Kur’ân’ın İ’câzından Birkaç Pırıltı
Bütün semâvî[1] kitapların zübdesi[2] ve Hz. Muhammed’in (s.a.v) bir ebedî mucizesi olan Kur’ân’ın vücuh-u îcazı[3] o kadar çoktur ki, bunlar inhisar[4] edilemez, sayılmakla bitmez, tükenmez. Güneşin ziyâsı gibi ihatalıdır, bir noktada toplanamaz. Ehl-i tahkik[5] olan umum müfessirler, erbâb-ı belâgat[6] ve fesâhat[7] olan bütün edipler on dört asırdan beri bir gavvas[8] gibi Kur’ân’ın bahr-i bîpâyanına[9] dalmışlar, îcazının[10] cevherlerini kendi meşreplerine münâsip ve zevklerine mutâbık bir şekilde çıkarmışlar ve ortaya koymuşlardır. Kur’ân’daki hadsiz meziyetleri, hakikatleri, sırları binlerce ehl-i tahkik,[11] ayrı ayrı izhâr edip meydân-ı istifadeye[12] sunmuşlardır. Umum erbâb-ı tahkik O’nun ifadesindeki ulviyetin, mânâsındaki câmiiyetin, üslubundaki bedâatin,[13] esrarındaki halâvetin[14] câzibesine kapılmışlar ve O’nun mahiyetindeki ulviyet ve hakkaniyeti[15] bütün âleme karşı ilân etmeyi en şerefli bir vazife telakkî[16] etmişlerdir.
Bir kısmı nazmının[17] âhenginden, hüsnünün cazibesinden, diğer bir kısmı üslûbunun selâset[18] ve güzelliğinden, başkaları hüsn-ü terkibinden,[19] daha başkaları belâgat ve fesâhatinden,[20] kimileri mânâsının derinliğinden, ihatasının zengin ve enginliğinden, bazıları Kur’ân’ın irşadından, metânet[21] ve kuvvetinin tesirinden bahsetmişler, her biri ayrı ayrı mücevher kutusu hükmünde olan milyonlar kütüb-ü İslâmiye[22] ile Kur’ân’ın bu meziyetlerini ortaya koymuşlar yine de bitirememişlerdir. Biz, o Güneşin nihayetsiz ziyâsından birkaç lem’ayı[23] göstermeye çalışacağız.
Kur’ân’ın Belâgati
Şiir ve edebiyat, Arap milletinin istidad-ı fıtrîsiydi.[24] Onların âdeta mizaçları belâgat ve fesâhat ile yoğrulmuştu. Fesâhat onların hamurunda mündemiçti,[25] tabiatlarının icâbındandı. Yaşadıkları çöl ikliminin ve konuştukları Arap lisanının da bunda büyük payı vardır. Edebiyat onların hislerinin, ruhlarının lisanı idi. Kadın erkek fesâhate, belâgate, şiire o derece düşkün idiler ki, sanki edebiyat onların mâşûkası[26] olmuştu. Tarihin derinliklerinden beri edebî bir melekeye[27] sâhip olan Araplar, şiir ve belâgatin ihtişamından aldıkları gurur ve zevki, hamur gibi fıtratlarında yoğurup şahsî ve millî bir terkip içinde ortaya koymuşlardı. Millî mefâhirlerini,[28] zafer ve mağlubiyetlerini, hüzün ve sürûrlarını şiir ve belâgat yolu ile nesillerden nesillere intikal ettirirlerdi. İçlerinde tek başına edebî bir devir açabilecek kadar belâgat kanunlarına hâkim edipler vardı. Hatta bunlardan yedisinin şiirleri muallâkât-ı seb’a[29] nâmıyla iştihar[30] etmiş, fesâhatin ve belâgatin incelikleri, son ifadelerini bunlarda bulmuştu. Bunların tanziri[31] gayr-ı kābildi.[32] Araplar bunlara son derece tâzim[33] ve hürmet ederlerdi. Hatta bu şiirleri bir gerdanlık gibi boyunlarında taşıyanlar olurdu. Ama ne yazık ki o edip ve beliğ[34] insanlar sefâhat[35] ve zevk-ü safânın[36] esiri olmuşlar, bütün hissiyatlarıyla mevhum[37] bir saadetin takibine çıkmışlardı. Reisler şöhretin câzibesinde, zenginler servetin ihtişamında, şâirler şiirin hayâlâtında,[38] kâhinler kehânetin serabında, sefihler sefâhatin neşesinde, sefiller sefâletin çamurunda hep o mevhum saadeti aradılar, fakat aradıklarını bulamadılar. Onlar bu vaziyette iken, ezel ufkundan semâ-i insaniyete[39] Kur’ân-ı Azîmüşşan tulû[40] etti. Kendileri ne kadar sefih ve sefil de olsalar, belâgat ve edebiyata fevkalâde âşinâ olmaları sayesinde o ilâhi fermana muhatap oldular ve ondaki letâif-i ulviyet[41] ve mezâyâ-yı haşmeti[42] lâyıkıyla idrâk ettiler. Kendi belâgat ve fesâhatlerinin Kur’ân’a nazaran, güneşe karşı sönük bir mum gibi kaldığını açıkça gördüler. Onun irşadıyla zevk, safâ ve saadet zannettikleri şeylerin birer serap, birer hayal ve gölgeden ibaret olduğunun şuuruna erdiler. Huzur ve refahın, şeref ve haysiyetin bunlarda olmayıp, îman, fazilet, ahlâk gibi muallâ[43] meziyetlerde olduğunu idrâk ettiler. Artık onlar için süflî[44] hayâlât bedeline, ulvî seciyeler[45] gaye oldu. Kur’ân’ın lâtif ve îcazkâr nazmı karşısında vicdan ve hisleri ateşlendi, ruh ve kalpleri zevk ve neşe ile doldu, basiretleri berraklaştı, akılları tenevvür[46] etti. Artık o güneşe yöneldiler, gölge geride kaldı. Ve anladılar ki, en mümtaz zevk-i âlî[47] îmanda, mârifette ve fazilettedir. Dünyaya geliş gayelerinin zevk ve safâ değil, ancak mârifetullah[48] ve muhabbetullah olduğunu derk[49] ettiler. Ve insanların mâşûkası[50] olan saadetler, zevkler, safâlar îman ve faziletin, ahlâk ve kemâlâtın gölgesidir bildiler. Onlar: Saadet faziletin gölgesi, mârifetullah da faziletin rûhu olduğu şuuru ile birer erbâb-ı fazilet[51] oldular. Her nevi süflî arzularını terk ettiler. Değil dünya saltanatını, hatta hayatlarını bile Kur’ân uğrunda feda ettiler. Bu bahtiyar insanlar böylece irfan ve kemâlâtın şâhikalarına yükselirken, bazı bedbahtlar da inatlarını sürdürerek, Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğunu bir türlü kabul etmek istemiyorlardı.
Feyyâz-ı Mutlâk’ın[52] ezel cânibinden[53] Kur’ân lisanıyla, o insanlara Kur’ân’ın bir benzerini getirmeleri için haysiyet ve şereflerine dokundurarak, enaniyetlerini kırarak, burunlarını yere sürtercesine meydan okuyuşunu Üstâd’ımız şu veciz ifadesiyle beyan ediyor:
“Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyan[54] diyor: Ey İns ve cin! Eğer Kur’ân, Kelâm-ı İlâhi[55] olduğunda şüpheniz varsa, bir beşer kelâmı olduğunu tevehhüm[56] ediyorsanız, haydi, işte meydan, geliniz! Siz dahi O’na Muhammed-ül Emin dediğiniz zât gibi, okumak yazmak bilmez, kıraat ve kitabet görmemiş bir ümmîden bu Kur’ân gibi bir kitap getiriniz, yaptırınız. Bunu yapamazsanız haydi, ümmî olmasın, en meşhur bir edip, bir âlim olsun. Bunu da yapamazsanız, haydi, bir tek olmasın, bütün bülegānız,[57] hutebânız,[58] belki bütün geçmiş beliğlerin[59] güzel eserlerini ve bütün gelecek ediplerin yardımlarını ve ilâhlarınızın himmetlerini beraber alınız. Bütün kuvvetinizle çalışınız, şu Kur’ân’a bir nazîre[60] yapınız. Bunu da yapamazsanız, haydi, kābil-i taklid[61] olmayan Hakâik-i Kur’âniye’den[62] ve mânevî çok mucizatında kat-ı nazar,[63] yalnız nazmındaki belâgatine nazîre olarak bir eser yapınız.
Haydi, sizden mânânın doğruluğunu istemiyorum. Müftereyat[64] ve yalanlar ve bâtıl hikâyeler olsun.
Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi, bütün Kur’ân kadar olmasın, yalnız on sûresine nazîre getiriniz.
Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi, bir tek sûresine nazîre getiriniz.
Bu da çoktur. Haydi, kısa bir sûresine bir nazîre ibraz[65] ediniz. Bunu da yapmazsanız ve yapamazsınız. Hem bu kadar muhtaç olduğunuz hâlde; çünkü: Haysiyet ve namusunuz, izzet ve dininiz, asabiyet ve şerefiniz, can ve malınız, dünya ve âhiretiniz, buna nazîre getirmekle kurtulabilir…
Yoksa dünyada haysiyetsiz, namussuz, dinsiz, şerefsiz, zillet içinde, can ve malınız helâkette[66] mahvolup âhirette:
فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ[67]
işaretiyle cehennemde haps-i ebedî ile mahkûm ve sanemlerinizle[68] beraber ateşe odunluk edeceksiniz.
Hem madem sekiz mertebe aczinizi anladınız. Elbette sekiz defa, Kur’ân dahi mucize olduğunu bilmekliğiniz gerektir. Ya îmana geliniz veyahut susunuz, cehenneme gidiniz!”[69]
Evet, Kur’ân öyle bir îcaz ve belâgat göstermiştir ki, o meşhur dâhi edipler kısa bir sûresinin nazîrini[70] yapamadılar. Haybet[71] ve hüsran içerisinde aczlerini itiraf ettiler. Kur’ân’ın elmas kılıncına mağlup oldular. Hâkim olan Kur’ân’ın belâgatine secde ettiler. Kâbe’nin duvarına altın yazılarla yazılan meşhur kasidelerini kendi elleri ile indirirlerken şöyle dediler: Âyâta karşı bunların ehemmiyeti kalmadı! O ediplerin en büyük reisleri icmâ ile ittifak[72] ettiler ki, Kur’ân’ın belâgatı tâkât-ı beşerin[73] fevkindedir. O’na yetişilmez.
Nitekim günümüze kadar milyonlar Arabî kitaplar yazıldığı hâlde hiçbirisi Kur’ân’ın bu îcazkâr belâgatine yanaşamamıştır.
Evet, evet, Kur’ân yıldızlarına perde çekilmez. Dünya durdukça ve Kur’ân okundukça bu böyle devam edip gidecek ve karşısına çıkan düşmanların hepsi O’nun kuvve-i kudsiyesiyle[74] mağlup ve makhur[75] olacaklardır. Zirâ Kur’ân, kıyâmete kadar bir mucize olarak devam edecektir. Ve O’nun îcazı gün geçtikçe parlayacak ve bu ulvî hakikat kâfirleri kahrettiği gibi, mü’minleri de şâd[76] ve mesrur[77] edecektir.
Kur’ân’ın vahy-i ilâhiye istinad[78] ettiğinin en büyük delili olan bu îcazı kimse aşamayacaktır. Çünkü îcaz O’nun çelik zırhıdır ve İslâmiyet’in en ehemmiyetli bir esasını teşkil etmektedir. Hatta bu derin hakikati bütün azameti ve ihtişamıyla idrâk eden âlimler, bunun böyle bilinmesinin her Müslüman için vücub[79] derecesinde îmanî bir vazife olduğuna hükmetmişlerdir.
Evet, Kur’ân’ın gönüllere hâkim olmasındaki sır, ihtiva ettiği cezbedici yüce hakikatler ve hayattar prensiplerin yanında, O’nun fesâhati, belâgati ve üslubundaki îcazın kudretidir. Kur’ân-ı Kerîm’in heyetinde, âyetlerinde, cümlelerinde, kelimelerinde ve hatta harflerinde öyle harikulâde bir nizam ve intizam vardır ki, akl-ı beşer[80] o noktada şaşar, durur ve hayran olur… Kur’ân baştan sona bunun misâlidir. Gözümüz önünde şu nihayetsiz kudretin bedîalarını[81] tecelli ettiren Cenâb-ı Hak, hilkatin[82] hakikat ve esrarını ifham[83] için azamet-i İlâhiyeyi[84] müş’ir[85] ve pek beliğ[86] bir üslup ile beşerin aklına hilkatteki sırların kapılarını açıyor. Şöyle ki:
[87]اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقاً فَفَتَقْنَاهُمَا’daki “رَتْقاً” kelimesi, tedkikât-ı felsefe[88] ile âlûde[89] olmayan bir âlime, o kelime şöyle ilham eder ki: Semâ berrak, bulutsuz; zemin kuru ve hayatsız, tevellüde[90] gayr-ı kābil[91] bir hâlde iken semâyı yağmurla, zemini hazravatla[92] fethedip, bir nevi izdivaç ve telkîh[93] sûretinde bütün zîhayatları o sudan halk etmek, öyle bir Kâdir-i Zülcelâl’in işidir ki, rûy-i zemin,[94] O’nun küçük bir bostanı ve semânın yüz örtüsü olan bulutlar, O’nun bostanına bir süngerdir, anlar, azamet-i kudretine[95] secde eder.
Ve muhakkik[96] bir hakîme, o kelime şöyle ifhâm[97] eder ki: Bidâyet-i hilkatte[98] semâ ve arz şekilsiz birer küme ve menfaatsiz birer yaş hamur… veledsiz, mahlûkatsız toplu birer madde iken; Fâtır-ı Hakîm, onları feth ve bast[99] edip güzel bir şekil, menfaattar birer sûret, zînetli ve kesretli[100] mahlûkata menşe[101] etmiştir, anlar. Vüs’at-ı hikmetine[102] karşı hayran olur.
Yeni zamanın feylesofuna[103] şu kelime şöyle ifham eder ki: Manzûme-i Şemsiyyeyi[104] teşkil eden küremiz, sair seyyareler,[105] bidâyette[106] güneşle mümteziç[107] olarak açılmamış bir hamur şeklinde iken, Kâdir-i Kayyum[108] o hamuru açıp, o seyyareleri birer birer yerlerine yerleştirerek, güneşi orada bırakıp, zeminimizi buraya getirerek, zemine toprak sererek, semâ cânibinden[109] yağmur yağdırarak, güneşten ziyâ serptirerek dünyayı şenlendirip bizleri içine koymuştur, anlar, başını tabiat bataklığından çıkarır: “Amentü billahi’l vâhidü’l-ehad”[110] der.”[111]
Kur’ân’ın her kelime ve harfinde pürşâşaa[112] bir îcazın pırıltıları harikulade bir şekilde gözlere çarpıyor, temiz ruhları mânevî neşvelere[113] gark ediyor, en latif bir hidâyet nefhası,[114] bir nusret[115] nesimi[116] bütün nezih kalplere, vicdanlara ter û taze[117] hayatlar, sürûrlar bahşedip duruyor.
Her ne kadar zaman zaman Hıristiyanlık taassubu[118] ile mamul Avrupa’nın bazı müsteşrikleri[119] Kur’ân’ın bu güneş gibi îcazına şüphe ve tereddütlerle perde çekmek istemişlerse de, muvaffak olamamışlar. Şimdi ise bütün insanlığı fevkalâde alâkadar eden bu kitâb-ı İlâhi insanlığı ziyâsı altına âheste âheste almaktadır.
[1] Semâvî: Allah’tan gelen; ilâhi.
[2] Zübde: En seçkin kısım, öz.
[3] Vücuh-u îcaz: Mucizelik yönleri.
[4] İnhisar: Yalnız bir şeye veya kimseye ait olma, başkası ile alâkası olmayıp, bir yere, birine has olma, ona mahsus bulunma.
[5] Ehl-i tahkik: Gerçeği araştıran ve delilleriyle bilen âlimler.
[6] Erbâb-ı belâgat: Belagatçılar; sözü düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söyleme sanatını bilenler.
[7] Fesâhat: Dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması.
[8] Gavvas: Dalgıç.
[9] Bahr-i bîpâyan: Sonsuz deniz.
[10] Îcaz: Sözü kısa ve özlü söyleme, az sözle çok şey anlatma.
[11] Ehl-i tahkik: Gerçeği araştıran ve delilleriyle bilen âlimler.
[12] Meydân-ı istifade: İstifade meydanı, yararlanma alanı.
[13] Bedâat: Bediî olma, güzel olma durumu, güzellik.
[14] Halâvet: Hoşluk, tatlılık, zevk.
[15] Hakkaniyet: Hakka ve adalete uygunluk, doğruluk.
[16] Telakkî: Kabul etme.
[17] Nazm: Vezinli, kafiyeli söz dizisi.
[18] Selâset: İfadedeki açıklık ve akıcılık.
[19] Hüsn-ü terkip: Güzelliklerin bir araya gelmesi.
[20] Fesâhat: Dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması.
[21] Metânet: Dayanma, sağlam, güçlü ve metin olma, sağlamlık, dayanıklılık.
[22] Kütüb-ü İslâmiye: İslâmî kitaplar.
[23] Lem’a: Parıltı, parlaklık.
[24] İstidad-ı fıtrî: Yaratılışındaki yetenek.
[25] Mündemiç: Bir şeyin içinde saklı olan, o şeyin içinde var olan, bulunan.
[26] Mâşûka: Aşkla sevilen, âşık olunan.
[27] Meleke: İnsanda idrak, hâfıza, hayal etme, muhâkeme kabiliyeti gibi doğuştan var olan güçlerden her biri.
[28] Mefâhir: Övünülecek, iftihar edilecek şeyler.
[29] Muallâkat-ı Seb’a: Yedi askı, Kur’ân nâzil olmadan önce, meşhur Arap şâirlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe’nin duvarına asılmış olanları.
[30] İştihar: Meşhur olma, ünü yayılma, nam kazanma, şöhret, nam.
[31] Tanzir: Benzemeye çalışma, örnek alma.
[32] Gayr-ı kābil: İmkân dâhilinde bulunmamak, mümkün olmamak.
[33] Tâzim: Hürmet etme, saygı gösterme.
[34] Beliğ: Maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen.
[35] Sefâhat: Aşırı derecede zevk ve eğlenceye düşkün olma.
[36] Zevk-ü safâ: Rahat ve eğlenceli bir şekilde yaşamak.
[37] Mevhum: Gerçekte olmadığı hâlde var gibi düşünülen, kuruntuya dayanan, vehmedilen.
[38] Hayâlât: Hayaller, tasarlanan ve zihinde canlandırılan şeyler.
[39] Semâ-i insaniye: İnsanlığın semâsı.
[40] Tulû etmek: Doğmak.
[41] Letâif-i ulviyet: Yüksek duygular.
[42] Mezâyâ-yı haşmet: Haşmetli meziyetler, özellikler.
[43] Muallâ: Yüksek, yüce, değeri, derecesi, mertebesi üstün, yüksek seviyeli.
[44] Süflî: Aşağılık, âdi, bayağı, değersiz.
[45] Seciye: Yaratılış, tabiat, tıynet, karakter, ıra.
[46] Tenevvür: Nurlanma, parlama, ışıldama, aydınlanma.
[47] Zevk-i âlî: Büyük zevk.
[48] Mârifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma.
[49] Derk etmek: Anlamak, kavramak, idrak etmek.
[50] Mâşûka: Aşkla sevilen, âşık olunan.
[51] Erbâb-ı fazilet: Faziletli, güzel ahlâklı ve erdemli kimseler.
[52] Feyyâz-ı Mutlâk: Pek çok feyiz, bolluk ve bereket veren Allah.
[53] Cânib: Taraf, yön.
[54] Kur’ân-ı Mu’ciz-ül Beyan: Açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân.
[55] Kelâm-ı İlâhi: Allah kelâmı.
[56] Tevehhüm: Asılsız şüpheye düşme, kuruntuya, vehme kapılma, delile dayanmayan ihtimal üzerinde durma.
[57] Bülegā: Belâğatçiler, edebiyatçılar.
[58] Hutebâ: Hatipler.
[59] Beliğ: Maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen.
[60] Nazîre yapmak: Benzeriyle karşılık vermek.
[61] Kābil-i taklid: Taklidi mümkün.
[62] Hakâik-i Kur’âniye: Kur’ân hakikatleri
[63] Kat-ı nazar: Dikkate almama.
[64] Müftereyat: Uydurmalar.
[65] İbraz etmek: Ortaya koymak, göstermek.
[66] Helâket: Yok oluş.
[67] “Yakıtı insanlar ve taşlar olan Cehennem ateşinden sakının.” (Bakara Sûresi, 2/24.)
[68] Sanem: Put.
[69] Nursî, Sözler, s. 415-416.
[70] Nazîre yapmak: Benzeriyle karşılık vermek.
[71] Haybet: Ümîdi boş çıkma, hayal kırgınlığına uğrayıp meyus olma, yeis.
[72] İttifak: Anlaşma, birlik.
[73] Tâkât-ı beşer: İnsan gücü.
[74] Kuvve-i kudsiye: Mukaddes güç, mânevî kuvvet.
[75] Makhur: Yenilgiye, bozguna uğramış, mahvolmuş, bitmiş, tükenmiş.
[76] Şâd: Sevinçli, memnun, mesrur.
[77] Mesrur: Sevinçli, memnun, mutlu.
[78] İstinad: Bir şeye dayanma. Bir şeyi delil sayıp bir meseleyi onun üzerine dayandırma.
[79] Vücub: Yapılması gerekli, lüzumlu ve zarûrî olma, vâcip olma, terk edilmesi câiz ve mümkün olmama.
[80] Akl-ı beşer: İnsan aklı.
[81] Bedîa: Yeni ve görülmedik güzel şey.
[82] Hilkat: Yaratma, yaratılma, yaratılış.
[83] İfham: Anlatma, bildirme; anlatılma, bildirilme.
[84] Azamet-i İlâhiye: Allah’ın azameti, büyüklüğü.
[85] Müş’ir: Bildiren, haber veren.
[86] Beliğ: Etkili, güzel ve yerinde söylenmiş söz.
[87] Enbiyâ, 21/30.
[88] Tedkikât-ı felsefe: Felsefî araştırmalar.
[89] Âlûde: Dolu. Bulaşmış.
[90] Tevellüd: Doğum.
[91] Gayr-ı kābil: Mümkün olmayan.
[92] Hazravat: Yeşillikler.
[93] Telkîh: Aşılama.
[94] Rûy-i zemin: Yeryüzü.
[95] Azamet-i kudret: Kudretin büyüklüğü.
[96] Muhakkik: Gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen.
[97] İfham: Anlatma, bildirme; anlatılma, bildirilme.
[98] Bidâyet-i hilkat: Yaratılışın başlangıcı.
[99] Bast: Genişletme.
[100] Kesretli: Çok sayıda.
[101] Menşe: Kaynak, esas.
[102] Vüs’at-ı hikmet: Hikmet genişliği.
[103] Feylesof: Felsefeci.
[104] Manzûme-i Şemsiyye: Güneş sistemi.
[105] Seyyare: Gezegen.
[106] Bidâyet: Başlangıç.
[107] Mümteziç: Birleşik, karışık.
[108] Kâdir-i Kayyum: Sonsuz kudret sâhibi olan, her şeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve dilediği gibi onları idare eden Allah.
[109] Cânib: Taraf, yön.
[110] Allah’ın birliğine ve tekliğine îman ettim.
[111] Nursî, Sözler, s. 425.
[112] Pürşâşaa: Göz alıcı parlaklıkta, çok gösterişli.
[113] Neşve: Neşe, sevinç.
[114] Nefha: Güzel koku.
[115] Nusret: Allah’ın yardımı.
[116] Nesîm: Hafif hafif esen, hoş ve latif rüzgâr.
[117] Ter û taze: Çok taze, pek temiz.
[118] Taassub: Bir din ve inanışa, bir fikre aşırı derecede bağlı olup onun dışındakileri düşman gibi görme.
[119] Müsteşrik: Doğu bilimci, şarkiyatçı, oryantalist.

Bu konuda geri bildirim bırakın