       Şuûn-u mukaddese: Cenâb-ı Hakk’ın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler.

[6]       Kasr-ı âlem: Âlem sarayı.

[7]       Nursî, Sözler, s. 136.

[8]       İntişar etme: Yayılma.

[9]       Feyz-i tecellî: Yansımadan doğan feyiz, bereket.

[10]      Nursî, a.g.e., s. 388.

[11]      Hazâin-i rahmet: Rahmet hazineleri.

[12]      Müştemilât: İçindekiler.

[13]      Müdakkik: Dikkatli bir şekilde inceleyen.

[14]      Nursî, a.g.e., s. 94.

[15]      Fakr u hacat: İhtiyaç sâhibi.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X