İnsanın Fiil ve İnfial Yönü
İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vermiş olduğu istîdat[1] ve infial[2] ciheti ile yer, gök ve dağların almaktan çekindikleri emaneti yüklenmekle, bütün mahlûkatı geride bırakmıştır.
İnsanda bütün esmânın tecellî etmesi de, onun infial cihetini gösterir. Evet insan, esmâ-i İlâhiye’ye en geniş bir ayna olduğundan; rezzak, tevvâb, şâfî ve mükrîm gibi bütün isimler kemâliyle onda tecellî etmektedir. Fiil cihetiyle kalınlığı iki milim olan bir ayna, infial cihetiyle 150.000.000 km uzaklıkta bulunan güneşi, mesafesiyle içine alır.
Fiil, bir işi yapma ve bir şeyi ortaya çıkarmadır. İnfial ise, hariçten gelen güzel ve nahoş şeylerin tesirinde kalıp kabul etmektir…
Yazı yazmak ve Kur’ân okumak fiil, bunları başkasından dinlemek, kabul ve tâlim etmek de infialdir. Evet, insan güzel şeyleri sevip tesirinde kalır ve rûhunda bir ferahlık hisseder. Çirkin şeylerden de rahatsız olur ve rûhunda bir nefret uyanır.
Bir Müslümanın, Peygamber Efendimizin (s.a.v) Cenâb-ı Hak tarafından getirdiği bütün güzel şeyleri kabul edip onları hayatına mal etmesi ve yasak olan şeylerden kaçınması da, onun infial cihetini gösterir.
Evet, beşerde en evvel nazara çarpan fiildir. Fiil, hissiyata tesir eder ve fikri tesir altına alır. İnsan, güzel ve faydalı işleri yaparsa, bunlardan aldığı feyiz ile fiilleri revnaktar olur. Hissiyat ve fikri yükseldikçe şerefi ve fazileti artar. Hissiz ve fikirsiz bir insan canavardan daha aşağı düşer ve ondaki küfür ve tahrip gibi kötü hisler sadece maddeye ve dünyaya hasredildiğinden, canavarların bile yapamayacağı rezaleti yaptırır.
İlim, irfan ve mârifet gibi ulvî hisler ise, insanı melekiyet cihetine sevk eder. İyi insanlar ile görüşüp onlardan istifade eden kişi, güzel fiilleri yapmaya ülfet eder ve bunları zevkle yapar, daima terakkî ve tekâmül eder.
Kötü hissiyatı fikirlerine tesir eden bir insan ise, yanlış düşüncelere kapılır. Hakkı bâtıl ve bâtılı hak görür ve sevdiği adamın hiçbir hatasını görmek istemez, hatta onun zulmünü hoş görür ve alkışlar.
İnsan, fiil ciheti ile yani bir şeyi yapması veya hayırda bulunması yönüyle çok zaiftir, gücü ve kuvveti hiç hükmündedir. Fiil cihetinin de tahrip ve tamir yönleri vardır… İnsan, bir evi yüz günde yapamaz, ama koca bir şehri ve geniş ormanları bir anda yıkıp harap edebilir.
İnsanda fiil ve infial ciheti Risale-i Nur’da şöyle anlatılmaktadır.
“Ey insan! Sende iki cihet var. Birisi; icad ve vücud ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri; tahrip, adem, şer, nefy, infial cihetidir. Birinci cihet itibariyle; arıdan, serçeden aşağı, sinekten, örümcekten daha zayıfsın. İkinci cihet itibariyle; dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve izhar-ı acz[3] ettikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha geniş, daha büyük bir daire alırsın. Çünkü sen iyilik ve icad ettiğin vakit, yalnız vüs’atin nisbetinde, elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede iyilik ve icad edebilirsin. Eğer fenalık ve tahrip etsen, o vakit fenalığın tecavüz ve tahribin intişar[4] eder.”[5]
İnsan; Yazan ve Konuşan Canlı
İnsan, akıl ve idrak sâhibi bir mahlûktur. Fakat düşündüğünü anlatıp ifade edemezse, ondaki akıl ve idrakin bir anlamı kalmaz. Demek ki konuşma ve beyanın değeri, akıl ve idrakten pek geri değildir. İnsanın mârifet-i İlâhiye’ye dair meseleleri tefekkür edip onları başkalarına aktarması, söz ve beyan ile mümkündür. Sonsuz rahmet sâhibi olan Cenâb-ı Hak, lütfundan yaratıp kemâle erdirdiği insana semâvi kitaplar göndermiş, onu anlaması ve ondaki ilâhi hakikatleri başkalarına anlatması için de konuşma kabiliyetini vermiştir.
خَلَقَ الْاِنْسَانَۙ
عَلَّمَهُ الْبَيَانَ
“İnsanı yarattı, ona konuşmayı öğretti.”[6] âyetleri bu gerçeği ifade etmektedir. Sözün kıymet ve güzelliği, muhatabına bıraktığı tesirindedir.
“Beyanda sihir vardır.”[7] hadisi, sözdeki tesir için söylenmiş sözlerin en güzelidir. Evet, söz kadar insana tesir eden hiçbir kuvvet yoktur.
Ancak, dilin vazifesi gelişi güzel ve mâlâyânî sözler söylemek değil, mutlaka doğruyu ve faydalıyı konuşmaktır. Çünkü hak ve hakikate tercüman olmayan bir lisan, yaratılış gayesine ihanet etmiş olur. Necat ve selamet, itimat ve emniyet sözün doğruluğundadır.
Bazen sözdeki tesir ile binlerce insan en aziz ve en mukaddes olan hayatını feda edebilmektedir. Peygamber Efendimizin (s.a.v) İslâmiyet’i kılıç ile değil, Kur’ân’ın fesahat ve belâğatıyla dünyanın başına geçirmesi, sözün tesir ve kuvvetine en güzel bir örnektir.
Allah-u Teâlâ’nın insana verdiği en büyük ve en ulvî hediyesi, akıl ve beyandır. Şu hâle göre insan, önce Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği enfüsî ve âfâkî nimetlerin değerini güzelce düşünmeli, sonra bu nimetlere şükür ve hamd ile mukabele etmelidir. Kim hayatını bu şekilde değerlendirirse, yaratılışındaki hikmete muvâfık hareket etmiş olur.
Cenâb-ı Hak insana maksat ve meramını ifade etmesi için konuşma nimetini ihsan ettiği gibi, fikir ve düşüncelerini hazır olmayanlara ulaştırabilmesi için de kalem nimetini bahşetmiştir. Kalem, öyle ulvî ve büyük bir nimettir ki, onun hizmet ve faydasını en beliğ edipler dahi tariften âcizdir.
اَلَّذٖي عَلَّمَ بِالْقَلَمِۙ
“Kalemle yazmayı öğretendir.”[8] âyeti de, kalemin ehemmiyetini göstermektedir. Cenâb-ı Hakk’ın hiçbir mahlûkuna vermediği ve sadece insana bahşettiği konuşma ve yazma kabiliyeti, bütün takdirlerin fevkinde kıymeti olan ve şükrü ödenmez iki büyük nimettir.
Bir maksat ve düşünceyi anlatmaya vesile olması bakımından, lisan ile kalem arasında sıkı bir münasebetin olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Fakat lisan ve kalemin derecelerini mukayese edecek olursak, kalemin sahasının lisandan daha geniş ve daha güçlü olduğunu görürüz. Zira kalemden dökülen ifadeler, daha beliğ, daha tesirli ve daha devamlıdır. Bir insan, ne kadar muntazam ve güzel bir söz söylerse söylesin, muktedir bir kalem sâhibi gibi meramını anlatamaz.
Akıl ve hikmete uygun olmayan, gelişigüzel sözler ve yazılar, insanlara fazla bir fayda sağlamaz. İstifade, ancak hüsn-ü ifadeden hâsıl olur. İnsan konuşurken aklına gelmeyen birçok güzel sözleri, latif ibare ve terkipleri, ancak kalem ile kâğıda dökebilir. Demek ki, kalemde garip bir sırr-ı tecellî vardır ve feyz-i İlâhi’nin en büyük bir vesilesidir.
Şifahî sözler ne kadar fasih, faydalı ve manidar olursa olsun, bundan ancak hazır bulunanlar istifade edebilir. Hâlbuki ilim ve irfana dair yazılan eserlerden, hazır olan da, olmayan da ve kıyâmete kadar gelecek nesiller de istifade ederler.
Hatta Avrupa’nın Orta Çağ karanlığından ve kilisenin taassubundan kurtulup birçok reformları gerçekleştirerek bugünkü refah seviyesine yükselmesinde kalemin büyük katkısı tarihçe sâbittir.
Bundan da anlaşıldığı üzere, sözün devam ve bekāsını temin eden kalemdir. Kalem olmadan ilim ve irfan payidar olamaz. Bütün semâvî kitaplar ile Kur’ân-ı Kerîm’in yazılıp çoğalmasına vesile olması, kalem için en büyük bir şereftir.
Öyle ki Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de bir sûreye “Kalem” unvanı vererek, onun şan ve şerefine yemin etmiştir.
İnsan fâni olduğundan âhirete gidecektir. Ancak mârifete ve insaniyete dair yazdığı faydalı eserler devam eder ve kâtibi için uzun ve mânevî bir hayatı kazanmasına vesile olur.
Kalemin sınırı ve vatanı yoktur, ordularla fethedilemeyen yerler bile kalem sayesinde tesir altına alınmıştır. Nitekim geçmişte yazılan bütün eserler, kalem sayesinde günümüze kadar ulaşmıştır. İşte o kalemden dökülen Risale-i Nur’lar, bugün bütün dünyada okunmakta ve baş tâcı edilmektedir.
[1] İstîdat: Herhangi bir şeye karşı doğuştan gelen yatkınlık, yetenek, kabiliyet.
[2] İnfial: Fiilden etkilenme, bir tesirin gücü altında hareket etme.
[3] İzhar-ı acz: Âcizliğini ortaya koyma.
[4] İntişar etme: Yayılma.
[5] Nursî, Sözler, s. 344.
[6] Rahmân, 55/3-4.
[7] Ebû Dâvud, Edeb: 95, (5011); Tirmizî, Edeb: 63, (2848).
[8] Alak, 96/4.

Bu konuda geri bildirim bırakın