İnsanın Acz, Fakr ve Nâkıslığı
İnsan fıtraten sonsuz âciz, fakir ve nâkıs olarak yaratılmıştır.
İnsanın kendisine lazım olan hiçbir şeyi icat edip vücuda getirmeye gücünün yetmemesi âcizliğini, her şeye ihtiyacının olması fakrını ve yaratılışın gereği olarak hayatını devam ettirebilmesi için yeme, içme ve uyuma gibi hâllerinin olması da, onun kusur ve noksanlık cihetini gösterir.
Âcizlik insanın zâtî sıfatı iken, hayal ve vehimle kendini büyük görme hastalığı ekser insanlarda vardır. İnsanın asıl ve en mühim vazifesi acz, fakr ve noksanlığını görüp, Allah’a hakkıyla kul olmaktır. Kulluk vazifesini yerine getirmeyenler, gurur ve kibirle küfran-ı nimet[1] ederler; âdeta dünyaya sığmazlar. Hâlbuki insan acz, fakr ve kusurunu bilmekle kemâle erer.
Bediüzzaman Said Nursî insanın vazifesini şöyle ifade etmektedir.
“Acz ve zaafın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle kudret-i İlâhiye ve gınâ-yı Rabbâniye’nin[2] derecât-ı tecelliyâtını[3] anlamaktır. Nasıl ki açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyacın envaı miktarınca, taamın lezzeti ve derecâtı ve çeşitleri anlaşılır. Onun gibi sen de nihayetsiz aczin ve fakrınla, nihayetsiz kudret ve gınâ-yı İlâhiye’nin derecâtını fehmetmelisin.”[4]
İnsanlarda büyük görünme sevdası kalp ve rûha ârız olan mânevî bir hastalık olduğundan, tedavisi imkânsız değilse de pek güçtür. İnsan iyi düşünürse, bu hâlinin kulluk sıfatına tamamen zıt olduğunu anlar.
İnsan, âciz olarak yaratılmış fâni bir mahlûktur. Bu nokta-i nazardan bakıldığında, fâni ve âciz bir insanın büyüklük sıfatıyla ne münasebeti olabilir?
“Senin vücudun taştan, demirden değildir. Belki daima ayrılmaya müsait muhtelif maddelerden terkip edilmiştir. Gururu bırak, aczini anla, mâlikini tanı, vazifeni bil, dünyaya ne için geldiğini öğren.”[5]
İnsanoğlu garip ve acip bir mahlûktur. İnsanlardan, –ara sıra da olsa– Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyet sıfatını taklide cesaret edenler olmuştur. Firavun ve Nemrut onlardan sadece ikisidir. Ancak bunlardan biri suda boğulurken, diğeri de bir sineğe mağlup olup elim bir âkıbete uğramışlardır.
Büyüklük ve azamet Allah-ı Azimüşşan’a mahsustur. Öyle ise bir mikroba bile mağlup olan insanın ne haddi var ki, bunlara sâhip olma dâvâsında bulunsun. Zillet içinde büyüklük taslamak, nefsin oyuncağı olmak demektir. Zira köle, kendini efendisinin yerine koyamaz.
İnsanın büyüklüğü ve şerefi, Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluğunun şuurunda olup, onu hakkıyla yerine getirmesidir. Zira insanın izzeti, Cenâb-ı Hakk’a karşı zilletindedir. Yoksa onun büyüklük ve şerefi, ne servetinden, ne makamından ve ne de şöhretindendir. Herhangi bir eşya altınla ziynetlenebilir ama altın başka bir şey ile ziynetlenip kıymetlenemez. Çünkü onun kıymeti zâtındandır, hariçten değil. İşte Cenâb-ı Hakk’ın üstün yarattığı insan da böyledir. O, kendinden başka bir şey ile kıymet kazanmaz. Bilakis her şey onunla değer kazanır.
Cenâb-ı Hak mahlûkat içerisinde insandan daha mükerrem ve şerefli bir varlık yaratmamıştır. Onun bu şeref ve üstünlüğünün delili, Cenâb-ı Hakk’ın kâinat ve kâinatta olan her şeyi, hatta cenneti dahi insan için yaratmasıdır. İşte böyle bir insan için kulluk şerefinden daha halâvetli, daha şerefli hiçbir şey tasavvur edilemez. Hatta bütün peygamberler bile nübüvvetlerinden ziyâde, Allah’a kul oldukları için iftihar etmişlerdir. Kulluk şerefini nübüvvetlerinden daha üstün görmüşlerdir. Onlar önce kul, sonra rasûldür. Demek ki, risalet şerefi kulluk sıfatına bina edilmiştir. Risalet gibi ulvî bir mertebeye ve nice makamlara vâsıl olan Peygamber Efendimize (s.a.v) hitaben Cenâb-ı Hak:
“Yâ Muhammed, seni bu kadar ulvî derecelere kavuşturmuşken, bunlardan başka daha seni neyle şereflendireyim?” buyurunca, Peygamber Efendimiz (s.a.v):
“Yâ Rabbi! Beni kulluğunla, ubûdiyetinle şereflendir.” buyurmuştur.
İşte kulluğun ehemmiyetini ortaya koyan bundan daha büyük bir hakikat olamaz. Hâlbuki insanlar, şeref ve fazileti şöhretin cazibesinde, kimi servetin ihtişamında, kimi de siyaset âleminde aramaktadırlar. Oysa bunlar birer gölgeden ibaret olduğundan, aradığı saadet ve mutluluğu onlarda bulmaları mümkün değildir. İnsanın, Allah’a ubûdiyeti haricinde bir şeref ve izzet araması, kulluğun ehemmiyetini idrakten uzak olduğunu gösterir. Ubûdiyet, yaradılışın en son ve en mühim gayesidir.
Osmanlı padişahları bile, saraya alacakları insanları önce Enderun mektebinde yetiştirir, sonra saraya kabul ederlerdi. Çünkü sarayın nizam ve intizamı; âhenk ve huzuru her şeyden önce Enderun’da aldıkları eğitim ve öğretime bağlıdır.
Cenâb-ı Hak bu dünyayı, insanın ubûdiyeti için bir mektep, talimgâh ve bir kışla olarak yaratmıştır. Öyle ise bu talimgâha ve mektebe gelenler, buradaki kulluk vazifelerini en iyi şekilde tekmil edip cennete layık bir insan olabilmenin azmi ve gayreti içinde olmalıdırlar. Kulluk, Allah’a itaat etmekle olur. İtaat ise, O’nun emirlerini yerine getirip, yasaklarından sakınmakla mümkündür.
[1] Küfran-ı nimet: Nimete karşı nankörlük.
[2] Gınâ-yı Rabbâniye: Her şeyi terbiye eden ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın sonsuz zenginliği.
[3] Derecât-ı tecelliyât: Görünüm ve yansıma dereceleri.
[4] Nursî, Sözler, s. 137.
[5] Nursî, Lem’alar, s. 242-243.

Bu konuda geri bildirim bırakın