Fikir Damlaları

İslâm’ın inkişâfına hariç ve dâhildeki mâniler nelerdir?

Sual:

İslâm’ın inkişâfına hariç ve dâhildeki mâniler nelerdir?

Cevap:

İslâm’ın inkişafına dâhildeki mâniler: Ahlâksızlık, yer yer tahakkuk eden istibdat,[1] zulüm ve tahakküm, taassup, cehâlet ve yeis gibi zulmânî sebepler idi. Bu mâniler izale olacaktır. İslâmî intibah ve uyanış gittikçe büyüyecektir.

Mârifet ve şevk ile terakkî ve teâlî[2] yolunda gün be gün Allah’ın yardımıyla mesafe almakla, vatanımızı ilim ve maarifin nakış ve çiçekleriyle tezyin[3] ederek cennet yapma gayretleri ve genç dimağların istikâmetleri, hayat ve yaşayışları, dinî telkin ve hasbî[4] hizmetleri ümidimizi kuvvetlendirmektedir.

İslâm’ın inkişâfına hariçteki mâniler ise; başta Hıristiyanlık taassubu idi. Kaynağını inat ve gafletten alan bu taassupla papazların riyaset ve azizliklerinin yıkılma tevehhümü[5] ve Hıristiyanların onları körü körüne taklit teşebbüsleri İslâm’ın Batı’ya açılmasına mâni oluyordu. Fakat bugün dünyanın yüzde kırkını yutan ve bütün beşeriyeti tehdit eden komünizm ve anarşi tehlikesine karşı Avrupa ister istemez âlem-i İslâm ile dost olmaya, bu düşmana karşı müşterek hareket etmeye mecburdur. Zira bu düşmana karşı en kuvvetli sed ancak ve ancak hakâik-i îmaniye ve Kur’âniyedir.[6] Demek ki İslâm’ın hariçteki mânileri eskiden bize düşman iken şimdi dost oluyorlar. Hatta onların rûhanî reislerinin[7] dostluğu tebeyyün[8] etti ve etmektedir. Hadîs-i şeriflerin ihbarı ve onların rûhanî reislerinin gayret ve taharrîleri[9] bu kanaate kuvvet vermektedir. Avrupa’da saadet kapısı açılmıştır. Bütün hakâik-i ulviyeyi[10] ihtiva eden Kur’ân-ı Kerîm’in câzibesine takılmakla dünyevî ve uhrevî saadetlerle ferahyâb[11] olacaktır. İnşaallah…

Vicdanımızın ziyâsı, aklımızın nûru, gönlümüzün sürûru olan Kur’ân-ı Azîmüşşan’ın şanlı ve azametli hizmeti Amerika ve Avrupa’nın âfakını istila eden cehâlet ve taassup bulutlarını izale edecektir.

Cenâb-ı Hak, Müslümanların bu vadideki gayret ve ihlâslarını Avrupa’nın necat[12] ve halâsına[13] inşaallah vesile ittihaz[14] ederek, o bahtı kara kıtayı Nûr-u Tevhid[15] ile ışıklandıracak ve mârifetin şuâları,[16] lem’aları,[17] katreleriyle[18] baharına kavuşturacaktır. Bu büyük hizmetin tahakkukunda büyük pay, âlicenap ve nümune-i imtisal[19] Nur talebelerinin olacaktır.

Sual:

Bu ittihad-ı İslâm’ın[20] mânileri hakkında fikriniz nedir?

Cevap:

Kanaatimce İttihad-ı İslâm’a en büyük engel kendi içimizdir. Hicap ve perde nefsimiz, ırkçılık ve bölgecilik gibi sûrî[21] arzularımız, dinî emirlere karşı laubali ve lâkayd ahvâlimiz, cehâlet, taassup ve keşmekeşliğimizdir. İttihad-ı İslâm’ın kalbi râbıta-i diniye’dir.[22] Eğer biz İslâm’ı bihakkın yaşar, ef’âl[23] ve ahvâlimizle ona âyine[24] olur, hayat ve himmetimizi Kur’ân’ın neşrine[25] ve tamimine[26] hasredersek,[27] ittihâd-ı İslâm’a[28] mümânaat[29] edenler, değil engel olmak, belki bu feyzi kabullenip, ondan tefeyyüz[30] edeceklerdir. Fıtratı bozulmayan insanlar bu hakikati kabulleneceklerdir.

“İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez, gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan yalnız kendisine gece yapar.”[31] Esası tevhid, fazilet ve ahlâk olan İslâm dininin derinliğini, inceliğini takdir edip intisap[32] edenleri feyizdâr kılarak saadete ve saadetten kemâlâta isal[33] eder. İslâmiyet güzel ahlâktan ibaret olduğu cihetle, meziyet ve seciye-i âliyesini[34] tetebbu[35] ile takdir edenler için bir cadde-i kübrâdır.[36]

İnsanlığın küllî vicdanı bu hakikate muhtaçtır. Lâyıkı vechi ile gösterilse müşteri olacaktır. Kaldı ki İslâm devletleri uhuvvetin[37] temini ile tesânüd[38] ve ittifakla[39] bir araya gelseler, ittihad-ı İslâm’ın mânâ ve önemini derk etseler,[40] emin olunuz o menfî güçler, dış mihraklar[41] mâni olmak isteseler de buna muvaffak olamayacaklardır. O ittihad güneşinin karşısında küfür, kin ve taassup buzları eriyecek, çözülüp dağılmaya mahkûm olacaktır. Onun haşmet-i mânevîsi[42] önünde mağlûp olacaklardır. Tarih buna şâhittir.

Şu da bir hakikattir ki, kâinatta mübâreze kanunu[43] mevcuttur. Firavunlar olmalı ve olacaktır ki, taa Mûsâ’lar çıkabilsin… Saltanat ve debdebesi, ordu ve kuvveti ile Firavun, Hz. Mûsâ’nın (a.s) hak dâvâsının karşısında helâk olup suda boğulmamış mıdır? Nemrut zâlimi, Hz. İbrahim’i (a.s) mancınığa bağlayıp ateşe attığı zaman haliliyet[44] gömleğini giyen Hz. İbrahim’e o ateş gül ve gülistanlık olmamış mıdır? Evet, ittihad ve ittifak tevfik-i İlâhiyenin[45] sebebidir. Va’d-i İlâhî[46] haktır. Cenâb-ı Hakk’ın inayet ve yardımı cemaat ve ittifak üzerinedir.

Zaten îman birliğinin kalp birliğini, onun da hareket beraberliğini icab ettirdiği bir gerçektir. Siyâset de hareket beraberliği içinde mütâlaa edilir. Nitekim bazı müfessirler, âyet-i kerimede sımsıkı sarılmamız emredilen Hablullah’ı,[47] tâat[48] ve cemaat olarak tefsir etmişlerdir.

Îman tezkeresi ile Kâdir-i Kayyûm’a[49] iltica eden bir cemaati, Cenâb-ı Hak hıfzedecektir.[50] Hz. Peygamber’in (s.a.v) mağarada Sıddık-ı Ekber’e beyan buyurduğu: “Korkma, Allah (c.c) bizimle beraberdir!” sırrı tahakkuk[51] edecektir.

Eskiden Avrupa medeniyetinin rûhu menfaat ve hasis[52] ihtiraslar[53] üzerine müesses[54] idi. Bu ruh, Âlem-i İslâm’a hile ve desiseyle musallat oluyordu. Lawrens hâdisesi[55] bunun açık bir misâlidir. Artık bugün Avrupa’nın bu hile yoluna başvurmaması komünizm belâsını def için aklın gereğidir. Zaten, Avrupa’yı korkunç tehlikeler sarmıştır. Sefâlet ve ahlâksızlık ateşi bugün biraz daha büyümektedir. Bu ateşi söndürmekte Hıristiyanlık dini, “ehl-i sâlib”[56] felsefesi müessir[57] olamaz. Bu sebeple, Hıristiyanlık dini ile içtimâî hayatını tedavi edemeyen Avrupa’nın, İslâm’a dost olması ve hatta İslâm dinini kabullenmesi; mantık, ilim ve zaruretlerin bir gereğidir. Bu meseleyi istikbal açısından değerlendirecek olursak, Avrupa ister istemez İslâm âlemi ile dost olmaya ve iyi geçinmeye, hatta komünizm veba ve taununa karşı ittihad-ı İslâm’a[58] taraftar olmaya mecburdur.

İslâm âleminin en büyük düşmanı şüphesiz komünizm âfatıdır.[59] Âlem-i İslâm sosyalizm ve komünizm illetlerinden yakasını kurtardığı gün, Müslüman devletlerin ayağına köstek olan bağ izale olmuş olacaktır. Bu tasalluttan[60] kurtuluş âlem-i İslâm’ın tesânüdünü hızlandıracak ve âlemde yeni bir güç ve haysiyetli ve istikametli bir blok tesis edilmekle, insaniyette yeni bir mecra, yeni bir çığır açılmış olacaktır. İttihâd-ı İslâm gibi bir hayr-ı azîme[61] teşebbüs, mevhum[62] mânilerle geri bırakılmamalıdır.

Evet, Bediüzzaman Hazretlerinin beyan buyurduğu gibi: “Vehham[63] olmamalıyız. Korkmakla din rüşvet verilmez. Dinin za’fiyeti bahanesine olan müzahref[64] medeniyete lânet… Havf[65] ve za’f,[66] te’sirât-ı hariciyeyi[67] teşcî[68] eder. Muhakkak maslahat[69] mevhum[70] mazarrata[71] feda edilmez. وَ مِنَ اللّٰهِ التَّوْف۪يقُ[72][73]

Sual:

Dinî cemaatlar niçin ihtilâf ediyorlar?

Cevap:

Evvelâ ihtilâflar mevzuunda dinî cemaatler ile siyâsî cemaatleri ayırmak icab eder. Dinî cemaatlerle siyâsî cemaatlerin terkip[74] ve hususiyetleri bir değildir. Siyâsî cemaatlerde siyâsî tercih ve temâyüller ağır bastığından alâküllihâl,[75] her meselede ifrat[76] ve tefrite[77] düşerler. Siyâsî bir cemaat, vasfettiğini olduğundan fazla abartır. Yapamayacağı şeyler vaat eder. Vaat ettiği şeyi mübalâğa ile büyütür. Tenkit ettiği şeyi habbe iken kubbe[78] gösterir. Ayrıca, teveccüh-ü âmmeyi[79] kazanmak için hayal ile hakikati karıştırır. Hatta hakikati siyâsî menfaat nâmına kirleterek istismar etme gibi azim bir tehlikeye düşer. Bu sebeple söz konusu cemaatler bahsimizden hariçtir.

Dinî cemaatlere gelince, bunlar maksatta ve gayede ittifak etmelidirler. Yoksa meşrep ve meslekte ittifak caiz olmadığı gibi, lâzım da değildir. Ehl-i sünnetin şemsiyesi altındaki farklı meşrepler, meslekler aslında değişik temâyül,[80] istidat,[81] kabiliyet, his ve mizaçlara bir cevaptır. Bu bakımdan hak meşrep ve mesleklerinin ayrı olması rahmettir. Farklı meşrepler, kara, hava veya deniz yoluyla hacca gitmeye benzer.

“Mesleğimiz haktır, diyebiliriz. Fakat hak yalnız bizim mesleğimizdir, dememeliyiz!” düsturunu ihtilâfların izalesinde müessir[82] bir iksir olarak benimsemelidirler. Dinî cemaatler inhisarcılık[83] temâyülünden kurtuldukları nisbette ihtilâflar hallolunacaktır. İhtilâfları körükleyen diğer bir saik de cehâlet ve taassuptur. Bazı insanların hakikatleri kendi anlayış ve kavrayışlarına göre yorumlamaları ihtilâfa sebep olmaktadır. İslâmî telkinat ve tedrisat asıl kaynaklara dönük yapıldığı nisbette, bu durum da izale olacaktır.

Her dinî cemaatin müntesipleri[84] içinde alâküllihâl, meselelere sathî[85] nazar ile bakan, dar düşünceli ve Müslümanlar mâbeynindeki[86] muhabbet ve uhuvvetin[87] ehemmiyetini idrak edemeyen kimseler mevcuttur.

Kanaatimce, farklı meşrep ve meslek sâhiplerinin zaman ve mekânın durumunu da dikkate alarak bir araya gelip, asrın şartları içerisinde hangi metod geçerli, hangi eserlerin daha faydalı ve hangi hizmet metodunun daha müessir olduğunu müzakere etmeleri ve bir noktaya varmaları şüphesiz en güzel bir matlûptur.[88] Fakat bu yapılamazsa dahi, hiç olmazsa aralarındaki çok küçük ve mevziî[89] olan ihtilâfları kavga ve münazara şeklinden çıkartıp, hizmet yapısı şekline dönüştürmeleri icap eder. Dinî cemaatlerin müntesipleri ne derece ihlâsla hareket eder, gıybet ve tezyiften[90] kaçınır, ne nisbette irfan ve kemâlâtla dolu olurlarsa, o nisbette de ihtilâflar azalır.

Sual:

Bugünkü İslâmî faaliyetler içerisinde Bediüzzaman Hazretlerinin yeri nedir?

Cevap:

Bugün ruh ve vicdanları titreten, âlem-i İslâm’ı tehdit eden, dolayısıyla bütün insaniyeti sarsan bu inkâr-ı ulûhiyet zamanında, bilumum maddî ve mânevî, ferdî ve içtimâî hastalıkları kökünden halledecek, kalplerin derinliklerine nüfuz edip, lâtif ve nezih hissiyatları heyecan ve ihtizaza[91] getirecek, süflî[92] ve âdi arzuları ‘izale etmekle, ulvî istidatların[93] inkişâfına yol açacak, ahlâk-ı âliyeyi tesiste cevher-i insaniyetten[94] kesâfet[95] ve gaflet perdelerini yırtacak, hülâsa; kalp, fikir, ruh, vicdan ve bütün duygulara tesirini icra edecek öyle bir tiryâk-ı şâfi[96] lâzımdır ki, milletin kurtuluş, salâh[97] ve saadetine vesile olsun. Cenâb-ı Hakk’a nihayetsiz şükürler olsun ki, Bediüzzaman’ın dest-i efkârı[98] ile, Eczahâne-i Kur’âniye’den[99] bu mânevî tiryakları bizlere içirmiştir.

Zira Türkiye’de ve Âlem-i İslâm’da dinî müessese ve esasların tahrip edildiği, dinî hissiyatın söndürülmek istendiği devrelerde, ifsat[100] ve mânevî inkıraza karşı celâdet-i fikriyesiyle[101] tek başına duran, aktar-ı âlemi[102] kaplayan bu korkunç âfet ve küfür bulutlarını yırtıp dağıtarak, gençliğe ve gelecek nesillere mukaddes ufuklar gösteren Bediüzzaman Said Nursî Hazretleridir.

Asrımızda irşad sahasında bir müceddid-i Âzam[103] ve mürşid-i Ekber[104] olan Bediüzzaman Hazretleri dalâlet ve küfür zulümâtını dağıtacak metod ve kaideleri asrımızın idrak ve fehmine uygun bir tefekkür sistemi içinde vaz’ederek, insanlığın kemâlât ve saadetine vesile olacak birçok Kur’ânî ve îmanî hakikatleri hâvi[105] eser külliyatıyla irşad sahasında yeni bir çığır açmıştır. Bugün dünyada küfre karşı ilmî bir hizmetin gelişmesinde Bediüzzaman Hazretlerinin rolü büyüktür.

Muhakkik[106] ve müdekkik[107] ulemâdan İmam-ı Gazâlî, Sa‘deddin et-Teftâzânî ve emsali birçok zâtlardan her biri feylesofların ve ehl-i bid’anın[108] hücumundan ehl-i sünnet camiasının akîde ve ahlâkını muhafaza için kendi zamanının insanlarının kalp ve ruhlarına tesir eden ve istidatlarını inkişaf[109] ettiren eserleri Kur’ân-ı Hakîm’den mülhem[110] olarak yazmışlardır. Böylece kendi asrındaki insanların kabiliyet seviyelerine göre hakikatleri ifade etmişlerdir. Çünkü her müceddidin nasihat ve irşatlarının muhataba tesirinde mekânın ve zamanın mühim rolü vardır. Zira dertlere göre derman gönderilir. Eski zamanda dertler az olduğu için, tabibler de ona göre gönderilmişti. İşte Bediüzzaman da bu asrımızın mânevî bir tabîb-i hâzıkıdır.[111]

Sual:

Risale-i Nur külliyatı, mensup ve okuyucularına hedef ve gaye olarak neleri göstermektedir?

Cevap:

Risale-i Nur, hak ve hakikati fikre hedef olarak göstermiştir. Bu ilim külliyesinde fikrin hedefi, hak ve hakikattir. Heva ve heves değildir. Risale-i Nur, hakikatleri, naklin riyâseti[112] altında, aklî delillerle araştırır. Risale-i Nur, fikri cüz’îlikten[113] kurtarıp küllîleştirerek[114] umûma mal eder. Ferdin nazarını istikamete, ebedî hayata, hasbîliğe, adalet ve hakikate çevirir. İç murâkabesini[115] olgunlaştırır. “Mahkeme-i Kübrâ’yı[116] intizar[117] et, hesaba hazır ol!” mânâsını kalp ve vicdanlara nakşettirir.

Risale-i Nur ferdi, tefekküre sevk eder. Risale-i Nur’dan tam istifade eden bir insanın nazarında kâinat, bir mütâlaa kitabı, hâdiseler ise birer ders-i ibret olur.

Risale-i Nur, yaradılışın ulvî gaye ve sırlarını öğretir. Hayatın mahiyet ve sırrını derk ettirir.[118] Risale-i Nur, rıza-i Bâri[119] için çalıştırır, liveçhillah[120] ameli öğretir. Cenneti bile ibâdete gaye olarak göstermez.

Risale-i Nur, bütün beşerî faziletlerin mihrak[121] noktasının, mârifet-i İlâhiye[122] olduğunu idrak ettirir.

Risale-i Nur, amelinizde rıza-i İlâhî olmalı düsturunu temel prensip kabul eder. İhlâsın, ibâdetin rûhu olduğunu bildirir. Riya ve gururdan sakındırır. Kibir ve ucubdan[123] kurtarır.

Risale-i Nur, mü’mine her an mârifet ve muhabbet tabakalarında terakkî etmeyi gaye edinmesini öğretir. Bu gayeye mazhar olmanın, hâlis bir niyete, metin bir iradeye, istikametli bir hayata mütevakkıf[124] olduğunu izah eder.

Risale-i Nur, tevekkül ve teslimiyeti, sabır ve tahammülü, rıza ve kanaati, temkin ve tedbiri ders verir. Tehâcüm[125] eden hâdisâta karşı mukavemet kazandırır. Belâ ve musibetler karşısında şecaat ve dirâyetle tahammülü telkin eder.

Risale-i Nur, akıl ve iradeyi, heva ve hevese sultan kılmayı esas alır. Rûhu, nefsin tasallutundan,[126] evhamın tahakkümünden kurtaracak metotları gösterir.

Risale-i Nur, iki cihanın saadet ve selâmeti için istikamet ve takvâyı esas kabul eder, her şeyde hadd-i itidali[127] tavsiye eder.

Risale-i Nur, muamelede hukukullaha[128] mahz[129] ve hukuk-u ibâda[130] bihakkın riayeti[131] emreder.

Risale-i Nur, dünya maişetini teminde meşru kazancı teşvik eder. Kazançların bir kısmının liveçhillah tasaddukuna azim tahşidat[132] yapar. Fakir ve mazlumu gözetmeyi, onların dertleriyle dertlenmeyi öğretir.

Risale-i Nur, Müslümanların aralarındaki muamelelerini rıfk[133] ve şefkatle, hak ve adaletle, istikâmet ve izzetle yürütmelerini tavsiye eder.

Risale-i Nur, beşerin saadetini selbeden,[134] medeniyet-i beşeriyeyi zîr ü zeber eden her türlü tahakküm ve teröre, fitne ve fesada, anarşi ve bozgunculuğa şiddetle karşı çıkar.

Risale-i Nur, uhuvvet[135] ve muhabbetin umûma tamim[136] ve tesisini hedef alır. İçtimâî hayatın teavünle[137] kaim[138] olduğunu bildirir. Adaletin herkese şümûlünü[139] istihsan[140] eder.

Risale-i Nur, ahlâk-ı umûmiyenin[141] ve âsâyişin koruyucusudur. İçtimâî hayattaki huzursuzluk ve hastalığın tedavisine reçetedir. Anarşi ve fitnenin ıslahını hedef kabul eder. Cidal ve münakaşa yerine; ilmin, hak ve hakikatin muktezasını[142] telkin eder. İrşada ehemmiyet verip cemiyetin huzurunu bozan, ahlâk-ı umûmiyeyi ifsat[143] eden her türlü menfî hareketle ilmen mücadeleyi esas alır.

Risale-i Nur, Cenâb-ı Hakk’ın insana bahşetmiş olduğu âzâları yerli yerinde kullanmayı öğretir. Risale-i Nur, Kur’ân-ı Hakîm’in parlak, yüksek ve müstesna bir tefsiridir. İslâmî ve îmanî hakikatler manzumesidir. Kelimenin tam mânâ ve şümûlü ile yektâ[144] bir şâheserdir.


[1]           İstibdat: Baskı, diktatörlük.

[2]           Teâlî: Yüceltmek.

[3]           Tezyin: Süsleme, süslenme.

[4]           Hasbî: Bir karşılık beklemeden gönüllü olarak yapılan, Allah rızâsı için olan, karşılıksız.

[5]           Tevehhüm: Asılsız şüpheye düşme, kuruntuya, vehme kapılma, delile dayanmayan ihtimal üzerinde durma.

[6]           Hakâik-i îmaniye ve Kur’âniye: Îman ve Kur’ân hakikatleri, esasları.

[7]           Rûhanî reis: Dinî lider; dinî konularda otorite sâhibi kimse.

[8]           Tebeyyün etmek: Görünmek, açığa çıkmak.

[9]           Taharrî: Arama, aranma, araştırılma, bir şeyi bulmaya çalışma.

[10]         Hakâik-i ulviye: Yüce hakikatler.

[11]         Ferahyâb: Ferah bulan, ferahlayan.

[12]         Necat: Kurtulma, kurtuluş, halâs.

[13]         Halâs: Kurtulma, kurtuluş.

[14]         İttihaz: Kabul etme, öyle sayma.

[15]         Nûr-u Tevhid: Her şeyin bir olan Allah’a ait olduğuna ve O’nun yaptığına inanmaktan doğan nur.

[16]         Şuâ: Işık hüzmesi, parıltı.

[17]         Lem’a: Parıltı, parlaklık.

[18]         Katre: Damla.

[19]         Nümune-i imtisal: Örnek alınacak model.

[20]         İttihad-ı İslâm: İslâm Birliği.

[21]         Sûrî: Gösterişte, şeklen.

[22]         Râbıta-i diniye: Din bağı, aynı dinden olmaktan kaynaklanan bağ.

[23]         Ef’âl: Fiiller, yapılan işler, eylemler.

[24]         Âyine: Ayna.

[25]         Neşir: Yayma, dağıtma, yayım, yayımlama.

[26]         Tamim etmek: Umûma yaymak, genel duruma getirmek.

[27]         Hasretmek: Ayırmak, ona tahsis etmek.

[28]         İttihâd-ı İslâm: İslâm birliği.

[29]         Mümânaat: Karşı çıkma, engelleme, mâni olma, muhâlefet.

[30]         Tefeyyüz: Feyiz bulma, ilerleme, yükselme.

[31]         Nursî, Tarihçe-i Hayat, s. 77.

[32]         İntisap: Bağlanma.

[33]         İsal: Ulaştırmak.

[34]         Seciye-i âliye: Yüksek karakter.

[35]         Tetebbu: Etraflıca inceleyip araştırma.

[36]         Cadde-i kübrâ: Büyük ve geniş cadde.

[37]         Uhuvvet: Kardeşlik, dostluk, bağlılık.

[38]         Tesânüd: Dayanışma.

[39]         İttifak: Anlaşma, birlik.

[40]         Derk etmek: Anlamak, kavramak, idrak etmek.

[41]         Dış mihraklar: Dış güçler.

[42]         Haşmet-i mânevî: Mânevî büyüklük.

[43]         Mübâreze kanunu: Mücadele ve dövüşme kanunu.

[44]         Haliliyet makamı: Allah dostu olma unvanı.

[45]         Tevfik-i İlâhiye: Allah’ın yardımı.

[46]         Va’d-i İlâhî: Allah’ın vaadi, sözü.

[47]         Hablullah: Allah’ın sağlam ipi; Kur’ân.

[48]         Tâat: Allah’ın emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma.

[49]         Kâdir-i Kayyûm: Sonsuz kudret sâhibi olan, her şeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve dilediği gibi onları idare eden Allah.

[50]         Hıfzetmek: Korumak, saklamak, muhâfaza etmek.

[51]         Tahakkuk: Gerçekleşme.

[52]         Hasis: Kıymetsiz, âdi, bayağı.

[53]         İhtiras: Çok şiddetli arzu, hadden aşırı hırs derecesindeki istek.

[54]         Müesses: Kurulu, kurulmuş, tesis edilmiş.

[55]         Thomas Edward Lawrence, 16 Ağustos 1888 tarihinde İngiltere’nin Kuzey Galler bölgesinde dünyaya geldi. Oxford Üniversitesi mezunu bir arkeologdur. 1916-1918 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’na karşı yürütülen Arap isyanında, İngiliz irtibat subayı olarak görev yaptı. Bu dönemde Arabistanlı Lawrence adıyla tanındı.

[56]         Ehl-i sâlib: Ehl-i Kitap’tan Hıristiyanlar, Haçlılar.

[57]         Müessir: Tesir eden, tesirli, etkili, etkileyici.

[58]         İttihad-ı İslâm: İslâm Birliği.

[59]         Âfat: Âfetler, musîbetler, belâlar.

[60]         Tasallut: Rahat vermeyecek, bıktıracak, sıkıntı verecek şekilde üstüne düşme, sataşma, musallat olma.

[61]         Hayr-ı azîm: Büyük hayır, sevap.

[62]         Mevhum: Gerçekte olmadığı hâlde var gibi düşünülen, kuruntuya dayanan, vehmedilen.

[63]         Vehham: Aşırı derecede vehimli, kuruntulu.

[64]         Müzahref: Kof, işe yaramaz.

[65]         Havf: Korku.

[66]         Za’f: Zayıflık.

[67]         Te’sirât-ı hariciye: Dış etkenler.

[68]         Teşcî: Cesaretlendirme.

[69]         Maslahat: Fayda, yarar.

[70]         Mevhum: Öyle olmadığı hâlde öyle sayılan.

[71]         Mazarrat: Zararlar, ziyanlar.

[72]         Tevfik, başarı sadece Allah’tandır.

[73]         Nursî, Âsâr-ı Bedîiyye, RNK Neşriyat, İstanbul, s. 145.

[74]         Terkip: Birkaç şey birleşip yeni bir şey meydana getirme.

[75]         Alâküllihâl: İster istemez.

[76]         İfrat: Aşırı gitme, ölçüyü aşma, gereğinden fazla ileri gitme.

[77]         Tefrit: Tersine aşırılık, normalden aşağı olma.

[78]         Habbeyi kubbe yapma: Küçük bir şeyi büyütme, abartma.

[79]         Teveccüh-ü âmme: Herkesin ilgisi ve sevgisi.

[80]         Temâyül: Yönelmek, meyletmek.

[81]         İstidat: Herhangi bir şeye karşı doğuştan gelen yatkınlık, yetenek, kabiliyet.

[82]         Müessir: Tesir eden, tesirli, etkili, etkileyici.

[83]         İnhisar: Yalnız bir şeye veya kimseye ait olma, başkası ile alâkası olmayıp, bir yere, birine has olma, ona mahsus bulunma.

[84]         Müntesip: İlgisi olan, alâka ve ünsiyet peydâ eden.

[85]         Sathî: Sığ, yüzeysel.

[86]         Mâbeyninde: Arasında.

[87]         Uhuvvet: Kardeşlik, dostluk, bağlılık.

[88]         Matlûb: İstenilen, aranılan, istek ve arzu duyulan, talep edilen şey.

[89]         Mevziî: Bir yere ait ve mahsus olan, yaygın olmayan, yöresel.

[90]         Tezyif: Değersiz göstermeye çalışma, aşağılama, küçültme.

[91]         İhtizaz: Hafif hafif titreme.

[92]         Süflî: Aşağılık, âdi, bayağı, değersiz.

[93]         İstidat: Herhangi bir şeye karşı doğuştan gelen yatkınlık, yetenek, kabiliyet.

[94]         Cevher-i insaniyet: İnsanlık cevheri, insanı insan yapan hakikat, öz.

[95]         Kesâfet: Bulanıklık, duru olmama. Pis olma durumu, pislik.

[96]         Tiryâk-ı şâfi: Şifâlı, şifâ verici güçlü ilaç.

[97]         Salâh: İyileşme, düzelme.

[98]         Dest-i efkâr: Fikirlerinin eli.

[99]         Eczahâne-i Kur’âniye: Kur’ân’ın bütün maddî ve mânevî dertlere devâ olan eczahânesi.

[100]       İfsat: Kargaşalık, fitne çıkarma.

[101]       Celâdet-i fikriye: Yiğitçe fikirler.

[102]       Aktar-ı âlem: Âlemin dört bir yanı.

[103]       Müceddid-i Âzam: En büyük müceddid, yenileyici; sahih hadîs ile her yüz senede bir geleceği bildirilen, dinin hakikatlerini, asrın ihtiyacına göre ders veren peygamber vârisi olan en büyük âlim zât.

[104]       Mürşid-i Ekber: En büyük mürşid, doğru yolu gösteren.

[105]       Hâvi: İçine alan.

[106]       Muhakkik: Gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler.

[107]       Müdekkik: Dikkatli, inceden inceye araştıran.

[108]       Ehl-i bid’a: Kitap ve Sünnet’e ve ümmetin, ashabın yolunu ve metodunu izleyen selefin anlayışına aykırı görüşler ortaya koyan.

[109]       İnkişaf etmek: Gelişmek, meydana çıkmak, âşikâr olmak.

[110]       Mülhem: İlhama mazhar olmuş, ilham almış.

[111]       Tabîb-i hâzık: Uzman tabip.

[112]       Riyâset: Reislik, başkanlık.

[113]       Cüz’î: Küçük, az, parça.

[114]       Küllî: Bütün.

[115]       Murâkabe: Bakıp gözetme, gözaltında bulundurma, denetleme, denetim, kontrol.

[116]       Mahkeme-i Kübrâ: Âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme.

[117]       İntizar: Bekleme.

[118]       Derk etmek: Anlamak, kavramak, idrak etmek.

[119]       Rıza-i Bâri: Allah’ın rızası.

[120]       Liveçhillah: Allah için.

[121]       Mihrak: Odak noktası, merkez.

[122]       Mârifet-i İlâhiye: Allah’ı bilme ve tanıma.

[123]       Ucub: Kendini beğenme, kendini büyük görme, kibir, gurur.

[124]       Mütevakkıf: Olması, gerçekleşmesi bir şeye bağlı olan, bağlı.

[125]       Tehâcüm: Bir yere üşüşme, toplanma, hücum etme.

[126]       Tasallut: Rahat vermeyecek, bıktıracak, sıkıntı verecek şekilde üstüne düşme, sataşma, musallat olma.

[127]       Hadd-i itidal: İtidal çizgisi, itidal sınırı.

[128]       Hukukullah: Allah’ın hakkı, kamu hakları.

[129]       Mahz: Saf, sırf, hâlis.

[130]       Hukuk-u ibâd: Kul hakları, bireyin hakları.

[131]       Riayet: Uyma, itaat etme.

[132]       Tahşidat: Öneminden dolayı bir şeyin üzerinde fazla durma.

[133]       Rıfk: Huyda ve hareketlerde yumuşaklık, nezâketle davranma, yavaşlık, mülâyimlik.

[134]       Selbetmek: Olumsuz duruma getirmek, menfîleştirmek.

[135]       Uhuvvet: Kardeşlik, dostluk, bağlılık.

[136]       Tamim: Umûma yayma, genel duruma getirme.

[137]       Teavün: Karşılıklı yardımlaşma, birbirine yardım etme.

[138]       Kaim: Devam eden, sürüp giden, var olan.

[139]       Şümûl: Kapsamlılık, kuşatıcılık.

[140]       İstihsan: Beğenme, güzel bulma, güzel sayma.

[141]       Ahlâk-ı umûmiye: Genel ahlâk.

[142]       Mukteza: Bir şeyin gereği olan, gereken, lâzım gelen şey, gerek, îcap.

[143]       İfsat: Kargaşalık, fitne çıkarma.

[144]       Yektâ: Tek, eşsiz, benzersiz.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X