İnsanın Yaratılış Hikmeti
Dünya ve âhirete ait faydalı işleri yapmak, insan için bir vazifedir. Vazife, insanın yaratılış hamuruna Allah tarafından konulan bir emanettir.
İslâmiyet’te vazifenin birçok dereceleri vardır. Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde insanın vazifelerini özet olarak şöyle haber vermiştir:
“Muhakkak ki, Allah’ın senin üzerinde hakkı vardır; nefsinin senin üzerinde hakkı vardır ve ehlinin senin üzerinde hakları vardır. Herkesin hakkını ona öde!”[1]
Bu hadis-i şerife göre vazifelerimiz üç kısma ayrılmaktadır. Bunlar:
Allah-u Teâlâ’ya, kendi nefsimize ve ehlimize (çevremizdeki insanlara) karşı olan vazifelerimizdir.
Kâmil bir mü’min olmak için öncelikle Allah’a karşı olan vazifelerimizi yerine getirmemiz gerekir. Bu vazife, Allah’a inanmak ve O’nun emir ve yasaklarına uymaktır. Bu konuyla ilgi olarak Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ
“Ben cinleri ve insanları ancak (beni bilip) bana kulluk etsinler diye yarattım.”[2] İşte bu kulluk vazifesini yerine getirenler, azaptan kurtulur, dünya ve âhiret saadetine nail olurlar.
Muaz b. Cebel’den rivâyet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ona:
“Ey Muaz! Allah’ın kulları üzerindeki hakkı (yani kulların Allah’a karşı olan vazifeleri) nedir bilir misin?” diye sormuş.
O da:
“Allah ve Rasûlü daha iyi bilir!” diye cevap vermiş. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Allah’ın kulları üzerine sabit olan hakkı, kulların Allah’a itaat ve kulluk etmeleri ve O’na hiçbir şeyi şerik koşmamalarıdır.”[3]
Kendimize karşı olan vazifelerimiz kendimizi maddî ve mânevî her türlü zarardan korumamız, akıl ve hikmet dairesinde dünyaya ve âhirete ait ihtiyaçlarımızı temin için çalışmamızdır.
İnsanın bedeni ve rûhu itibariyle iki kısım vazifesi vardır. Beden ve ruh, mahiyeti itibariyle ayrı ayrı şeyler oldukları hâlde, Cenâb-ı Hak onları akıl almaz bir şekilde birleştirmiş ve kaynaştırmış ve o rûha güzelliklere tâlip bir akıl ihsan ettiği gibi, kötülükleri arzu eden bir nefs-i emmare de vermiştir. Beden ve rûhun her biri akim güzelliklerinden faydalanıp mesrur olduğu gibi, nefsin zararlarından da muzdarip olur. Şu hâlde, insan hem rûhunu hem de bedenini nefs-i emmarenin zararlarından kurtarmak için ona karşı cihat ile mükellef kılınmıştır. Peygamberimiz (s.a.v) gazalarından birinden muzaffer olup Medine-i Münevvere’ye dönerken: “Cihad-ı asgardan cihad-ı ekbere dönüyoruz!”[4] buyurmuşlardır. Bu hadis-i şerife istinaden İslâm âlimleri gazaya cihad-ı asgar, nefs-i emmareyle mücadeleye cihad-ı ekber diye hükmetmişlerdir. Bediüzzaman Hazretleri de bu hususta: “Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem-i asgarında cihad-ı ekber ile mükelleftir.”[5] buyurmuştur.
İnsanın nefs-i emmareye karşı muzaffer olmasının en büyük şartı; takvâ kuvveti ve amel-i sâlih ile mücehhez olmak, bedenini ve rûhunu maddî mânevî zararlardan korumaktır. Çünkü rûhuna ait olan vazifesi bedene ait olan vazifeden daha mühim ve daha çoktur: İnsanın en mukaddes vazifesi, Allah’ı bilip ona muhabbet etmesidir. Bu hikmete binaen Cenâb-ı Hakk’a îman etmek ve onu sevmek her şeyin fevkindedir. Çünkü bu, dinin temelidir. Kulluk sıfatı onu icap eder. Kitâb-ı Kerîm’inde:
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ
“Ben ins ve cinni yalnız bana ibâdet etsinler diye yarattım!”[6] diye buyurmuşlardır. Müfessirlerin çoğunluğu, ibâdetten maksat “mârifettir” demişlerdir. Çünkü asıl maksat budur. Mârifetullah bir nurdur ki, hangi kalpte tecellî etse, o kalp feyz-i ilâhiye mazhar olur. Ruh; ilim, irfan, mârifetullah ve muhabbetullah gibi mânevî gıdalarla inkişaf eder, teâlî[7] eder, kemâlâta erer. Hükemânın hikmetinden, mürşitlerin irşatlarından istifade ederek tekemmül[8] eder.
Bir insanın nefs-i emmaresine karşı muzafferiyeti, mâneviyatındaki mükemmeliyeti ile olur. Hz. Ömer, Sa’d bin Ebî Vakkas’a yazdığı bir mektupta: “Zaferin en büyüğü takvâdır.” Yani îman ve sâlih amel ile mücehhez olmaktır buyurmuştur.
Allah-u Teâlâ, kemâlinin nihayet ve hududu olmayan bir Vâcibu’l Vücud olduğu gibi, O’nun sıfatı ve isimlerine ait mârifetin de sonu yoktur. O’nun zât-ı mukaddesine hiçbir mahlûk akıl erdiremedi ve erdiremez de. Hatta melâike-i mukarrebinden ve enbiya-i izamdan hiçbiri O’nun esrarını tam olarak idrak edemedi ve edemez de. Çünkü O bir kenz-i mahfîdir.[9]
Evet, her şeyi ihata eden bir zât, beşer ilmiyle hiç ihata edilebilir mi? Bundan dolayı O zâtın mahiyetini anlamak muhal olduğu gibi, O’nun zâtını düşünmek de nehyedilmiştir. O sahada en ileri gitmiş olanlar bile O’nu kemâliyle tanımadı ve hayran olarak sonunda “Subhaneke mâ arefnâke hakke mâ’rifetike yâ Ma’ruf” yani, “Yâ Rabbi! Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Biz seni hakkıyla tanıyamadık!” diyerek âcizliklerini ilan etmişlerdir. Zât-ı İlâhiye’nin varlığına karşı hayret ve mârifet, mertebelerin sonudur.
İnsanın kendine karşı vazifelerinden biri de kanaat etmek, yani sâhip olduklarından razı olarak Rabbine şükretmek ve itidal sâhibi olmaktır.
İtidal; ifrat ve tefridin yani eksi ve artı kutupların arası olan ‘sırat-ı müstakimdir’ ve Allah’ın yanında makbul bir fazilettir. Bu hâl, insanı maddî ve mânevî zararlardan muhafaza eder. Arzu ve hissiyatı faydalı hâle getirir, nefsi gemleyip, rûhu olgunluk vadilerine sevk eder.
Kanaate gelince; o, bitmez tükenmez bir hazinedir. İnsanı haram olan israftan men eder. Zira Cenâb-ı Hak:
وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُواۚ
“Yiyiniz, içiniz. Ancak israf etmeyiniz.”[10] buyurmaktadır. Yeterinden fazla yiyip içmek sıhhati bozar, tehlikeye sokar. Çeşitli yemeklerin altında türlü türlü hastalıklar gizlidir. Kanaat ise tabiplerin iyileştiremediği nice hastalıkları tedavi eder. Kanaat, hem vücudun âfiyetini hem de verilen nimetlerin bereketini artırdığı gibi, nimete de bir şükürdür. Nimet, şükürle daim olduğu gibi, israf ile de zâil olur, kaybolur, görünmez olur.
Ehlimize karşı vazifelerimize gelince, bunları şu şekilde sıralayabiliriz: Eşimize, çocuklarımıza, anne babamıza, akrabalarımıza karşı olan vazifelerimiz.
Cenâb-ı Hakk’ın ihsan buyurduğu maddî ve mânevî nimetlerden (servet ve ilim gibi) aile fertlerimizi ve çevremizdeki diğer insanları istifade ettirmemiz gerekir. Bu vazifenin yerine getirilmesinde iki noktaya uymak şarttır. Bunlardan birisi adâlet, diğeri şefkat ve merhamettir.
Adâlet, bir insanın maddî ve mânevî hukukunu gözetmekten ve korumaktan ibarettir. Şefkat ve merhamet ise, elden gelen lütuf ve yardımı ehlinden ve diğer kimselerden esirgemeyip, layığınca yapmaya gayret etmektir.
İnsan yaratılış itibariyle medenîdir. Yakın ve uzak diğer insanlara karşı vazife ve sorumlulukları vardır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Bir Müslüman nefsi için istediği bir şeyi din kardeşi için de istemedikçe, hakiki îmanı elde edemez.”[11] buyurmaktadır.
Evet, kalbin neşesi ancak başka kimselere iyilik yapmakla temin edilebilir. İhtiyaç sâhiplerinin derdine derman olmak için yardım elini uzatmak, dünya ve âhirette saadete kavuşmaya vesile olur.
İnsan hayatının en mühim huzur ve saadeti, zevk ve süruru, başkalarına ikram etmektedir.
İnsanın çocuklarına karşı vazifeleri ise; onlara güzel bir isim vermek, dinî bilgilerini gereğince öğretmek, onların meslek sâhibi olmalarını sağlamak ve vakti geldiğinde de onları evlendirmektir.
İnsanlara en yakın olan kişiler; anne ve babası, çocukları ve hanımı (veya kocası)dır. Anne babaya karşı olan vazifelerimiz, Allah’a karşı olan vazifelerimizden hemen sonra gelir. Bir evlat, ebeveynine daima itaat ve derin bir hürmet ile hayatları boyunca onlara hizmetle vazifelidir. Bu hem dinen, hem vicdanen, hem de yaratılış gereği lazım olan pek latif ve pek mukaddes bir vazifedir. İnsanın, anne babasına olduğu gibi hocasına karşı da vazifeleri vardır. İnsanın hocasına karşı olan vazifesi; onlara daima itaat etmek, hürmette bulunmak ve hayatı boyunca dua etmektir.
Hz. Ali (k.v): “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum!” buyurarak, hocalara karşı yerine getirilmesi gereken insanî vazifenin boyutlarını belirlemiştir.
Meşhur Büyük İskender, hocası ve samimi bir dostu olan Aristo’nun (Aristotales) vefatını haber aldığında ağlayıp kederlenmiş, günlerce yas tutmuştur. O’nun bu hâline şaşıranlar:
“Sen bu zâtı babandan daha mı çok seviyordun ki, bu kadar çok üzüldün?” dediklerinde onlara:
“Evet, babam, benim dünyaya gelmeme vesile olmuştur, ancak hocamın irşad ve talimiyle hayatımı değerlendirdim, millet ve memleketime faydalı bir insan oldum.” diyerek, âlimlerin hürmet ve hizmete anne ve babadan daha layık olduklarını bildirmiştir.
İnsan, bütün bu vazifelerini ancak hür olarak yaşadığı bir vatanda gerçekleştirebilir. Onun için insanın vatanına karşı da yapması gereken vazifeleri vardır. İnsan vatanını sevmeli ve ona can-ı gönülden hizmet etmelidir.
Vatanperverlik insan için önemli bir fazilettir. Bu faziletten mahrum bir insan tasavvur edilemez.
Cenâb-ı Hak, genel olarak kul hakkına saygılı olmayı ve herkese karşı olan vazifelerimizi en iyi bir şekilde yerine getirmeyi emretmiştir. Yani herkese karşı adâlet ve iyilikle hareket etmemiz emredilmiş ve her türlü zararlı şeylerden uzak durmamız istenmiştir. Hatiplerin okuduğu Cuma hutbelerinin sonundaki bir âyette bütün insanlara karşı olan vazifelerimize işaret edilmektedir. Bu âyetin meali şöyledir:
اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْاِحْسَانِ وَاٖيتَٓائِ۬ ذِي الْقُرْبٰى وَيَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِۚ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
“Muhakkak ki Allah, adâleti, iyilik yapmayı ve akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”[12]
Gerek hukukullaha, gerekse kul hakkına ait olan vazifelerini yerine getiren bir insan, daima huzur, saadet ve selametle yaşar.
[1] Muhammed b. Allân, Delîlü’l-Fâlihîn, Mısır, 1971, 1/390.
[2] Zâriyât, 51/56.
[3] ez-Zebidî, Sahih-i Buhârî Muhtasarı, 8/310.
[4] Beyhakî, ez-Zühd, Beyrut, 1996, 1/165; Hatip Bağdadî, Tarihu’l Bağdad, 3/523-524; Zehebî, Siyeru A‘lâmi’n-Nübelâ, 56/324; İsmail b. Muhammed Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, Dâru İhyai’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut 1351, 1/511.
[5] Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 55.
[6] Zâriyât, 51/56.
[7] Teâlî: Yükselme, yücelme, âlî olma.
[8] Tekemmül: Kemâle erme, olgunlaşma, mükemmel duruma gelme.
[9] Kenz-i mahfî: Gizli hazine.
[10] A’râf, 7/31.
[11] Buhârî, Îmân 7; Müslim, Îmân 71-72. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 59; Nesâî, Îmân 19, 33; İbn Mâce, Mukaddime 9.
[12] Nahl, 16/90.

Bu konuda geri bildirim bırakın