Isparta’dan Erzurum’a Dönüş
Erzurum’a gelinceye kadar kafam şu sorularla meşguldü:
“Âdil Türk Mahkemelerinin vermiş olduğu bunca beraat kararına rağmen, niye Bediüzzaman’ı göz hapsinde tutuyorlar ve eserleri niye hâlâ serbestçe okunmuyordu?”
“Neden yüzde 99’u Müslüman olan bu vatanın evlatları, neden başları dik, alınları açık, vicdanları hür olarak değil de, daracık sokaklardan gizli gizli geçerek Üstad’ı ziyaret ediyorlardı?”
“Bin seneden beri tevhid bayrağını cihanın her tarafında şerefle dalgalandırmak için cepheden cepheye koşan ve bu uğurda candan ve cihandan geçen o şanlı ecdadın torunları, şimdi böyle nadir’ül-vücûd bir İslâm kahramanının feyz ve irşadından mahrum mu bırakılmak isteniyordu?”
“Bu bir oyun muydu? Bu oyunu kimler tezgâhlıyordu? Perde arkasında kimler vardı? Fikri ve vicdanı hür, vatanperver tarihçilerimiz, acaba ne zaman bu perdeleri aralayacak ve sahne arkasındakileri bütün dünyanın huzurunda ne zaman mahkûm edeceklerdi?”
“Kalbi sadece vatan ve millet için çarpan, kültür ve irfan hayatımıza 130 güzîde eser kazandıran böylesine bir kahraman vatan evladının ve emsalsiz bir Sultan-ı Ârif’in ve bir Mürşid-i Kâmil’in, bugün bir şükran borcu olarak elinin öpülmesi, her türlü hizmetine koşulması lâzım gelirken, bilakis, böylesine gayr-i insanî bir muameleye maruz bırakılması, hangi akıl ve mantıkla, hangi vicdan ve insafla izah edilebilirdi?”
“Bu istifhamların, niçinlerin, acabaların arkasındaki gerçek neydi? Yoksa, bu millet mukaddesatından, örf ve ananelerinden tecrit edilmek, tarihten koparılmak mı isteniyordu?”
Aslında sorularıma boşuna cevap arıyordum. Zulüm ve ihanetlere gerekçe aramanın bir mânâsı var mıydı?
Bediüzzaman suçsuzdu. Suçsuzdu ama, şu da inkâr edilmeyecek bir gerçekti ki, tarih boyunca hakkın mümessilleriyle çarpışa gelmiş çeşitli zulüm çeteleri vardı. Bu zulüm çeteleri inkâr-ı ulûhiyeti, küfrün her nev’ini, dalâletin her çeşidini pâyidar etmek için tarih boyunca îmana, adalete, hakka karşı savaş vermişti. Bu uğurda, nice peygamberleri şehid etmiş, vatanlarından sürdürmüştü; ateşe attırmış, taraklarla tarattırmıştı.
Bu menhus çeteler, sadece îmana saldırmakla kalmamış, ilim ve fikre de savaş açmışlar, âlim ve mütefekkirlerin de hayatlarına kast etmişlerdi.
Sokrat’ı zindanlarda zehirlettiren de bunlar değil miydi? Eflâtun’u yurdundan bu zalimler sürdürmemiş miydi? Aristo da aynı âkıbete uğramamış mıydı? Ya Galileo Galilei? Tecziye yerine taltif edilmesi gereken o zât, neredeyse bu câhiller güruhuna kafasını kaptırmıyor muydu? Gücünü, ancak cehalet ve taassuptan alan bu çeteler, ne bir devlete, ne bir millete ve ne de bir devreye has olmuştur. Yine de temenni ediyorum ki, bunların son mazlumu Bediüzzaman olsun.
Yol boyunca bu ve benzeri birçok suale cevap araya araya Erzurum’a geldim.
Fedakâr ve âlicenap Nur talebeleri kardeşlerime, Üstad’ımın ve talebelerinin selâm ve dualarını takdim ettim. Seyahat hâtıralarımı kendilerine anlattım. Yeni bir şevk ve heyecanla Nur hizmetimize devam ettik.
Ve ben bu seyahatten aldığım şevk ve gayretle, Risale-i Nur’u büyük bir azimle yeniden okumaya koyuldum.
Risale-i Nur’da geçen hakikatleri önce kendi nefsim için, nefsimde mâkes bulması için mütalâa ediyordum. Bu hakikatleri hâlis bir niyetle, ciddi bir sadakatle kendi nefsime karşı tekrar tekrar okudum.
Bu hâl benim hem nefsimde hem fikrimde hem de içtimaî hayatımda azim inkılâplar yaptı. Onlara yeni bir ruh kazandırdı.
Risale-i Nur, İslâmiyet’e hizmet anlayışıma, millet ve devlet anlayışıma yeni yeni ölçüler kazandırdı.
Haftanın hemen her günü muhtelif evlerde Risale-i Nur dersleri yapıyorduk. Hakikati taharri eden, şüpheyi ve tereddütleri izale etmek isteyen, mânevî yaralara merhem arayan insanlar bu sohbetlere akın ediyorlar, sorularını samimiyet havası içerisinde rahatlıkla soruyorlardı. Okunan derslerden, yapılan sohbetlerden gerekli cevabı alıyorlar, tekrar görüşmek arzusuyla memnuniyet ve huzur içerisinde ayrılıyorlardı.
Derslerimize bazen art niyetli, maksatlı kişiler de geliyordu. İslâm akîdesini inkâr yahut tezyif edici sorular soruyorlardı. Ben onları önce sakin sakin dinler, sonra da sorulan sorulara Risale-i Nur’dan muknî, müdellel cevaplar verirdim. Aldıkları cevaplar karşısında şaşkına döner, ya ikna ya da ilzam olur giderlerdi.
Bu dersler vesilesiyle Risale-i Nur’un dostları her gün çoğalıyor, Nurları bizzat okuyup istifade edenlerin sayısı gittikçe artıyordu.
Bu arada sık sık çevre ilçelere seyahate çıkıp Erzurum’un kaza ve köylerine Risale-i Nur’ları ulaştırmaya çalışıyordum. Zaman zaman da civar vilayetlere gidiyor, oradaki Nur talebeleri ile görüşüyordum. Artık Risale-i Nur Anadolu’nun her köşesinde umumî teveccühe mazhar olmaya başlıyordu.
Risale-i Nur’un feyzi bütün Anadolu’yu sarıyor, Anadolu da Risale-i Nur’lara bağrını açıyordu. Nurların her geçen gün inkişafı, bu vatan evlatlarını –bîiznillah– îmanına, Kur’ân’ına, tarihine ve milletine bağlı birer uzuv hâline getiriyordu.

Bu konuda geri bildirim bırakın