İnsanın Milletine Karşı Vazifeleri
İnsanın temel vazifelerinden biri de, milletini sevmek ve ona fedakârane hizmette bulunmaktır.
İnsan, ailesini sevdiği ve onun fertlerine şefkat ve yardım ettiği gibi, büyük bir ailesi olan milletini de öyle sevmeli, şefkat ve himmet etmelidir. Ailesine karşı fedakârlığı bir ise, milletine karşı bin olmalıdır. Bir insan, ailesinin dünyevî ve uhrevî saadetlerine hizmet ettiği gibi, milletinin maddî ve mânevî terakkîsi için de elinden gelen himmet ve gayreti esirgememelidir. Bu, onun için en büyük bir şeref olduğu gibi, biiznillah dünya ve âhiretini kurtarmasına da bir vesiledir. Evet, “…Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.”[1]
Milletin sıhhat ve selameti için hamiyetperver ve fedakâr kahramanlara her zaman ihtiyaç vardır. Mademki dünya durdukça millet olarak yaşamak arzusundayız. Öyleyse bu gibi kahramanları yetiştirmek bizim için zaruri bir vazifedir. Bu vazifeyi azami derecede aşk ve şevk ile îfâ etmek lazımdır. Bu, milliyetperverliğin gereği olduğu gibi, İslâm dininin de icabıdır. Yoksa bu millet için hiçbir gayret göstermeksizin ve fedakârlık yapmaksızın kavmiyetçilik iddiasında bulunmak, milletiyle câhilane iftihar etmek milliyetperverlik değildir.
Bugün dünyanın ilimde ve teknikte çok ilerlediğini görmekteyiz. Bu hâl, hamiyetperver bir insanın fikrini uyandırıp gayretini tahrik etmelidir. Evet, dünya böyle ilerlerken, biz nasıl olur da tembelce yerimizde sayabiliriz?
“Neden dünya herkese terakkî dünyası olsun da, yalnız bizim için tedennî dünyası olsun?”[2]
Asil, köklü ve necip bir milletin terakkî ve teâlîsini bu milletin evlatları gerçekleştirecektir. Bu hamiyetperver zâtlar, bu uğurda gerekirse mal ve canlarını feda etmekten çekinmeyeceklerdir.
Milletini bu şekilde düşünmeyen, sevmeyen ve hizmet etmeyen bir kavim çöküşe doğru gider ve sonunda tarih sahnesinden silinir.
Evet, milletini sevmek ve ona hizmet etmek büyük bir vazifedir. Bu vazifelerin en önemlisi ise îman hakikatlerini yaşayıp yaşatmaktır. Milletin fertlerinde îman nûru hakkıyla inkişaf ettiği takdirde, hakiki insaniyet saadeti, o millette kemâlini bulur. Aralarındaki kardeşlik, şefkat ve muhabbeti hiç kimse bozamaz; bu güzellikler sadece dünyada değil, cennette dahi devam eder. Şayet îman hakikatleri bir millette kemâliyle inkişaf etmezse, o milletin fertleri sefâhat ve dalâletin tesirinde kalarak, geçici eğlencelerle akıllarını uyuturlar; hem dünyalarını hem de âhiretlerini tahrip edebilirler. Bu dağdağalı, kararsız dünya hayatında o mesut zannedilen millet çok yönden saadetini kaybeder.
Günümüzde gençlerimizin maddî ve mânevî hayatını tehdit eden azim bir sefâhat tehlikesiyle karşı karşıyayız. Bu sefâhat, menfî ve dinsiz bir zihniyet tarafından planlanmakta ve gençler ahlâksızlığa teşvik edilmektedir. Gençlerin iradelerini ellerinden alarak, onları pervane gibi ateşe atmaktadır. Bu tehlikeye karşı îman hakikatlerinin inkişafından başka bir çare düşünülemez ve mümkün değildir. Çünkü mü’minde Allah korkusu ve mesuliyet duygusu vardır. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle:
“Kur’ân-ı Hakîm’in nazarında îmandan sonra en ziyâde esas tutulan takvâ ve amel-i sâlihtir. Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için takvâ, bu tahribata karşı en büyük esastır.”[3]
Binaenaleyh hamiyetperver bir insanın vazifesi; gençleri bu sefâhatten kurtarmak için takvâyı esas tutup, ona göre hareket etmek ve bu yolda bütün gücüyle çalışmaktır.
[1] Nursî, Hutbe-i Şâmiye, s. 55.
[2] Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 81.
[3] Nursî, Kastamonu Lâhikası, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 135.

Bu konuda geri bildirim bırakın