Peygamber Efendimiz

Peygamberlerin Lüzumu ve Gönderilmelerindeki Hikmetler

Peygamberlerin Lüzumu ve Gönderilmelerindeki Hikmetler

Peygamber, Allah Teâlâ’nın kullarına emir ve yasaklarını bildirmek, onlara hakkı ve doğruyu açıklamak üzere gönderdiği ilâhi elçidir. Kendisine kitap verilmeyen peygamberlere “nebi”, kitap verilenlere ise “rasûl” denir. Her rasûl nebidir; fakat her nebi rasûl değildir. Mesela, kendisine Kur’ân inzal buyrulan Hz. Peygamber (s.a.v.), Tevrat sâhibi Hz. Mûsâ (a.s.), İncil sâhibi Hz. Îsâ (a.s.) ve Zebur sâhibi Hz. Dâvûd hem nebidir, hem rasûldür. Kendisine kitap gönderilmeyen Hz. Hârûn (a.s.) nebidir, ama rasûl değildir.

Peygamberlere ve onlara gönderilen kitaplara îman etmek, îmanın şartlarındandır. Peygamberlerin bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak ya da îmanın altı şartından birini inkâr etmek insanı küfre götürür. Çünkü îman bir bütündür, bölünmeyi kabul etmez. Nitekim bir âyette mealen şöyle buyurulur:

اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّهٖ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِهٖ وَكُتُبِهٖ وَرُسُلِهٖ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِهٖ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَيْكَ الْمَصٖيرُ

“Peygamber, Rabbi’nden kendisine ne indirildiyse ona îman etti. Mü’minlerin de hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine îman ettiler. ‘Biz Allah’ın peygamberleri arasında ayrım yapmayız, duyduk ve itaat ettik. Ey Rabbimiz, bağışlamanı dileriz, dönüş ancak sanadır.’ dediler.”[1]

Peygamberlik çalışmakla elde edilmez, o ilâhi bir mevhibe, Rabbânî bir bağış ve hususî bir lütuftur. Allah, onu mü’min kullarından ehil gördüklerine ihsan eder ve peygamberliğe seçtiği kulunu buna hazırlar. Peygamberlik vazifesini tevdî edinceye kadar onu her türlü kötülüklerden korur ve bu şerefli makama ehil bir hâlde yetiştirir.

Bütün peygamberler vahye mazhardırlar. Feyiz ve kemâlâtları kendi kesbleriyle değildir. Onların kalbi, esrar-ı İlâhinin tecelligâhıdır. Onların kalpleri vahyi ve ilhamı kabule pek ziyâde müstaid olarak yaratılmıştır. Bütün enbiyalar Allah tarafından seçilmiş en mümtaz ve en ulvî fıtratta yaratılan şahsiyetlerdir. Cenâb-ı Hak, onları her türlü maddî ve mânevî kemâlâtın, saadet ve selametin vesilesi kılmıştır. Bu bakımdan en yüksek bir mertebeye ve medeniyete kavuşmak onlara uymakla mümkündür. Onlar, insanların anlayışına göre konuşurlar.

Peygamberlerin beş temel sıfatı vardır.

1. Sıdk: Peygamberler, niyette, iradede, sözde, işte ve davranışta doğruluk üzeredirler.

2. Emanet: Peygamberler, sözlerinde, işlerinde, hükümlerinde, nakillerinde, rivâyetlerinde, tebliğlerinde, gizli ve alenî yaşantılarında emin kimselerdir.

3. Tebliğ: Peygamberler, tebliğe mükellef tutuldukları her emri ümmetlerine iletmek mecburiyetindedirler. Korkmak veya bir menfaat ummak gibi herhangi bir sebeple vahyedilen emri gizleyemezler.

4. Fetanet: Peygamberler “üstün zekâya, derin ve ince şuura, berrak bir zihne, mükemmel bir hisse, süratli bir anlayışa” sâhiptirler.

5. İsmet: Peygamberler büyük ve küçük bütün günahlardan korunmuşlardır. Onlar, Allah’ın hıfzı altında olduklarından, peygamber olmadan önce de günah işlememişlerdir.

İnsanın yaratılışından itibaren her zaman ve mekânda peygamberlere ihtiyaç olmuştur. Bir âyette meâlen şöyle buyrulmaktadır:

اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشٖيراً وَنَذٖيراً وَاِنْ مِنْ اُمَّةٍ اِلَّا خَلَا فٖيهَا نَذٖيرٌ

“Hiçbir millet yoktur ki, kendi içinde (onları Allah’ın azabıyla) korkutan bir ( peygamber) gelip geçmiş olmasın.”[2]

Başka bir âyette ise şöyle buyurulur:

وَلِكُلِّ اُمَّةٍ رَسُولٌۚ

“Her milletin bir peygamberi vardır.”[3]

Bu âyetlerden de anlaşıldığı gibi, her ümmet için bir peygamber gönderilmiştir. Onlar, ümmetlerine Allah’a îmanı ve O’nun emir ve yasaklarını tebliğ etmişlerdir. İnsanların bir kısmı gönderilen peygamberi tasdik etmiş, ona ittiba ederek dünya ve âhiret saadetine mazhar olmuşlar, bir kısmı ise onları inkâr ederek ebedî bir azaba müstahak olmuşlardır.

Nübüvvet mühim bir vazifedir. İnsanları irşad ve onlara ulvî hakikatleri tebliğ için peygamberlerin gelmesi vücub derecesinde zarûridir. Cenâb-ı Hak, nihayetsiz şefkat ve merhametinden dolayı kullarına doğru yolu göstermeleri için peygamberler göndermiştir. Zira insanların ıslahı ve doğru yola yöneltilmeleri, ancak “İsmet” sıfatıyla muttasıf olarak günahlardan arınmış peygamberlerin önderliğinde olabilir. Eğer kitap ve peygamber gönderilmese idi, insanlar Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasaklarını, neyin helal neyin haram olduğunu bilemez ve sırat-ı müstakimde gidemezlerdi.

“Karıncayı emirsiz, arıları yâsupsuz[4] bırakmayan kudret-i ezelîye, elbette beşeri de bırakmaz şeriatsız, nebîsiz. Sırr-ı nizam-ı âlem[5] böyle ister elbette.”[6]

Bunun içindir ki, hadis-i şerifin ifadesiyle Hatem’ül Enbiya’ya kadar yüz yirmi dört bin peygamber gönderilmiş ve onlar kendilerine tevdî edilen risâlet vazifesini hakkıyla îfâ etmişlerdir.

Bir insan ne kadar zeki, kabiliyetli, temiz, ince anlayışlı, ilim ve irfanda ileri olursa olsun, yine de bir peygambere ihtiyacı vardır, ondan müstağni olamaz. Her insanın anlayış ve kabiliyeti farklıdır. Bu bakımdan herkes aynı derecede her hakikati anlayamaz, hayır ve şerri birbirinden ayıramaz. Birinin şer dediğine diğeri hayır diyebilir. Evet insan, sadece aklını kullanarak varlıkları tanır ve vazifelerini bilir; fakat onların yaratılış gayelerini, tesbih ve ibâdetlerini bilemez. Hem bu kâinatın ve insanın yaratılışındaki âli maksatlar ve ilâhi hikmetler ancak “yüksek dellâl, doğru keşşâf, muhakkik üstad ve sâdık muallim” olan başta Hz. Muhammed (s.a.v.) olmak üzere diğer bütün peygamberler ile bilinir ve anlaşılır.

Peygambersiz akıl, her zaman sırat-ı müstakimde yürüyemez, ufku her şeyi kuşatamaz ve tam bir mürşid olamaz. Çünkü akıl da bir mahlûktur, idraki sınırlı ve mahduttur. Nitekim Aristo (MÖ 384-322) ve Eflâtun (MÖ 427-347) gibi üstün zekâ sâhibi olan dâhiler Allah’a îman ettikleri hâlde, tekrar dirilmenin rûhen olacağına inanmışlar ve bedenin de dirilmesini akıllarına sığıştıramamışlardır.

İnsan, şu dünyada, şiddetli ve dehşetli dalgalara maruz kalan bir sefine gibidir. Onu o müthiş dalgaların tehlikesinden kurtarıp, sahil-i selamete çıkaracak kaptanlar ise peygamberlerdir.

Sadece akıl ile hareket eden felsefeciler, tarih boyunca bir noktada ittifak edememişler, birbirlerini tekzip ve birbirlerinin fikirlerini çürütmekle meşgul olmuşlardır. Çünkü felsefeciler her şeyi akıl ile halletmeye çalışmışlardır. Herkes kendi aklı ile hareket etmiş, kendi ilmini kâfi görmüştür. Sadece akıl ile hareket edenler, hâdiselerin iç yüzünü, necat yolunu, âlem-i âhirette olacak vukuatları bilemezler ve bilemediler de. Kur’ân ve diğer semâvî kitaplar, âlem-i âhirette olacak bütün hâdiseleri bir harita gibi insan aklının önüne koymuşlardır. Vahy-i ilâhide akıl ve mantığın kabul edemeyeceği veya inkâr edeceği hiçbir hakikat yoktur. Evet, gelen her peygamber aynı dâvâyı anlatmış ve aynı hakikikati ders vermiş ve aynı çizgide ittifak etmişlerdir. Her gelen peygamber, bir önceki peygamberi kabul ve tasdik edip, daha sonra gelecek peygamberi de müjdelemiştir.

Bediüzzaman Hazretleri nübüvvetin ehemmiyetini şöyle ifade etmektedir:

“Bil ki: Nev-i beşerde nübüvvet, beşerdeki hayır ve kemalâtın fezlekesi[7] ve esasıdır. Din-i Hak, saadetin fihristesidir. Îman, bir hüsn-ü münezzeh ve mücerreddir.[8] Madem şu âlemde parlak bir hüsün, geniş ve yüksek bir feyiz, zâhir bir hak, fâik[9] bir kemal görünüyor. Bilbedâhe[10] hak ve hakikat nübüvvet içindedir ve Nebiler elindedir.”[11]

“Kâinatta bir hakikat varsa, nübüvvet vardır. Hilkatte nizam varsa, nübüvvet zaruridir.”[12]

İnsan, mücerred akıl ile Allah-u Teâlâ’nın varlığını bilse dahi, O Zât-ı Akdes’in kudsî sıfatlarını ve esmâsını, bu kâinatın yaratılış hikmetini, insanların vazifelerini, şu mevcudatın nereden gelip nereye gittiklerini bilemeyeceğinden, Cenâb-ı Hak onlara peygamberler ve semâvî kitaplar gönderdi. Zira bu hakikatler, ancak vahyin ziyâsıyla görülebilir ve peygamberlerin tebliği ile bilinebilir. İnsan, bütün kemâlât ve faziletlere ancak vahyin ziyâsı altına girmekle mazhar olabilir; ibâdet, taat, hamd, zikir ve tefekkür ile terakkî eder, istidadına göre mârifetullahın hadsiz mertebelerinde tekâmül eder, kâinattaki garip sanatları, acib nakışları ve hâkimane tezyinatı hayretle tefekkür eder, Rabb-i Rahîm’inin nihayetsiz ikram ve ihsanlarına şükür ve hamd ile mukabelede bulunur, Cenâb-ı Hakk’ı, vücudu vâcip, ilmi muhît, kudreti nihayetsiz, irâdesi mutlak; mahlûkatı ise vücudu sonradan var olan hâdis, sonsuz âciz, ilmi nâkıs, irâdesi cüz’î olarak bilir.

Vahyin ziyâsı altına girmeyen ve ondan istifade etmeyenler, ya süflî arzularının peşinde koşar, sefâhate giderler veya dünyanın aldatıcı ve geçici zevkleri ile kendilerini avutmaya çabalarlar. Yahut bir kurtuluş reçetesi olarak hayalî doktrinlere ve felsefenin vehmî düsturlarına yapışırlar. O’nun ulûhiyetinin şânına yakışmayan bâtıl itikatlarla kendilerini tatmin etmek isterler. Sırat-ı müstakimden gitgide uzaklaşır, hayır ve kemâlâta istidatları kalmayacak derecede tedennî ederler. Artık bu tip insanlar, teselliyi inkârda ve Allah’a düşmanlıkta aramaya başlarlar.

İnanmak fıtrî bir ihtiyaçtır. Bundan dolayıdır ki, bu fıtrî ihtiyacı tatmin için, kimi insanlar kendileri gibi bir mahlûk olan güneşe, ateşe, nehire ve yıldıza taparak dalâlete düşmüşlerdir. Bazı kimseler de teslis inancı gibi bâtıl inanışlara saparak insana ulûhiyet isnat etmişlerdir.

Bütün peygamberler;

“Allah birdir, şeriki, naziri, zıddı ve benzeri yoktur ve bütün kâinat O’nun mülküdür. O, Vâhiddir ve Ehaddir. Cisimden münezzehtir. Cenâb-ı Hakk’ın hayatı ezelî ve ebedîdir. İzzet ve azameti sermedîdir. O Azizdir ve intikamı şediddir. Bütün hareket ve sükûn O’nun iradesiyledir.” gibi ilâhi hakikatleri ümmetlerine anlatmışlardır.

Allah’ın Zâtı, vehimlerin tasavvurundan ve zihinlerin takdirinden, yani akıl ve fikrin ihatasından münezzehtir. Zira Cenâb-ı Hak, sûret ve cisim olarak vasıflandırılamaz ve şekil olarak hayal edilemez. Hiçbir eserin, ustasına benzemediği bilinen bir gerçektir. Meselâ, bir saat ne zâtı, ne mahiyeti, ne sıfat ve fiilleri itibarıyla ustasına benzemez. Bunların her ikisi de mahlûk cinsinden oldukları hâlde, aralarında bu kadar büyük bir mahiyet farklılığı olursa, elbette bütün varlıkların Hâlık’ı olan Cenâb-ı Hakk’ın kudsî mahiyeti, O’nun yarattığı hiçbir mahlûkun mahiyetine benzemez. Allah maddeden, zamandan ve mekândan münezzehtir; ezelî ve ebedî bir Zât-ı Akdestir.

Allah’ın mahiyeti hiçbir mahiyete benzemez. Zira Hâlık’ın hakikati başka, mahlûkun mahiyeti başkadır.

Allah, “Mâbûd-u bilhak”tır;[13] ibâdete lâyık ve müstahak ancak O’dur. Allah Samed’dir. Her şey O’na muhtaçtır; O ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Her varlığın, her ihtiyacını bizzat O görür. O öyle bir Samed’dir ki, her şeyden müstağnidir, ama her şey ona muhtaçtır. Her mahlûk, vücuda gelmesinde, hayatının devamında ve bütün hallerinde her an O’na muhtaçtır. Her şeyin mülk ve melekûtu O’nun kabza-i tasarrufundadır.[14]

Allah-u Teâlâ, hayat sıfatıyla Hayy, ilim sıfatıyla Âlim, irade sıfatıyla Mürid, kudret sıfatıyla Kādir, kelam sıfatıyla Mütekellim, emriyle Âmir, nehyi ile Nâhi, hüküm ve icraatında Âdil, in’amında Mün’im, gücü yettiği hâlde hemen ceza vermeyip ertelemesiyle Halîmdir.

Bütün çiçeklerin açması, ağaçların meyve vermesi için güneşe nasıl ihtiyaç varsa, kalp ve gönüllerin nurlanması ve akılların irşadı için de hidâyet güneşi olan peygamberlere o derece ihtiyaç vardır. Çünkü tevhid akidesi, hakikat-ı eşya, insanın ve kâinatın yaratılış gayesi gibi ulvî hakikatler, ancak onlar ile anlaşılır ve bilinir.

Dünyada her hastalığın bir tabibi olduğu gibi, içtimâî ve mânevî hastalıkların tabibi de peygamberlerdir. İnsanlara Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasaklarını anlatmak, onları birçok mânevî hastalıklardan korumak ve cehâletten kurtarıp, fikren ve ilmen terakkî ettirmek için peygamberler gereklidir.


[1]       Âl-i İmrân, 2/285.

[2]       Fâtır, 35/24.

[3]       Yûnus, 10/47.

[4]       Yâsup: Arı beyi.

[5]       Sırr-ı nizam-ı âlem: Âlemin düzenindeki sır.

[6]       Nursî, Sözler, s. 770.

[7]       Fezleke: Netice, özet.

[8]       Hüsn-ü münezzeh ve mücerred: Her türlü kusur ve çirkinlikten arınmış ve soyutlanmış güzellik.

[9]       Fâik: Üstün, seçkin.

[10]      Bilbedâhe: Açık bir şekilde.

[11]      Nursî, Lem’alar, RNK Neşriyat, İstanbul 2020, s. 147.

[12]      Nursî, Âsâr-ı Bedîiyye, RNK Neşriyat, İstanbul, s. 48.

[13]      Mâbûd-u Bilhak: Hakkıyla ibâdete layık olan Allah.

[14]      Kabza-i tasarruf: Emri altında bulundurma.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • Değerlendirme
X