İnsan, Millet ve Devlet

İstişâre (Müşâvere)

İstişâre (Müşâvere)

“Asya’nın bahtının miftahı, meşveret ve şûradır.”

Bediüzzaman

Meşveret; en isabetli, en makul ve faydalı görüşü ortaya çıkarmak için herhangi bir meselede ehliyetli kimselerin fikirlerine müracaat etmek, oylarını almaktır. Bu da aklın ve ilmin gereğidir. Maddi ve mânevî tekâmülün mühim bir esası, bir temeli de müşâveredir.

Allah-u Teâlâ Hazretleri bir âyet-i kerîmesinde Peygamber Efendimize:

وَشَاوِرْهُمْ فِي الْاَمْرِۚ فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلٖينَ

buyurmuştur. Yani, “İş hususunda onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, artık Allah’a güvenip dayan. Çünkü Allah kendine güvenip dayananları sever.”[1]

Diğer bir âyet-i kerîmede mü’minlerin vasıfları sayılırken bir sıfat olarak da:

وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ

“İşleri de aralarında şurâ iledir.”[2] buyurulmaktadır. Bu âyet-i kerîmede “mü’minlerin işlerini meşveret ve şûrâ ile hâlletmeleri” başta Allah’a îman ve tevekkül olmak üzere, “büyük günahlardan ve fuhşiyattan içtinab”, “ilâhi dâvete icabet”, “İslâm’ın temel rükünlerinden olan namazın edâsı” gibi İslâm’ın temel prensipleri arasında zikredilmektedir.

Meşveretin ehemmiyetini teyid noktasında fevkalade câlib-i dikkat[3] olan, Cenâb-ı Hakk’ın her türlü istişareden muâlla ve müstağni olmasına rağmen, Peygamberimiz (s.a.v) ile istişarede bulunduğunu ifade eden şu rivâyettir: Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:

“Rabbim, ümmetim hakkında: ‘Onlara ne yapayım?’ diye benimle istişarede bulundu. Ben: ‘Ey Rabbim, ne dilersen onu yap. Onlar senin mahlûkun ve kullarındır.’ dedim. Rabbim tekrar benimle meşverette bulununca, yine aynı şeyleri söyledim. Bunun üzerine Rabbim buyurdu ki: ‘Ey Muhammed, ben seni ümmetinden dolayı mahzun ve mükedder etmeyeceğim.’”[4]

Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz ilim ve iradesiyle beraber, bir abdiyle meşverette bulunması, meşveretin ne kadar büyük bir mânâ taşıdığını ifade etmesi bakımından çok önemlidir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Müşâvere edilen kişi emindir.”[5]

Kendisiyle istişare edilen kişi; emin, mütefekkir, müstakim, tesirata tâbi olmayan, gadap göstermeyen, ciddi, sabırlı, halim ve hayırhah olmalıdır. Reyi alınan şahıslar kendi arzu ve temennilerini ibraza değil, hakikati ortaya çıkarmaya müteveccih olmalıdır.

Ehli olan kişilerle istişare eden, onların muhabbet ve teveccühünü kazandığı gibi, kendi kadir ve kıymetini de arttırmış olur.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) müşavere ile memur idi ve dünyevî ve uhrevî bütün işleri Vahy-i İlâhi ile tanzim edilmesine rağmen, birçok işlerinde ashâb-ı kiramı ile müşaverede bulunurdu. Meselâ; Medine’deki münâfıkların reisi olup Peygamberimizi (s.a.v) zaman zaman birçok sıkıntılara maruz bırakan Abdullah b. Übey b. Selul ile Uhud savaşının nerede yapılacağı hususunda meşverette bulunmuştur.[6] Vahy-i İlâhiye mazhar, en yüksek akıl ve zekâ ile mümtaz olan Peygamber Efendimiz (s.a.v) ümmetiyle müşâverede bulunur ise; artık diğer Müslümanların birbiriyle müşâvere etmesinin ne derece elzem olduğu düşünülsün. Herhangi bir fert veya cemaat meşverette bulunursa, doğru yolu bulmuş olurlar. İstişâreyi terk edenler hatadan kurtulamazlar. Bundan dolayıdır ki, Peygamberimiz (s.a.v) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:

“Bir millet meşverette bulunduğu müddetçe zillete düşmez.”[7]

Bu itibarla bir milletin izzet, şevket ve terakkîsi meşveret ve şûrâya; zillet ve tedennîsi ise bunu terk etmesine mütevakkıftır.[8]

Müşâvere edilen kimse hak ve hakikatin ortaya çıkması için kimin fikri isabetli olursa, onu memnuniyetle kabul etmelidir. Bu, insafın da gereğidir. Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi:

“…Fenn-i âdâb[9] ve ilm-i münazaranın[10] ulemâsı mâbeynindeki hakperestlik ve insaf düsturu olan şu: ‘Eğer bir meselenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına taraftar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır.’ Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit, o münazarada bilmediği bir şeyi öğrenmiyor, belki gurur ihtimaliyle zarar edebilir. Eğer hak, hasmının elinde çıksa; zararsız, bilmediği bir meseleyi öğrenip, menfaattar olur, nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip taraftar çıkar, memnun olur…”[11]

Bu ise güzel bir ahlâk ve faziletperverliktir.

Meşveretle bir şeye karar verildiği zaman, Allah’a itimat edip alınan karara uymak hikmetin muktezasıdır.

Dünyada kendi reyine güvenip başkalarının fikrine ve reyine tenezzül etmeyen mütekebbirler her zaman hata etmişlerdir. Çünkü bir ferdin aklının her zaman, her şeyi ihata etmesi mümkün değildir. Zira insan ne kadar da bilgili olsa, diğer ehl-i ilimden faydalanmaya, istifade etmeye her zaman muhtaçtır. Yalnız yaşamak mümkün olmadığı gibi, her meselede kendi reyiyle isabetli kararlar vermek de imkânsızdır. Bu bakımdan istişare etmek aklın ve hikmetin gereğidir. İşte bu hikmete binaen Cenâb-ı Hak istişâreyi emrettiği gibi, istişâreyle iş görenleri de meth ve senâ etmiştir. Gerek fertlerin gerekse devlet idarecilerinin istişâreyi ihmal etmemeleri elzemdir. Peygamber Efendimiz (s.a.v):

لْحَسَنُ، قَالَ: مَا شَاوَرَ قَوْمٌ إِلَّا هُدُوا لِأَرْشَدِ أَمْرِهِمْ

“Hiçbir millet müşâvereden zarar görüp de helak olmamıştır.”[12] buyurarak, istişare ile yapılan işlerde pişmanlık görülmeyeceğini bildirmiştir.

İmam-ı Ali Efendimiz bir gün:

“Yâ Rasûlallah! Birtakım meseleler yeniden ortaya çıkıyorlar. Onun hakkında ne bir âyet nâzil olmuş, ne de sünnet-i nebeviyyenize ait bir hüküm var. Bu durumda ne yapalım?” diye sorar.

Peygamber Efendimiz:

“Âlimleri, ehil kimseleri toplayınız, istişare ediniz. O işte ferdî kanaatlerle hükmetmeyiniz.”[13] buyurdular.

Herhangi bir meselenin bir ferdin inhisarına terk edilmesi, netice itibariyle büyük zararlar vereceğinden, İslâm dini meşvereti emretmiştir. Kendi reyiyle hareket eden kişi aldığı kararda hata ederse mesul olur. Ancak hüsn-ü niyet ile yapılan meşveretin neticesi hata bile olsa, meşveret edenler mesul değillerdir.

Meşverette çoğunluğun reyine itibar etmek gerekir. Rasûl-i Ekrem’in (s.a.v) kendi reyine muhalif olarak çoğunluğun reyine uyduğu bir vakıadır. Nitekim Uhud Savaşı’ndan önce Hz. Peygamber (s.a.v) savaş hakkında ashâbıyla meşveret etmiş, kendi reyi Medine’de kalıp müşrikleri karşılamak iken, cemaatin ekseriyetinin reyine uymuştur.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) ekseriyetin reyinin isabetsizliğini bildiği hâlde onlara uydu. Nübüvvet gözüyle görüyordu ki, “Hz. Hamza’yı vereceğim…” Yine biliyordu ki, “Yetmiş kadar güzide sahabeyi bu savaşta kaybedeceğim.” Ama hepsini meşverete, meşveretin hukukuna, meşveret anlayışına feda etti. İşte meşveretin ehemmiyet ve kıymetini bu hâdise en güzel bir şekilde ortaya koymaktadır.


[1]       Âl-i İmrân, 3/159.

[2]       Şûrâ, 42/38.

[3]       Câlib-i dikkat: Dikkat çekici.

[4]       Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/393.

[5]       Tirmizî, Züht, 39.

[6]       en-Nesefî, Medârikü’t-tenzîl, 1/288.

[7]       Buhârî, İkrah 3.

[8]       Mütevakkıf: Bağlı, bağlantılı.

[9]       Fenn-i âdâb: Ahlâk ilmi.

[10]      İlm-i münazara: Bir meseleyi tartışarak çözümleme ilmi.

[11]      Nursî, Lem’alar, s. 184.

[12]      İbnu Ebî Şeybe, 5/298. Hasen el-Basrî’nin sözü olarak nakledilmektedir.

[13]      İbni Teymiye, Minhâcü’s Sünne, 2/16.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X