Peygamber Efendimiz

Kendilerine Peygamber Ulaşmayanların Âhiretteki Durumu

Kendilerine Peygamber Ulaşmayanların Âhiretteki Durumu

Âdil-i Mutlak olan Cenâb-ı Hak, her insana bu dünya imtihanını kazanacak bir akıl ihsan etmiş, ayrıca o aklın istikamet dairesinde yürümesine yardımcı olacak, ona yol gösterecek peygamberler göndermiştir. Bir kaptan ne kadar bilgili ve mâhir olursa olsun, yine de bir haritaya ve pusulaya muhtaçtır.

Bir âyette mealen şöyle buyurulur:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.”[1]

Bazı müfessirler liya’budun (bana ibâdet etmeleri) kelimesini liya’rifun (beni tanımaları) olarak da tefsir etmişlerdir. Çünkü insanın yaratılışındaki esas maksat mârifetullah yani, Hâlık’ını bilmek, O’na itaat ve ibâdet etmektir. O’na nasıl ibâdet ve itaat edileceğini ve marziyyâtının[2] ne olduğunu bildirenler ise peygamberlerdir.

Bunun içindir ki, Hanefîlerin itikattaki imamları olan Mâtürîdî’ye göre; dünyanın ücra bir köşesinde veya esaret altındaki bir beldede dünyaya gelip de bir peygamber ismi duymayan bir insan, sadece aklı ile bu âlemin bir yaratıcısı olduğunu bilirse ehl-i necat[3] olur.

Merhum Ömer Nasuhi Bilmen’in bu mevzu ile ilgili açıklamalarını sadeleştirerek takdim edelim:

“Fetret zamanında yaşayan ve kendilerine peygamber sesi ulaşmayan kimseler dahi, Cenâb-ı Hakk’a îman etmekle mükelleftirler. Çünkü onların akılları ve bozulmamış fıtratları kendilerini Allah’ı bilmeye ve birliğine inanmaya götürür. Fakat bunlar diğer dinî hükümlerden mesul değildirler. Çünkü bu gibi hükümler, peygamberler tarafından tebliğ edilmedikçe akılla anlaşılamaz.”

“Fetret, ‘kesilme’ mânâsınadır, peygamberlerin gönderilmesine ara verilerek, İlâhi vahyin kesildiği zamana denir. Bilhassa Hz. Îsâ (a.s.) ile son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) arasında geçen zaman için kullanılır. Böyle bir zamanın insanlarına ‘ehl-i fetret’ denilir.”

“Peygamberimizin, peygamber olarak gönderilmesinden sonra, dünyaya gelen, yalnız olarak, dağ başında veya yeryüzünün bilinmeyen bir yerinde yaşayan ve kendilerine İslâm’ın sesi ulaşmayan kimseler de fetret zamanında yaşamış insanlar hükmündedir.”

“Dolayısıyla, bunlar bu cihetle mazur sayıldıklarından; namaz, oruç ve zekât gibi dinî hükümlerle mükellef olmazlar. Ancak, Cenâb-ı Hakk’a îman etmenin bunlara farz olup olmadığı konusunda ihtilâf vardır. Eş’arîye’ye göre sırf akıl ve fikir Allah’ı bilmede yeterli değildir. Herhâlde Allah’a îmanın kişiye vâcip olması peygamberler ile sâbit olur. Fetret devri insanları, îman etmemekten dolayı Cehenneme konulmazlar. İmam Eş’arî bu hükmüne:

وَمَا كُنَّا مُعَذِّبٖينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولاً

“Biz bir kavme Rasûl göndermedikçe azab etmeyiz.”[4] âyetini delil gösterir. Fakat Mâtürîdîye imamları derler ki: Cenâb-ı Hakk’a îman etmek yaratılışın gereğidir. Herkes aklıyla Allah’ın varlığını anlayabilir. Bir insan nerede ve hangi zamanda bulunursa bulunsun, daima uyanık fikrine çarpan, hikmet ve sanatla yaratılmış binlerce eseri görüp dururken, bunların Yüce Yaratıcısının varlığına akılla yol bulamaması câiz görülemez. Âyette, ‘azab etmeyiz’ ifadesinden maksat ise, dünya azabıdır, âhiret azabı değildir. Yahut bu âyetin ifâde ettiği azap etmeme durumu; anlaşılması mümkün olmayan din hükümlerinin yerine getirilmemesine aittir. Yoksa Allah’ı bilmenin terki mânâsına gelmez.”


[1]       Zâriyât, 51/56.

[2]       Marziyât: Allah’ın râzı olduğu davranışlar.

[3]       Ehl-i necat: Kurtuluşa erenler.

[4]       İsrâ, 17/15.

    Bu konuda geri bildirim bırakın

    • Değerlendirme
    X